Kurumsal wellbeing anlayışındaki değişim, çalışan deneyimini merkeze alan bütünsel bir iş kültürüne geçişi hızlandırırken, Mercer Marsh Benefits Health on Demand raporu da bu dönüşümün verilerle desteklenen yönünü ortaya koyuyor. Raporu değerlendiren Mercer Marsh Benefits Doğu Akdeniz ve Hazar Bölgesi Lideri Fuat Ünal, "Kurumsal wellbeing günümüzde, iş stratejisinin ayrılmaz bir parçası olarak konumlanıyor; ölçülen, yönetilebilen ve sürdürülebilir biçimde geliştirilen stratejik bir değer alanına dönüşüyor" diyor. Jeopolitik belirsizlikler, yaşam maliyetlerindeki artış, hızlanan dijitalleşme ve yapay zeka dönüşümü ile iklim kaynaklı riskler ve aşırı hava olaylarının çalışanların hem günlük yaşamını hem de iş deneyimini doğrudan etkilediğini belirten Ünal, bu değişimin çalışan beklentilerini yeniden şekillendirirken işverenlerin de wellbeing yaklaşımını gözden geçirmesini gerektirdiğini ifade ediyor. Ünal, Mercer raporunun çalışan beklentilerindeki dönüşümü verilerle ortaya koyarken, işverenlere daha akıllı, kapsayıcı ve kişiselleştirilmiş wellbeing stratejileri geliştirmeleri için önemli bir yol haritası sunduğunu vurguluyor.
FİNANSAL GÜVENLİK ÇALIŞAN REFAHININ MERKEZİNE YERLEŞİYOR
Raporun en dikkat çekici bulgularından birinin çalışan refahının merkezine finansal güvenliğin yerleşmiş olması olduğunu söyleyen Ünal, "Çalışanların yüzde 45'i iş güvencesi konusunda çok veya son derece endişeli olduğunu ifade ediyor" bilgisini paylaşıyor. Buna paralel olarak kendisini fiziksel ve zihinsel açıdan iyi hisseden çalışanların oranının 2023'te yüzde 82 iken 2025 yılında yüzde 74'e gerilediğine dikkat çeken Ünal, "Bu düşüş yalnızca bireysel iyi oluş halindeki bir bozulmayı değil; aynı zamanda verimlilik kaybı, devamsızlık ve kritik yeteneklerin elde tutulmasında yaşanabilecek sorunları da işaret ediyor" değerlendirmesinde bulunuyor. Tabloyu ağırlaştıran bir diğer unsurun sağlık hizmetlerine erişimde yaşanan maliyet ve ulaşılabilirlik sorunları olduğunu belirten Ünal, çalışanların yüzde 22'sinin kendisinin veya ailesinin sağlık ihtiyaçlarını karşılayabileceğinden emin olmadığını aktarıyor. Son iki yılda sağlık hizmetlerini erteleme nedenleri arasında yüzde 28 ile maliyet ve yüzde 27 ile uzun randevu bekleme sürelerinin öne çıktığını kaydeden Ünal, işverenlerin artan sağlık maliyetleriyle mücadele ederken maliyeti çalışanlara yansıtma eğilimine girebildiğini söylüyor.
GÜVEN OLUŞTURAN PAYDAŞ KONUMU
Ayrıca raporun altını çizdiği kritik noktaya da dikkat çeken Ünal, "Sadece maliyetleri kısmaya odaklanan yaklaşımlar, geciken teşhis ve tedaviler nedeniyle uzun vadede daha yüksek maliyetler ve daha büyük kurumsal riskler yaratabiliyor" ifadesini kullanıyor. 2026 yılında global medikal trendin yüzde 10,9 seviyesine ulaşmasının beklendiği bir ortamda sürdürülebilir yaklaşımın; önleyici bakımı güçlendirmek, düşük kaliteli bakımın yarattığı verimsizlikleri azaltmak ve çalışanları doğru sağlık hizmetlerine yönlendiren modeller geliştirmekten geçtiğini anlatan Ünal, bu noktada işverenin rolünün yalnızca finansman sağlayan bir kurum olmakla sınırlı olmadığını hatırlatıyor. Çalışanların sağlık sistemine erişimini kolaylaştıran ve güven oluşturan bir paydaş olma potansiyelinin giderek önem kazandığını belirten Ünal, çalışanların yüzde 44'ünün uygun maliyetli ve kaliteli sağlık hizmetlerine zamanında erişim konusunda işverenlerine güvendiğini belirttiğini ifade ediyor. Bunun işveren markası ve çalışan bağlılığı açısından önemli bir fırsat yarattığını söyleyen Ünal, güvenin yalnızca sunulan faydalarla oluşmadığını; çalışanların bu faydaları anlaması ve etkin şekilde kullanabilmesinin de belirleyici olduğunu dile getiriyor.
KİŞİSELLEŞTİRME STRATEJİK BİR ARACA DÖNÜŞÜYOR
Raporun öne çıkardığı bir diğer mesaj ise 'sağlık kişiseldir' yaklaşımı. olduğunu belirten Ünal, standart yan hak paketlerinin farklı yaşam evrelerinde bulunan ve farklı çalışma koşullarına sahip çalışanların ihtiyaçlarını her zaman karşılayamadığını söylüyor. "Bu nedenle kişiselleştirme artık yalnızca bir esneklik unsuru değil; çalışan deneyimini dönüştüren stratejik bir araç haline geliyor" diyen Ünal, yan haklarını kişiselleştirebildiğini belirten çalışanların yüzde 78'inin işverenlerinin sağlık ve iyilik hallerine önem verdiğini düşündüğünü dile getiriyor. Bu oranın kişiselleştirme imkanı bulunmayan çalışanlarda yalnızca yüzde 29 seviyesinde kaldığını belirten Ünal, benzer şekilde 'yan haklar ihtiyaçlarımı karşılıyor' algısının da kişiselleştirme sunulan çalışanlarda yüzde 77 iken diğer grupta yüzde 22 seviyesinde olduğunu ifade ediyor.
ZİHİNSEL SAĞLIK EN HIZLI BÜYÜYEN BAŞLIK
Türkiye'de wellbeing uygulamalarının kurumsallaşmasında en büyük gelişim alanlarının kapsayıcılık, segmentasyon ve ölçümleme olarak öne çıktığını belirten Ünal, "Zihinsel sağlık ise wellbeing gündeminin en hızlı büyüyen başlığı konumunda" diyor. Çalışanların yüzde 47'sinin günlük yaşamında, yüzde 45'inin ise iş hayatında çoğu zaman stresli olduğunu ifade ettiğini aktaran Ünal, aktif iş arayan çalışan oranının yüzde 45'e ulaştığı bir ortamda stresin çalışan bağlılığı ve ayrılma niyeti üzerindeki etkisinin daha kritik hale geldiğini vurguluyor. Ayrıca çalışanların yüzde 46'sının bilişsel gerilemeden endişe duyduğunu belirtirken bu oranın Z Kuşağı'nda yüzde 49'a yükseldiğini söyleyen Ünal, yalnızlık hissi yaşayanların oranının ise yüzde 36 seviyesinde olduğunu kaydediyor. Buna karşın raporun, çalışanların faydalı bulduğu uygulamalar ile işverenlerin sunduğu çözümler arasında önemli boşluklar bulunduğunu gösterdiğini ifade eden Ünal, mental sağlık taramalarını yararlı bulan çalışanların oranının yüzde 38 iken, bu hizmetin sunulduğunu belirtenlerin oranının yalnızca yüzde 22 olduğunu belirtiyor. Ünal, "Bu nedenle şirketlerin odağı daha fazla uygulama sunmak yerine; erken teşhis, doğru yönlendirme, sağlık okuryazarlığı ve psikolojik güvenlik kültürü ile desteklenen bütüncül bir wellbeing modeli oluşturmak olmalı" değerlendirmesini paylaşıyor.
İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ WELLBEING GÜNDEMİNE GİRİYOR
Wellbeing gündeminin yeni başlıklarından birinin de iklim değişikliği ve aşırı hava olayları olduğunu belirten Ünal, çalışanların yüzde 77'sinin kendisinin veya ailesinin bu olaylardan olumsuz etkilendiğini belirtirken, aşırı hava olaylarına bağlı kaygı düzeyinin yaklaşık yüzde 23 seviyesinde bulunduğunu anlatıyor.