Yayın Tarihi:
13 Ağustos 2026 11:45Güncelleme Tarihi:
13 Ağustos 2026 11:45Güncelleme Tarihi:
13 Ağustos 2026 11:45Yayın Tarihi:
13 Ağustos 2026 11:45
Sürdürülebilir Turizm Ekonomileri Araştırmacısı Bahar Akıncı, sürdürülebilir turizmin geleceğini ve Türkiye'nin bu dönüşümdeki kritik rolünü Platin'e değerlendirdi:
Yıllardır yollardayım; Ege'nin taş köylerinden Toskana'nın bağ evlerine, Karadeniz'in sisli yaylalarından Sicilya'nın pazar tezgahlarına uzanan bu yolculuklarda öğrendiğim en kalıcı ders şu oldu: Bir yeri gerçekten görmek, oraya hızla varmakla değil, orada yavaşlamakla mümkün. Sürdürülebilir turizmin geleceğini düşünürken de aklıma önce büyük yatırımlar veya dev projeler değil, bu yavaşlık, bu dikkat ve bu saygı geliyor. Önümüzdeki yıllarda sürdürülebilirlik, bugün olduğu gibi bir pazarlama cümlesi olmaktan çıkıp turizmin ta kendisi olacak. Yeni nesil gezgin, artık bir otelin yıldız sayısından çok karbon ayak izini, havuzunun büyüklüğünden çok mutfağına giren ürünün kaç kilometre öteden geldiğini soruyor. Destinasyon seçimini çevresel duyarlılık üzerinden yapan bu kuşak, ödediği paranın gittiği yerde kalmasını ve kime dokunduğunu bilmek istiyor. Bu durum sektör için bir tehdit yaratmıyor, aksine resmi doğru okuyanlar için büyük bir fırsat sunuyor.
GELECEĞE MİRAS
Türkiye'nin bu yeni denklemde eli çok güçlü. Üç denizi, dört mevsimi, binlerce yıllık mutfak kültürü ve hala üreten köyleriyle bu topraklar, dünyanın aradığı otantik ve sorumlu deneyimin tam merkezinde yer alıyor. Ancak rekabet gücümüzü artıracak olan unsur, yatak kapasitesini büyütmekten geçmiyor; koruma ile yatırım arasındaki dengeyi doğru kurmaktan geçiyor. Bir koyu betonla doldurduğumuzda kazandığımız birkaç sezonluk gelir, kaybettiğimiz değerin yanında çok küçük kalıyor. Doğal kaynak bir ham madde gibi tüketilemez, o turizmin paha biçilemez mirası sayılır. Miras harcanmaz, gelecek kuşaklara aktarılır.
YEREL ÜRETİCİNİN SAHİPLENMEDİĞİ DESTİNASYON YAŞAYAMAZ
Benim için bu geleceğin asıl kahramanı yerel üretici. Tire'nin pazarında peynirini satan kadın, Birgi'de kapısını gezgine açan aile, Kaş'ta ağını onaran balıkçı bu zincirin en değerli halkaları. Turizm, gelirini bu insanlara taşıdığı ölçüde sürdürülebilir bir yapı kazanıyor. Yerel kalkınma bir yan fayda olarak kalmamalı, işin ana omurgasını oluşturmalı. Çünkü toplumun sahiplenmediği hiçbir destinasyon uzun ömürlü olamıyor. 2030'a doğru yürürken üç temel eğilim belirleyici olacak: Yavaş ve derin seyahat, dört mevsime yayılan turizm ve topluluk temelli deneyimler. Kalabalıklardan kaçan, az ama öz gezen, gittiği yerde iz değil bağ bırakmak isteyen yeni bir gezgin profili geliyor. Türkiye bu gezgini ağırlamaya hazır, yeter ki biz de ona sunacağımız en değerli şeyin bozulmamış bir doğa, yaşayan bir kültür ve sofrasını içtenlikle paylaşan insanlar olduğunu unutmayalım.
FOTOĞRAF DEĞİL, HİKAYE VE ANLAM BİRİKTİRMEK
Geleceğin seyyahı fotoğraf değil, hikaye biriktirecek; 'ne gördüm'den ziyade 'ne öğrendim' hissiyle dönecek. Tesisin suyu nasıl kullandığından kazancını kiminle paylaştığına kadar tam bir şeffaflık arayacak. Bu dönüşümde Türkiye, bilinen kıyılarının ötesine geçip İç Ege ve Anadolu'nun kültür-gastronomi rotalarına odaklanmalı. Yerel işletmelere dayanan dört mevsimlik rotalar hem kıyı yükünü hafifletecek hem de geliri Anadolu'ya yayacak. 2030 başarısı; gelirin yerel üreticiye ulaşması, sezonun 12 aya yayılması ve korunan alanların artmasıyla ölçülecek. Türkiye'yi 'kalabalık ve ucuz' yerine 'özenli ve özgün' kıldığımız gün geleceği inşa etmiş olacağız.

(Sürdürülebilir Turizm Ekonomileri Araştırmacısı Bahar Akıncı)