Yayın Tarihi:
05 Ağustos 2026 11:01Güncelleme Tarihi:
10 Ağustos 2026 13:24Güncelleme Tarihi:
10 Ağustos 2026 13:24Yayın Tarihi:
05 Ağustos 2026 11:01
Turizm artık tek bir yolculuğun hikayesini anlatmıyor. Bir şehir uluslararası bir kongreyle dünyanın dört bir yanından ziyaretçileri ağırlarken, başka bir şehir sağlık hizmetleriyle öne çıkıyor. Bir kruvaziyer limanı binlerce yolcuyu kıyıya taşırken, yerel bir restoran o destinasyonun hafızasında iz bırakıyor. Üstelik doğayla uyumlu yatırımlar da yeni kuşak gezginlerin rotasını belirleyen güçlü unsurlar arasında yer alıyor. Birbirinden farklı görünen bu alanlar, aslında aynı zincirin halkaları gibi birbirini tamamlıyor.
HER YOLCULUK YENİ BİR KAPI ARALIYOR
Kimi zaman bir tedavi süreci, kimi zaman uluslararası bir kongre, bazen de yalnızca yeni tatlar keşfetme isteği bir yolculuğun başlangıcını oluşturuyor. Buna spor organizasyonları, kruvaziyer rotaları ve sürdürülebilir deneyimler de eklendikçe seyahatin anlamı zenginleşiyor. Böylece destinasyonlar da yalnızca misafir ağırlayan şehirler olmaktan çıkıyor; farklı beklentilere aynı anda cevap verebilen yaşam alanlarına dönüşüyor.
AYNI RESMİN FARKLI RENKLERİ
Sağlık yatırımları, kongre merkezleri, gastronomi durakları, kruvaziyer limanları ve çevre odaklı projeler ilk bakışta farklı başlıklar gibi görünse de aynı resmi tamamlıyor. Çünkü ziyaretçinin yaşadığı her deneyim, şehrin uluslararası görünürlüğüne yeni bir değer katarken ekonomiye de farklı kanallardan katkı sağlıyor. Bir alandaki gelişme, çoğu zaman diğer alanların büyümesini de beraberinde getiriyor.
DEĞERİN YOLCULUĞU
Türkiye, doğal, kültürel ve coğrafi avantajlarını sağlık, gastronomi, kongre, spor, kruvaziyer, sürdürülebilirlik ve lüks turizm yatırımlarıyla daha yüksek katma değere taşıyor. Ortaya çıkan bu tablo, şehirlerin ekonomik gücünü destekleyen ve farklı sektörleri aynı hedef etrafında buluşturan güçlü bir yapı oluşturuyor. Bu dosyada, sağlık turizminden gastronomiye, kongrelerden kruvaziyer rotalarına, sürdürülebilirlikten lüks deneyimlere uzanan dönüşümü sektöre yön veren isimlerin değerlendirmeleri eşliğinde mercek altına alıyor; Türkiye'nin turizmde büyüyen değer haritasını farklı yönleriyle inceliyoruz.
KONGRE TURİZMİİSTANBUL TİCARET ODASI (İTO) BAŞKANI, İSTANBUL KONGRE VE ZİYARETÇİ BÜROSU (ICVB) BAŞKANI ŞEKİB AVDAGİÇ: HEDEF: İSTANBUL'U KONGRE TURİZMİNDE İLK 10'A SOKMAK
İstanbul dokuz yıl aradan sonra, yani 2015'ten sonra ilk defa dünya kongre şehirleri sıralamasında ilk 20'de yer aldı... İstanbul Ticaret Odası ve İstanbul Kongre ve Ziyaretçi Bürosu (ICVB) olarak İstanbul'un kongre turizmindeki yükselişi için uzun süredir paydaşlarımızla birlikte kararlı bir çalışma yürütüyoruz. Elde ettiğimiz bu başarı, ortak aklın, iş birliğinin ve sürdürülebilir bir stratejinin sonucu. Ancak bu noktayı bir varış noktası olarak görmüyoruz.
İLK 20'YE GİRMEK BİRİNCİ ETAPTI
ICVB olarak İstanbul'un kongre turizmindeki yükselişi için paydaşlarımızla birlikte ortaya koyduğumuz çabaların karşılığını kısmen aldık. Kısmen, çünkü ilk 20'ye girmek birinci etaptı. Şimdi hedefimiz, İstanbul'u kongre turizminde ilk 10'a sokmak. Kongre turizmi, şehirlerin ekonomik gücünü, uluslararası görünürlüğünü ve küresel ağlarını güçlendiren stratejik bir alan. İstanbul'un sahip olduğu tarihi ve kültürel mirasın yanı sıra stratejik konumu, erişilebilirliği, güçlü konaklama kapasitesi ve kongre altyapısı bu alanda önemli bir avantaj sağlıyor.
(İstanbul Ticaret Odası Başkanı, İstanbul Kongre ve Ziyaretçi Bürosu Başkanı Şekib Avdagiç)İSTANBUL'UN POTANSİYELİNE GÜVENİYORUZ
Kongre turizminde ciddi bir rekabet var, bunu biliyoruz. Ama şehrimizin müthiş turizm altyapısına da güveniyoruz. İstanbul'un 2025 yılında ulaştığı 95 kongrelik performans, yalnızca bir rakamdan ibaret değil. Bu başarı; kamu kurumları, özel sektör temsilcileri, sektör paydaşları ve uluslararası kuruluşlarla yürütülen ortak çalışmaların bir yansıması. Türkiye'nin kongre turizmindeki yükselişinde İstanbul'un rolü de son derece önemli. İstanbul, Türkiye'nin uluslararası kongre pazarındaki başarısının lokomotifi konumunda.
KÜRESEL KONGRE PAZARINDA DAHA GÜÇLÜ BİR İSTANBUL HEDEFİ
Bu yükselişin arkasında uzun vadeli stratejik çalışmalar bulunuyor. İstanbul Kongre ve Ziyaretçi Bürosu olarak hedef pazar çalışmalarımızı sürdürüyor, uluslararası kongre karar vericileriyle ilişkilerimizi güçlendiriyor ve İstanbul'un küresel kongre destinasyonu olarak bilinirliğini artırmak için çalışmalarımıza devam ediyoruz. Özellikle Kuzey Amerika ve Latin Amerika pazarlarına yönelik çalışmalarımızı yoğunlaştırıyoruz. Uluslararası organizasyonlarla, kongre profesyonelleriyle ve sektör temsilcileriyle yürüttüğümüz temaslarla İstanbul'un potansiyelini anlatıyoruz. 2024 yılında başlattığımız Fikri Sermaye Araştırma Projesi de bu stratejik yaklaşımın önemli adımlarından biri. Uzun vadede İstanbul'u kongre turizminde dünyanın ilk beş şehri arasına taşımayı hedefliyoruz. İstanbul, yalnızca geçmişiyle değil, geleceğe dönük vizyonuyla da dünyanın önde gelen şehirlerinden biri. Şehrimizin sahip olduğu potansiyele inanıyor, kamu ve özel sektör iş birliğiyle daha büyük başarılara ulaşacağımıza inanıyoruz.
TÜRSAB MICE TURİZMİ İHTİSAS BAŞKANI GÜRKAN AKÜN: MICE TURİZMİNDE YENİ DÖNEM: ETKİLEŞİM, TEKNOLOJİ VE KATMA DEĞER
Dünya, ekonomik dengelerden teknolojiye, tüketici davranışlarından sürdürülebilirlik anlayışına kadar birçok alanda köklü bir dönüşümden geçiyor. Küresel ölçekte yaşanan bu değişimden en hızlı etkilenen sektörlerin başında ise turizm geliyor. Geçmişte yalnızca insanların seyahatleriyle ilişkilendirilen turizm, bugün farklı sektörleri besleyen, şehirlerin rekabet gücünü artıran ve ekonomik kalkınmayı destekleyen stratejik bir değer ekosistemine dönüşmüş durumda. Bu durumun en güçlü yansımalarından biri MICE sektöründe karşımıza çıkıyor. Kongreler, fuarlar ve kurumsal etkinlikler, fiziksel organizasyon sınırlarını aşarak bilgi üretiminin, iş birliklerinin ve yüksek katma değerin merkezinde yer alan platformlara dönüşüyor. Sektörde yaşanan değişimin merkezinde ise hibrit etkinlik modeli bulunuyor. Bir dönem zorunlu bir alternatif olarak görülen ve B planı olarak konumlanan hibrit organizasyonlar, dijitaldeki izleyiciyle salondaki katılımcıyı aynı etkileşim gücüyle birbirine bağlayan, bütçe dostu ve küresel ölçekli yeni nesil ana model haline gelmiş vaziyette.
MONOLOG DİNLEMEK YERİNE ŞEHİR DENEYİMİ ARAYAN KATILIMCI
MICE sektöründeki dönüşümün bir diğer boyutunu ise katılımcı beklentilerinde yaşanan değişimler oluşturuyor. İnsanlar artık sadece düzenlenen kongre ve etkinliklerde gerçekleştirilen konuşmaları dinleyen kişiler olarak kalmaktan kaçınıyor. Kimse saatlerce koltukta oturup monolog dinlemek amacıyla uçak bileti almıyor, seyahat gerçekleştirmiyor. Yeni nesil katılımcı kendi özel ajandasını yönetebileceği, güçlü network kurabileceği ve işin içine mutlaka şehir deneyimini katabileceği esnek formatlar talep ediyor. Teknoloji ise bu yeni dönemin görünmeyen mimarı olarak öne çıkıyor. Bir dönem sadece barkod okutmakla sınırlı olan teknoloji kullanımı artık çok daha işlevsel bir hale geliyor. İnsanların düzenlenen organizasyonlardan en üst düzeyde faydalanmasını sağlayacak stratejik sistemler geliştiriliyor. Yapay zeka destekli eşleştirme sistemleri, kişiselleştirilmiş programlar, gerçek zamanlı veri analizi ve dijital operasyon yönetimi sayesinde etkinlikler artık daha verimli planlanıyor ve ölçülebiliyor.
(TÜRSAB MICE Turizmi İhtisas Başkanı Gürkan Akün)TÜRKİYE: YÜKSEK KATMA DEĞER ÜRETEN MICE MERKEZİ
Türkiye'nin bu yeni dönemdeki en önemli avantajlarını ulaşılabilirliği ve sunulan hizmet kalitesinin yüksekliği oluşturuyor. Türk Hava Yolları'nın küresel uçuş ağı ve İstanbul Havalimanı'nın bağlantı gücü, ülkemizi uluslararası organizasyonlar için doğal bir buluşma noktası haline getiriyor. Güçlü kongre altyapısı, nitelikli konaklama kapasitesi, deneyimli insan kaynağı ve misafirperverlik kültürüyle birleşen bu avantajlar, Türkiye'yi yalnızca rekabetçi maliyet sunan bir destinasyon olmanın ötesine taşıyarak yüksek katma değer üreten bir MICE merkezi olma potansiyeli kazandırıyor. MICE turizmi, yaz aylarına sıkışan hareketliliği yıl geneline taşıyarak sezonu uzatıyor, şehir ekonomilerini canlı tutuyor ve yüksek harcama yapan ziyaretçi profiliyle yerel işletmelere doğrudan değer kazandırıyor. Bu bakımdan MICE alanındaki gelişimi sürdürülebilir kılmak büyük önem taşırken, bunu sağlamanın yolu da sektördeki trendleri yakından takip etmekten geçiyor. 2030 vizyonunda sektörün yönünü sürdürülebilirlik, dijitalleşme ve insan odaklı deneyim tasarımı belirleyecek. Karbon ayak izini azaltan organizasyonlar, yapay zeka ile kişiselleştirilen deneyimler, güçlü siber güvenlik altyapıları ve katılımcının fiziksel olduğu kadar zihinsel iyilik halini de önceleyen 'wellness' odaklı etkinliklerin önümüzdeki süreçte yeni standart haline geleceğini öngörüyoruz.
SAĞLIK TURİZMİ
SAĞLIK YÖNETİMİ UZMANI, DÜNYA SAĞLIK TURİZMİ PLATFORMU (DSTP) BAŞKANI, ULUSLARARASI SAĞLIK YÖNETİMİ VE SAĞLIK TURİZMİ DANIŞMANI BEHLÜL ÜNVER: SAĞLIK TURİZMİNDEN KÜRESEL SAĞLIK EKONOMİSİNE GEÇİŞ
Dünya sağlık sektöründe yeni rekabet, münferit hastaneler arasından sıyrılarak ülkelerin oluşturduğu bütüncül sağlık ekosistemleri arasında yaşanıyor. Yapay zeka, dijital sağlık, biyoteknoloji ve uluslararası yatırımlar sektörün rekabet kurallarını yeniden tanımlarken, sağlık turizmi de son yirmi yıldaki büyüme dönemini geride bırakıp küresel sağlık ekonomisinin stratejik bileşenlerinden biri haline geliyor. Türkiye de bu dönüşümün en önemli aktörlerinden biri konumunda. Resmi verilere göre 2024 yılında yaklaşık 1.5 milyon uluslararası sağlık ziyaretçisi ağırlandı ve 3 milyar doların üzerinde sağlık turizmi geliri elde edildi. Açıklanan 2028 yılındaki 20 milyar dolarlık gelir hedefi sektör açısından kritik bir kilometre taşı niteliği taşıyor. 2028'i ekonomik bir hedef, 2030'u ise küresel sağlık ekosisteminde liderlik vizyonu olarak konumlandırmak gerekiyor.
'AKILLI EKOSİSTEM' VE 'GÜVEN' DÖNEMİ
Uzun yıllar boyunca sağlık turizmindeki rekabet; uygun maliyet, nitelikli hekimler ve modern hastaneler üzerine kuruluydu. Bugün ise uluslararası hastaların beklentileri kökten değişti. Yeni nesil sağlık tüketicisi; tedavi öncesinde dijital danışmanlık almak, yapay zeka destekli bilgiye ulaşmak ve tedavi sonrasında uzun dönemli dijital takip hizmeti bekliyor. İnsanlar artık yalnızca tedavi almakla kalmayıp güven, deneyim ve yaşam kalitesi satın alıyor. Küresel pazardaki rakiplerimizden Singapur yüksek teknolojiye, Tayland wellness entegrasyonuna, Güney Kore estetik ve dijital sağlığa, Birleşik Arap Emirlikleri ise uluslararası yatırımlara odaklanıyor. Türkiye ise güçlü sağlık altyapısını ve yetişmiş insan kaynağını dijital dönüşümle destekleyerek bu yeni nesil ekosisteme geçişi hızlandırmalı. Ayrıca yapay zeka ve dijital sağlık hizmetleri uluslararası hasta yolculuğunu kökten değiştirirken, sağlık turizminde hedef artık sadece daha fazla hasta ağırlamak değil, bütüncül bir 'Akıllı Sağlık Ekosistemi' oluşturmak haline geliyor. Hastaneler, teknoloji şirketleri ve kamunun ortak değer ürettiği bu model; sağlık ekonomisini, yüksek teknoloji üretimini ve nitelikli istihdamı da büyütüyor.
(Sağlık Yönetimi Uzmanı, Dünya Sağlık Turizmi Platformu Başkanı, Uluslararası Sağlık Yönetimi ve Sağlık Turizmi Danışmanı Behlül Ünver)2028 BİR RAKAM, 2030 İSE KÜRESEL LİDERLİK
2028 yılı için belirlenen 20 milyar dolarlık hedef önemli bir ekonomik vizyon; ancak asıl mesele bu büyüklüğü sürdürülebilir kılacak yapıyı kurabilmek. 2030 yılında Türkiye; sağlık teknolojileri geliştiren, yapay zeka destekli sağlık çözümlerinde öncü olan, uluslararası sağlık yatırımlarını çeken, sağlık eğitimi ve danışmanlığı ihraç eden, bilimsel araştırmaları destekleyen, sağlık diplomasisinde etkin rol üstlenen, güvenilir küresel sağlık markası oluşturan bir ülke olmalı. 2030'a giderken yapay zeka destekli hasta koordinasyon merkezleri, dijital ikinci görüş platformları, hibrit sağlık hizmetleri, uluslararası rehabilitasyon merkezleri, longevity ve sağlıklı yaş alma kampüsleri, değer odaklı sağlık hizmetleri (Value-Based Healthcare), uzaktan hasta takip sistemleri ve uluslararası sağlık abonelik modelleri sektörün yeni büyüme alanları olacak.
Bu vizyonun hayata geçirilebilmesi için beş temel öncelik öne çıkıyor:
1. Sağlık turizmi; sağlık, ticaret, turizm, ulaştırma, eğitim, teknoloji ve dış politika boyutlarını kapsayan ortak bir ulusal stratejiyle yönetilmeli.
2. Yapay zeka destekli hasta yönetimi, dijital sağlık uygulamaları ve veri odaklı karar sistemleri yaygınlaştırılmalı.
3. Wellness, longevity, rehabilitasyon, yaşlı bakım hizmetleri, biyoteknoloji ve sağlık teknolojileri sağlık turizminin ayrılmaz parçaları haline getirilmeli.
4. Üniversiteler, kamu kurumları, özel sektor ve sivil toplum kuruluşları arasında güçlü iş birlikleri kurularak Türkiye'nin sağlık diplomasisi kapasitesi artırılmalı.
5. Türkiye yalnızca kaliteli sağlık hizmeti sunmakla sınırlı kalmayıp; güven üreten, bilgi paylaşan ve küresel ölçekte marka değeri oluşturan bir ülke olarak konumlandırılmalı.
2030'un sağlık ekosistemi ise dört temel sütun üzerine inşa edilmeli: Güven, teknoloji, bilgi ve uluslararası iş birliği. OECD'nin de işaret ettiği gibi turizmde dijital dönüşüm ve sürdürülebilirlik artık rekabet avantajının temel belirleyicileri arasında yer alıyor. Türkiye'nin gerçek rekabet avantajı yalnızca modern hastaneleri değil, sağlıkta oluşturacağı güçlü ekosistem olacak.
MEDİKAL TURİZM DERNEĞİ BAŞKANI UZM. DR. SİNAN İBİŞ: REKABET, DEĞER ÜRETİMİ ÜZERİNDEN TANIMLANMALI
Dünya artık yalnızca daha fazla seyahat eden değil, aynı zamanda daha uzun yaşayan bir nüfusa sahip. Birleşmiş Milletler projeksiyonlarına göre 2050 yılında 60 yaş üzerindeki nüfus iki milyarı aşacak; 65 yaş üzerindeki nüfus ise dünya tarihinin en büyük demografik dönüşümünü oluşturacak. Bu değişim, sağlık sistemleri kadar turizm ekonomisini de yeniden şekillendiriyor. Artık medikal turizmin merkezinde, hastalıkların tedavisinin ötesine geçerek; sağlığın korunması, yaşam kalitesinin artırılması ve aktif yaşlanma yer alıyor.
Bugünün sağlık turisti, yalnızca başarılı bir operasyonla yetinmeyip; güven, kişiselleştirilmiş hizmet, dijital erişim, sürdürülebilir bakım ve yaşam deneyimi talep ediyor. Tedavi öncesinden başlayıp tedavi sonrasındaki uzun dönem takibe kadar uzanan bütüncül hasta deneyimi, rekabetin en önemli belirleyicisi haline geliyor. Başarı artık sadece klinik sonuçlarla sınırlı kalmayıp, hastanın kendini ne kadar güvende, değerli ve sürekli desteklenmiş hissettiğiyle de ölçülüyor. Bu dönüşüm, sağlık turizmini klasik 'medikal turizm' anlayışının ötesine taşıyor. Koruyucu sağlık uygulamaları, sağlıklı yaş alma programları, rehabilitasyon, termal sağlık, dijital sağlık çözümleri ve uzun süreli bakım hizmetleri önümüzdeki dönemin en hızlı büyüyen alanları olacak. Özellikle kronik hastalık riski taşıyan ve yaşlanma sürecine giren bireyler için geliştirilecek entegre sağlık programları, geleceğin en stratejik sağlık turizmi ürünleri arasında yer alıyor.
TÜRKİYE İÇİN TARİHİ FIRSAT PENCERESİ
Türkiye bu yeni dönemin en güçlü adaylarından biri konumunda. Güçlü sağlık altyapısı, deneyimli insan kaynağı, uluslararası standartlarda hastaneleri, termal kaynakları, uygun maliyet avantajı ve Avrupa, Orta Doğu, Orta Asya ile Kuzey Afrika'nın kesişimindeki stratejik konumu önemli rekabet üstünlükleri sunuyor. Avrupa'da hızla yaşlanan nüfus ve artan bakım ihtiyacı düşünüldüğünde, Türkiye klasik tedavi merkezi anlayışını aşan bir yaklaşımla; sağlıklı yaşamın sürdürülebileceği güvenilir bir destinasyon olarak konumlanabilir. Ancak bunun için rekabeti fiyat üzerinden kurgulamak yerine, değer üretimi üzerinden yeniden tanımlamak gerekiyor. Uluslararası akreditasyonlar, ölçülebilir kalite standartları, yapay zeka destekli dijital hasta yönetimi, uzaktan sağlık hizmetleri, çok dilli bakım koordinasyonu ve uluslararası güven algısı artık sağlık turizminin vazgeçilmez unsurları arasında bulunuyor. Dijitalleşme sayesinde hasta ile ilişki seyahat öncesinde başlıyor, ülkesine döndükten sonra da kesintisiz devam ediyor.
(Medikal Turizm Derneği Başkanı Uzm. Dr. Sinan İbiş)YENİ REKABET BAŞLIKLARINA ODAKLANILMALI
2030'a giderken Türkiye'nin farklılaşacağı alanlar da değişecek. Geriatri ve sağlıklı yaş alma merkezleri, kronik hastalık yönetimi, rehabilitasyon, termal sağlık ekosistemleri, önleyici sağlık programları, yapay zeka destekli kişiselleştirilmiş sağlık hizmetleri ve bakım ekonomisi, ülkemizin yeni rekabet başlıkları olmalı. Dünyanın ihtiyaç duyduğu, tedavinin yanı sıra daha uzun, daha kaliteli ve daha sağlıklı bir yaşam. Sağlık turizminin geleceği, aslında sağlık ekonomisinin geleceğini temsil ediyor. Kazanan ülkeler, daha fazla hasta kabul edenler olmaktan ziyade insanların daha uzun süre sağlıklı kalmasına katkı sağlayan, sağlıkla turizmi, teknolojiyi ve yaşam kalitesini aynı değer zincirinde buluşturabilen ülkeler olacak. Türkiye'nin 2030 vizyonu da tam bu noktada şekillenmeli.
GLOBAL SAĞLIK TURİZM KONSEYİ KURUCU VE ONURSAL BAŞKANI, HELLO TURİZM SEYAHAT ACENTASI KURUCU ORTAĞI VE GENEL MÜDÜRÜ EMİN ÇAKMAK: SAĞLIK TURİZMİNDE YENİ YATIRIM ALANLARINA YÖNELMELİYİZ
Sağlık turizmi denince hep akla medikal turizm geliyor; halbuki GHTC Global Sağlık Turizmi Konseyi Amman Deklarasyonu'na göre sağlık turizmi sekiz segmenti kapsıyor ve bunlardan sadece biri medikal turizm. Ülkemizde bu sekiz segmentin tamamını karşılayacak altyapı ve yetişmiş insan kaynağımız mevcut.
KÜRESEL REKABETTE YENİ ROTA
Medikal turizmde geçtiğimiz üç yıla kadar, pandemi dönemi dahil Türkiye dünyada lider konumdaydı. Ancak son üç yıldır maliyetlerimizin artması nedeni ile erişilebilir fiyat mertebesini kaybettik ve hastalar bu noktada yönlerini Hindistan, Malezya, Tayland ve Singapur gibi Uzak Doğu ve Asya-Pasifik ülkelerine çevirdiler. Bizim artık bu ülkeler ile rekabet etme şansımızın olmadığını düşünüyorum ve Türkiye olarak sağlık turizminde diğer segmentlere yönelmemiz gerekiyor. Bunlar ise termal ve ileri aktif yaşam turizminde halen erişilebilir durumundayız. İnsan kaynaklarımız ve altyapımız bu segmentlere hizmet edecek seviyede ve bu iki segmente yoğunlaşırsak yıllık 50 milyar Euro sadece Avrupa ülkelerinden gelir sağlayabiliriz. Dünyaca ünlü çok iyi hocalarımız var. Özellikle fizik tedavi ve rehabilitasyon, onkoloji-kanser, genel cerrahi ve organ nakillerinde son beş yıldır ülke olarak tercih edilen ilk sıralardayız. Bu alanlarda yoğunlaşmamız gerekiyor. Artık genel hastanecilik anlayışından çıkarak dal hastaneleri kurmamız şart. Yeni dönem bunu gerektiriyor. Hastalar artık daha çok branş hastanelerini tercih ediyor.
Sağlık turizminde sağlık ve konaklama hizmetleri ayrılmaz bir bütündür; bir tarafı aksarsa diğer tarafa da kötü etki yapar. Ülke olarak son 40 yıldır turizmde geldiğimiz noktada konaklama tesislerimiz dünya standartlarının üstünde bir kaliteye ve hizmete sahip. Son 20 yılda yapılan sağlık reformları ve yatırımlarla birlikte konaklamadaki seviyeleri de sağlık hizmetlerinde yakalamış durumdayız.
(Global Sağlık Turizm Konseyi Kurucu Ve Onursal Başkanı, Hello Turizm Seyahat Acentası Kurucu Ortağı ve Genel Müdürü Emin Çakmak)SAĞLIK TURİZMİ BAKANLIĞI ŞART
Türkiye kamu-özel sektör iş birliğinde örnek bir ülke haline geldi. Dışişleri Bakanlığımız, Ticaret Bakanlığımız, Kültür ve Turizm Bakanlığımız ve Sağlık Bakanlığımız ile yapılan iş birlikleri ile ülkemiz sağlık turizminde öncü ve tercih edilen ülkeler arasına girdi ve lider konumuna yükseldi. Birçok ülke, Türkiye'nin kamu-özel iş birliğini örnek alıyor. Ancak yeterli mi; hayır. Kamu-özel sektör iş birliklerini koordine edecek bir Sağlık Turizmi Bakanlığı'na kesin ihtiyaç var. Sağlık Turizmi Bakanlığı kurulması durumunda kamu-özel sektör iş birliği daha da geliştirilerek ülke ekonomisine sağlık turizminin sekiz segmentinden 100 milyar Euro gelir elde edebiliriz. Ülkemizin sağlık turizminde öncelikli yatırım alanlarına kesin ihtiyaç var. Konaklama ve termal tesislerine, fizik tedavi ve rehabilitasyon merkezlerine, yaşlı bakım ve ileri aktif yaşam köyleri ile tesislerine, dal hastanelerine ve daha profesyonel SPA-wellness esenlik resortları ile sağlıklı beslenme merkezlerine yönelik yatırım alanlarına yönelmemiz şart.
2030'A DOĞRU İNSAN KAYNAĞI
Gelecekteki en önemli eksiğimiz yetişmiş insan kaynağı olacağı için ara eleman planlamamızı bugünden doğru yapmalı ve üniversite-özel sektör iş birliğiyle ihtiyaç duyulan alanlarda yeni bölümler açmalıyız. Alanya Üniversitesi'nin yaşlı bakım, aşçılık ve fizik tedavi ara elemanı yetiştirmesi bu dönüşümün en güzel örneğidir. Fazla sayıda mühendis yetiştirmek yerine ihtiyacımız kadarını yetiştirmeli; altyapı yatırımlarımızı ise kitlesel hizmetlerden bireysel, kişisel hizmetlere kaydırmalıyız.

GASTRONOMİ TURİZMİ
TURİZM RESTORAN YATIRIMCILARI VE GASTRONOMİ İŞLETMELERİ DERNEĞİ (TURYİD) YÖNETİM KURULU BAŞKANI KAYA DEMİRER: YEME-İÇME SEKTÖRÜ TURİZMİN AYRILMAZ BİR PARÇASI
Eskiden seyahat etmek; günlük hayattan uzaklaşmak ve yeni bir yer görmekten ibaretti. Bugün ise keşfetmek, deneyimlemek ve unutulmaz anılar biriktirmek anlamına geliyor. Seyahat planı yapan biri artık yalnızca konaklayacağı oteli araştırmıyor; gideceği şehirdeki restoranları, yerel mutfağı ve şef deneyimlerini otel seçiminden çok daha fazla inceliyor. Bu nedenle restoranlar, şehirlerin kültürel kimliğini taşıyan ve destinasyonların uluslararası çekiciliğini artıran en güçlü deneyim alanlarına dönüştü.
MARKA DEĞERİ DENEYİMLE ÖLÇÜLÜYOR
Şehirlerin küresel marka değeri, artık sundukları deneyimlerle ölçülüyor. Michelin Rehberi, The World's 50 Best Restaurants ve Gault&Millau gibi platformlarda öne çıkan restoranlar, bulundukları şehrin prestijini tek başlarına yukarı taşıyabiliyor. Ülkelerin marka algısı jeopolitik gelişmelerden etkilenebilirken, şehirler kendi kültürel kimlikleri ve gastronomi sahneleri sayesinde bu dalgalanmalardan korunan stratejik birer 'yumuşak güç' (soft power) haline geliyor.
YENİ NESİL TÜKETİCİ VE İÇERİK DÖNÜŞÜMÜ
Z kuşağı ile birlikte tüketici beklentileri kökten değişiyor. Keyif almak ile sağlıklı yaşamak arasında seçim yapmak istemeyen bu kitle, premium alkolsüz deneyimleri (NO/LO) ve Sparkling Tea kategorisini fine dining menülerinin merkezine taşıyor. Diğer taraftan GLP-1 tedavileri ve yüksek protein odaklı beslenme; tarımdan restorana kadar tüm değer zincirini dönüştürüyor. Ancak değişmeyen tek gerçek var: İnsanın sosyalleşme, bir araya gelme ve birlikte yemek yeme ihtiyacı.
(TURYİD Yönetim Kurulu Başkanı Kaya Demirer)TÜRK RESTORAN MARKALARI NASIL KÜRESELLEŞİR?
Türk mutfağının uluslararası alanda kalıcı iz bırakması için zengin bir mutfak kültürünün yanı sıra küresel ölçekte rekabet edebilecek güçlü markalara ihtiyacı var. Bunun beş temel şartı bulunuyor:
1.Özgün kimlik: Anadolu mirasını çağdaş bir bakışla yorumlamak.
2.Operasyonel mükemmeliyet: Londra, Dubai veya İstanbul'da aynı standart ve hizmet kalitesini sunmak.
3.Marka hikayesi: Felsefesi ve yerel üreticisiyle unutulmaz bir anlatı kurmak.
4.Stratejik iş birlikleri: Doğru yerel ortaklıklarla pazara hızlı girmek.
5.Ölçeklenebilir iş modeli: Süreçleri standartlaştırarak sürdürülebilir büyüme sağlamak.
SÜRDÜRÜLEBİLİRLİKTEN ONARICI TURİZME GEÇİŞ
Gastroekonomi, üreticiden çiftçiye, lojistikten tasarıma kadar uzanan devasa bir çarpan etkisine sahip. 2030'a doğru ilerlerken en önemli dönüşüm 'sürdürülebilirlikten onarıcılığa' (Regenerative Tourism) geçiş olacak. Artık sadece kaynakları korumak yetmiyor; ziyaret edilen bölgeye ekonomik, sosyal ve ekolojik açıdan değer katmak gerekiyor. Geleceğin turizmi, seyahatten ne aldığımızla değil, geride ne bıraktığımızla şekillenecek.
GASTRONOMİ TURİZMİ DERNEĞİ (GTD) BAŞKANI GÜRKAN BOZTEPE: GASTRONOMİDE MARKALAŞMA PERSPEKTİFİ
Türk mutfağı dünyada aslında son derece güçlü bir konuma sahip; ancak sahip olduğumuz bu büyük değeri yeterince markalaştıramadığımız da bir gerçek. Dünya genelinde turistler artık sadece yemek yemek için seyahat etmiyor. Yemeğin arkasındaki hikayeyi, kültürü, insanı ve coğrafyayı doğrudan deneyimlemek istiyor. İtalya'ya giden bir turist sadece pizza yemekle, Japonya'ya giden bir ziyaretçi sadece sushi tatmakla ya da Fransa'ya giden biri sadece kruvasan yemekle yetinmiyor. İnsanlar o ülkelerin kültürünü ve yaşam biçimini hissetmek için seyahat ediyor. Türkiye'nin de kendi mutfağını tam olarak bu bakış açısıyla anlatması gerekiyor. Yemek çeşitliliğimiz, uluslararası başarı elde etmiş şeflerimiz, yöresel lezzetlerimiz, coğrafi işaretli ürünlerimiz ve endemik bitki zenginliğimiz dünyada fark yaratacak seviyede. Yapmamız gereken; hedef pazarları doğru belirlemek, kanaat önderleriyle, yabancı basınla ve gastronomi profesyonelleriyle etkili tanıtım çalışmaları yürütüyor.
KLASİK TANITIMDAN DENEYİM ODAKLI PAZARLAMAYA
Gastronomi turizmi, artık birkaç günlük festivallerin sınırlarına sığdırılacak bir alan olmaktan çıktı; strateji, marka yönetimi ve sürdürülebilir bir vizyon gerektiriyor. Artık sadece Türkiye içinde yapılan tanıtımların ötesine geçerek Türk gastronomi değerlerini yabancı profesyonellere ve turistlere yerinde deneyimletmek zorundayız. Gerçek etki; kendi kendimize yaptığımız anlatımlardan ziyade, hedef kitlelerin hikayemizi doğrudan yaşamasıyla oluşuyor. Bu noktada Ticaret Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Türk Hava Yolları'nın ülkemizin tanıtımına yönelik destekleri büyük önem taşıyor. Gastronomi Turizmi Derneği olarak Dubai, New York ve Moskova gibi merkezlerde gerçekleştirdiğimiz tanıtımları çok değerli buluyoruz. İstanbul ve Dubai'de düzenlediğimiz Gastroshow VIP organizasyonlarımızı önümüzdeki süreçte ABD'de New York ve Los Angeles gibi önemli merkezlere taşımayı hedefliyoruz. Amerikalı basın mensupları, influencerlar ve kanaat önderleriyle Türk mutfağını buluşturmak ülkemiz adına büyük bir prestij ve fırsat sunacak.
(GTD Başkanı Gürkan Boztepe)DÖVİZ KAZANDIRAN HİZMETLER VE ANADOLU KADINININ EMEĞİ
Nitelikli gastronomi organizasyonlarında asıl hedefimiz 'döviz kazandıran hizmetler' üretmek olmalı. Bunun iki temel yolu var: Ya şehirlerimizin değerlerini tanıtarak gastronomi turistini bölgelerimize çekeceğiz ya da Anadolu'daki yerel üreticilerimizin ürünlerini dünya pazarlarına ulaştıracağız. Ticari açıdan Anadolu kadınlarımızın ürettiği yöresel ürünleri dünya pazarlarına taşımak büyük bir kültürel sorumluluk. Geleneksel yöntemlerle üretim yapan, ata tohumlarını koruyan kadınlarımızın emeğini uluslararası market raflarında görmek, hem kültürümüzün korunması hem de ülkemize döviz kazandırılması açısından son derece kıymetli.
ŞEHİRLERİN GELECEĞİ: GASTRONOMİK MARKA KENTLER
Son yıllarda birçok belediyemiz 'Gastronomik Marka Kent' olma hedefiyle adımlar atıyor. UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras süreci bu noktada önemli bir yol haritası. Gaziantep ile başlayan, ardından Hatay ve Afyonkarahisar gibi şehirlerimizin devam ettirdiği bu süreç ilham verici. Bursa, Balıkesir, Trabzon, Kastamonu, Malatya, Mardin, Samsun, Ordu, İzmir, Kayseri, Konya, Bodrum ve Muğla gibi pek çok kentimiz de devasa bir potansiyele sahip. Bir markalaşma sürecinin ilk adımı; unutulmaya yüz tutmuş yemekleri ve üretim kültürünü ortaya çıkarmak, ihraç edilebilir ürünleri belirlemek ve güçlü turizm rotaları hazırlamak. Kamu, belediyeler, özel sektör ve sivil toplum kuruluşları ortak hareket ettiğinde Türkiye, dünya gastronomi turizminden hak ettiği payı mutlaka alacak.
SÖZEN GROUP CEO'SU GÖKMEN SÖZEN: HİKAYESİ OLAN DESTİNASYONLAR BAŞARIYA ULAŞIYOR
Bugün insanlar artık yalnızca bir ülkeyi görme fikrini aşarak, o ülkenin yaşam kültürünü bizzat deneyimlemek için seyahat ediyor. Gastronomi bu dönüşümün merkezinde yer alıyor. Bir tabak yemek yalnızca lezzet sunmakla sınırlı kalmayıp; bulunduğu coğrafyanın tarihini, üretim kültürünü ve yaşam biçimini anlatıyor. Bu nedenle gastronomi turizmini restoranlarla sınırlı değerlendirmek eksik bir yaklaşım olur. Başarılı destinasyonlar ziyaretçilerine sadece yemek sunmanın ötesine geçerek, güçlü bir hikaye aktarıyor. Gastronomiyi stratejik kılan da tam olarak bu deneyim odaklı yaklaşım.
TÜRKİYE'NİN ÇOK KÜLTÜRLÜ MUTFAK MİRASI
Türkiye'nin en önemli avantajı, tek tip bir mutfak kalıbına sıkışmak yerine, birbirinden farklı gastronomi kimliklerine sahip olması. Her bölgenin ürünü, üretim geleneği ve mutfak kültürü farklı bir hikaye anlatıyor. Asıl hedefimiz bu zenginliği ortak bir vizyonla dünyaya aktarabilmek olmalı. Marka değeri yalnızca başarılı restoranlarla şekillenmez; ürün, üretici, şef ve kültürel miras aynı dili konuştuğunda kalıcı bir değer ortaya çıkar. Dört mevsim üretim yapabilen yapımız ve güçlü mutfak hafızamız bu yolculukta en büyük avantajlarımız arasında yer alıyor.
(Sözen Group CEO'su Gökmen Sözen)DESTİNASYON MARKALAŞMASINDA YEREL REÇETELER
Bir destinasyonu unutulmaz kılan, doğal güzelliklerin de ötesinde bir ruh. Yerel mutfaklar, başka hiçbir yerde bulunmayan özgün bir kimlik oluşturuyor. Her reçete bulunduğu coğrafyanın iklimini, tarihini ve yaşam kültürünü taşıyor. Bugün güçlü destinasyonlar restoranlarının yanı sıra üreticilerini, pazarlarını ve yerel ürünlerini de ön plana çıkarıyor. Kalıcı marka değeri, gastronomiyi bütüncül bir deneyime dönüştürebilen bölgelerde oluşuyor.
TARLADAN TABAĞA UZANAN EKONOMİK EKOSİSTEM
Gastronomi mutfakta değil, tarlada başlıyor. Üreticinin emeğiyle şekilleniyor, şefin yorumuyla değer kazanıyor ve turizm sayesinde ekonomik bir güce dönüşüyor. Bu yapı, restoranları desteklemekle kalmayıp; çiftçiyi, küçük işletmeleri, yerel üretimi ve kültürel mirası da kapsamına alıyor. Katma değeri yüksek turizm modeli ancak bu ekosistem güçlendiğinde mümkün oluyor.
POTANSİYELİ DOĞRU YÖNETME ZAMANI
Artık potansiyelimizi konuşmak yerine onu doğru yönetme zamanı. Gastronomi turizmi büyük şehirlerle sınırlı kalmamalı; Anadolu'nun yerel ürünleri, üreticileri ve gastronomi rotaları daha görünür hale gelmeli. Aynı zamanda genç şeflerin ve yerel işletmelerin uluslararası platformlarla daha fazla buluşmasını sağlayacak projeler geliştirilmeli. Bugün rekabet yalnızca iyi yemek yapmaktan ziyade, bunu doğru anlatabilmekle kazanılıyor. Sözen Group olarak uzun yıllardır tam da bu noktada çalışıyoruz. Gastromasa ile dünyanın en önemli şeflerini, gastronomi profesyonellerini ve fikir liderlerini Türkiye'de buluştururken; Gault&Millau Türkiye ile ülkemizin restoranlarını, şeflerini ve yerel gastronomi değerlerini uluslararası gastronomi dünyasının önemli referanslarından biriyle görünür kılıyoruz.
İSTANBUL MEDİPOL ÜNİVERSİTESİ GASTRONOMİ VE MUTFAK SANATLARI BÖLÜMÜ ÖĞRETİM GÖREVLİSİ BANU ÖZDEN: ŞEFLER, KÜLTÜR ELÇİSİNE VE DENEYİM TASARIMCISINA DÖNÜŞÜYOR
Turizm sektörü, artık sadece güneş, kum ve deniz üçgenine hapsolmuş durumda değil. Gezginler, bir destinasyonu tercih ederken o bölgenin kültürüne, tarihine ve en önemlisi mutfağına bakıyor. Geleceğin turizminde gastronomi, sıradan bir tamamlayıcı unsur olmanın ötesine geçerek seyahatin ana motivasyon kaynağı haline geliyor. Bu değişimin temelinde ise eğitim, sürdürülebilirlik ve yeni nesil turist profilindeki derin dönüşüm yatıyor. Gastronomi eğitimi, turizm sektörünün geleceğini şekillendiren en kritik faktörlerden biri. Artık bir aşçı ya da restoran yöneticisi, yalnızca iyi yemek yapan kişi tanımlamasını aşarak; aynı zamanda bir kültür elçisi, sürdürülebilirlik savunucusu ve deneyim tasarımcısı oluyor. Önümüzdeki dönemde, mutfak okullarının müfredatı gıda bilimi, girişimcilik ve dijital pazarlama gibi disiplinlerle zenginleşecek. Mezunlar, yerel ürünlerin hikayesini anlatabilen, atık yönetimini bilen ve otantik lezzetleri modern sunum teknikleriyle birleştirebilen profesyoneller olarak yetişecek.
YENİ NESİL TURİST PROFİLİNİN BEKLENTİLERİ
Bu dönüşümün itici gücü, yeni nesil turistler. Z kuşağı ve alfa kuşağı, yemek yemeyi yalnızca zorunlu bir ihtiyaç görmek yerine, keşfedilmesi gereken bütünsel bir deneyim olarak değerlendiriyor. Bu gezginler, zincir restoranların tek tip menülerinden sıkılmış durumda. Onlar için bir tabaktaki yemeğin nereden geldiği, hangi ellerde şekillendiği ve hangi toprağın ürünü olduğu, tadı kadar önemli. Sosyal medyada görsel estetikle buluşan bu deneyimler, seyahat planlarının merkezine oturuyor. Yeni nesil, sadece yemek satın almakla kalmayıp; 'oraya özgü olma' hissini de deneyimliyor.
TARLADAN SOFRAYA SÜRDÜRÜLEBİLİR DÖNÜŞÜM
İşte bu talep, yerel ürünlerin ve sürdürülebilir mutfak anlayışının yükselişini hızlandırıyor. Geleceğin başarılı destinasyonları, kendi biyolojik çeşitliliğine sahip çıkan, tedarik zincirinde şeffaflığı esas alan ve gastronomisini çevre dostu politikalar etrafında kurgulayan şehirler olacak. Tarladan sofraya prensibi, 2030 perspektifinde geçici bir lüks olmaktan çıkıp standart bir beklentiye dönüşecek. Yerel üreticilerle kurulan doğrudan bağlantılar, hem kırsal kalkınmayı destekleyecek hem de karbon ayak izini azaltacak.
(İstanbul Medipol Üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümü Öğretim Görevlisi Banu Özden)ÖZGÜN KÜLTÜR VE DESTİNASYON MARKALAŞMASI
Bu deneyimlerin destinasyon tercihlerine etkisi ise yadsınamaz boyutta. Artık bir gezgin, tatil beldesi seçerken Michelin yıldızlı restoranların sayısını incelemenin yanı sıra; sokak lezzetlerinin çeşitliliğini ve yöresel gastronomi rotalarını da araştırıyor. İtalya'yı hamur işleri, Japonya'yı umami lezzetler, Türkiye'yi ise zeytinyağlılar ve özgün kebaplar için tercih eden milyonlarca turist var. Gastronomi, destinasyonun marka değerini doğrudan artıran stratejik bir unsur haline geldi.
NİTELİKLİ İNSAN KAYNAĞINA YATIRIM
Ancak tüm bu vizyonun hayata geçmesi için insan kaynağına ve eğitim vizyonuna yatırım kaçınılmaz. Sektörün ihtiyacı, sadece iyi pişiren profillerden ziyade; iyi düşünen ve yenilikçi çözümler üreten bir iş gücüne dayanıyor. Bu nedenle, üniversite-sektör iş birlikleri güçlendirilmeli, öğrencilere staj ve uluslararası değişim programlarıyla küresel perspektif kazandırılmalı. Yetenek yönetimi ve sürekli öğrenme kültürü, sektörün sürdürülebilir başarısının anahtarı olacak.
GASTRONOMİNİN GELECEĞİ
2030 perspektifine baktığımızda, gastronomi dünyasını birkaç önemli dönüşüm bekliyor. Yapay zeka destekli kişiselleştirilmiş menüler, artırılmış gerçeklikle zenginleştirilmiş yemek sunumları ve bitki bazlı gastronominin yükselişi bu değişimlerin başında geliyor. Ayrıca, sağlıklı yaşam prensibinin yaygınlaşması ile bu hayat stiline uygun fonksiyonel gıdalar, fine dining sofralarında daha sık yer bulacak. Sonuç olarak, geleceğin turizmi, teknolojiyle iç içe geçmiş ama köklerini topraktan alan bir anlayışla şekillenecek. Gastronomi, bu yolculuğun en lezzetli ve en güçlü itici gücü olmaya devam edecek. Bugün atılacak eğitim ve sürdürülebilirlik adımları, yarının unutulmaz lezzet destinasyonlarını inşa edecek.
LE CORDON BLEU TÜRKİYE DİREKTÖRÜ DEFNE ERTAN TÜYSÜZOĞLU: YERELİN YENİ HİKAYESİ SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK, ŞEFFAFLIK VE CESUR ŞEFLERLE YAZILIYOR
Dünya Gıda Seyahati Birliği'nin (WFTA-World Food Travel Association) 2026 yılı araştırması, seyahat kültüründeki radikal bir kırılmayı gözler önüne seriyor: Günümüzde turistler, destinasyon kararı verirken yeme-içme faktörüne 10 üzerinden 8.2 gibi yüksek bir önem puanı veriyor. Dahası, bu seyahatseverlerin yüzde 60'ı, yiyecek ve içeceğin tatil rotalarındaki ağırlığının beş yıl öncesine kıyasla çok daha fazla olduğunu belirtiyor. Modern gezgin artık klişe turistik tuzaklardan kaçıyor; doğrudan yerel halkın yaşamına dokunan, yapaylıktan uzak deneyimlerin peşinden gidiyor. Sosyal medyanın sağladığı küresel şeffaflık sayesinde bu otantik mekanları keşfetmek, 10 yıl öncesine göre çok daha kolay. Restoran menüleri, gerçek müşteri fotoğrafları ve tarafsız değerlendirmeler sadece bir 'tık' uzağımızda. Bu dijital şeffaflık, yüksek pazarlama bütçesi olmayan ama mutfağında yerel lezzetleri ve özgün ürünleri hakkıyla sunan küçük işletmeler için muazzam bir fırsat kapısı açıyor. Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var: Aynı şeffaflık, fark yaratmak isteyen restoranları geleneksel 'anneanne reçetelerinin' ötesine geçmeye zorluyor. Yeni nesil gezgin, kendisine içi boş 'hikayeler' anlatılmasından sıkıldı. Pazarlama stratejisi olarak kurgulanmış 'miş gibi' yapılan anlatıları hızla ayıklıyor; tabağın arkasında gerçek bir dürüstlük, saf bir lezzet ve şefin tabağa koyduğu özgün katma değeri arıyor.
KÜLTÜREL MİRASIN KORUNMASI VE KONTROLSÜZ BÜYÜME RİSKİ
UNESCO'nun da altını çizdiği gibi; gastronomi, somut olmayan kültürel mirasın en canlı, en dinamik formu. Yerel bir yemeğin pişirilme tekniği, yöresel yapım metotları, atalık tohumlar ve yerli hayvan ırkları bu kolektif hafızanın korunmasını sağlıyor. Kırsaldan kente göçün engellenmesi de ancak yereldeki ticaretin, esnafın ve gelir kaynaklarının sürekliliğiyle mümkün olabiliyor. İyi planlanmış bir gastronomi turizmi bu denklemde kurtarıcı bir rol üstlenmekte. Yerel üreticiye doğrudan gelir sağlarken, unutulmaya yüz tutmuş tarifleri ve yerel malzemeleri görünür kılarak koruma altına alıyor. Ancak bu hassas dengeyi bozabilecek büyük bir tehlike de kültürel erozyon riski. Eğer 'gastronomi turizmi' adı altında kontrolsüz ve kitle odaklı bir büyüme gerçekleşirse, ne yerel ırklar ne de atalık tohumlar bu aşırı talebi karşılayabilir. Sonuçta otantiklik kaybolur, ürün kalitesi düşer ve mutfak kimliğini kaybeder. Bundan sakınmak için, coğrafi işaretlemeler ve denetimi, toplumsal bilinç ve slow food felsefesi yani, hızlı tüketime karşı temiz, adil ve iyi gıdanın savunulması şart. Bu kalkan sağlandığında, yerel üretici ve butik restoranlar gastronomi deneyimine değer katarken; gastronomi turizmi de yerelin varolma savaşına en büyük desteği verebilecek.
(Le Cordon Bleu Türkiye Direktörü Defne Tüysüzoğlu)2030'A DOĞRU GASTRONOMİNİN EVRİMİ
Peki, 2030 yılına doğru ilerlerken gastronomi turizmi nasıl bir şekil alacak? Geleneksel tekniklerimiz ve asırlık lezzetlerimiz şüphesiz başımızın tacı ve sunulmaya devam etmeli. Ancak gastronomiye ciddi bütçeler ayıran nitelikli gezgin profili, artık alışılmışın ötesinde bir vizyon bekliyor. Restoranların geleneksel reçeteleri aynen kopyalamanın ötesine geçmesi gerekiyor.
VİZYONER ŞEFLERİN SÜRDÜRÜLEBİLİR GELECEK İNŞASI
Büyük şehirlerin dinamiklerine hakim şeflerin, yerelin saf malzemesiyle buluştuğu bu hareketin, Türkiye'nin gastronomi hikayesini kökten ve yeniden yazacağına inanıyorum. 2030 yılına doğru yürürken, arkasında güçlü bir gıda politikası barındıran sürdürülebilir bir gastronomi ekonomisini, işte bu vizyoner ve cesur şefler sırtlayacak.
İTO 17. RESTORAN, YİYECEK VE İÇECEK HİZMETLERİ MESLEK KOMİTESİ BAŞKANI EBRU KÖKTÜRK KORALI: GASTRONOMİ TURİZMİNİN ÇARPAN ETKİSİ
Gastronomi turizmi, sadece şehre gelen turist sayısını artırmakla kalmıyor; asıl büyük sihri turist profilinde, kalış süresinde ve kişi başı harcamada yapıyor. Çünkü gastronomi turisti sıradan bir gezgin değil aslında o bir deneyim avcısı... Yemeğin arkasındaki hikayeye, emeğe ve özgünlüğe değer veriyor, bunu keşfetmek için harcamaktan çekinmiyor. İşte bu yüzden Türkiye'nin turizm gelirlerini katlamada en güçlü anahtarımız gastronomi. Bugün yüksek mutfağımız, kadim Anadolu'nun bin yıllık tekniklerini, muazzam biyoçeşitliliğimizi ve coğrafi işaretli hazinelerimizi tabaklarda adeta bir sanat eserine dönüştürüyor. Gastronomi ekosisteminde madalyonun sadece ön yüzünde restoranlar görünse de Anadolu topraklarında yarattığımız gastroekonomi; yerel tarımdan lojistiğe, kadın kooperatiflerinden istihdama kadar tüm değer zincirine can suyu olmakta, mutlak bir toplumsal ve ekonomik fayda sağlıyor. Bu devasa ekosistemin sürdürülebilirliği, Anadolu'nun biyoçeşitliliğinin korunması ve küresel rekabet gücümüzün artırılması için somut adımların atılması artık bir zorunluluk.
YOL HARİTASI NASIL ŞEKİLLENMELİ?
Yol haritamızda; daha iyi, kaliteli ve makul fiyatlı ürüne ulaşma ideali ile toprağı, suyu ve üreticiyi koruyan sürdürülebilir tarım/üretim anlayışı en temel önceliğimiz. Türkiye genelindeki gastronomi işletmelerimizin üzerindeki finansal yüklerin hafifletilmesi, yaratıcılığı ve yerel kaliteyi doğrudan destekleyen sürdürülebilir bir ekonomik iklimin inşa edilmesi ve sektöre özel teşvik mekanizmalarının ivedilikle kurulmasıyla mümkün. Anadolu'nun sunduğu bu muazzam zenginliğin yarınlara taşınmasının tek yolu, mutfağımızı sürdürülebilirlik ilkeleriyle yeniden tanımlamak. Yol haritamızda; toprağı, suyu ve biyoçeşitliliği koruyan yerel tarım modellerini desteklemek, restoranlarımızda sıfır atık ve ileri dönüşüm prensiplerini hayata geçirmek en hayati sorumluluğumuz... Gastronomi turizminden bahsederken sadece restoranlar değil nitelikli üreticiler, coğrafi işaretli ürünler, kooperatifler, pazar yerleri ve festivaller birlikte düşünülmeli ve rotalar üzerinde işaretlenmeli.
(İTO 17. Restoran, Yiyecek Ve İçecek Hizmetleri Meslek Komitesi Başkanı Ebru Köktürk Koralı)GÜVENİLİR, KOLAY VE DİJİTAL UYGULAMALAR GELİŞTİRİLMELİ
Bugün ülkemizde belli bir standartın üzerinde işletmeleri gösteren uluslararası derecelendirme sistemleri Michelin, Gault&Millau ve İncili Gastronomi Rehberi gastronomi turizmi açısından son derece kıymetli. Ancak bir şehri gastronomik açıdan keşfetmek istediğiniz noktada hala çok eksiğimiz var. Güvenilir, kolay ve dijital uygulamalar, bunlara referans olacak saha çalışmalarında çok eksiğiz. Oysa Anadolu şehirleri sınır komşusu bile olsa birbirinden çok farklı lezzeter ve deneyimler sunuyor. Gastronomi turizmi gastronominin yarattığı diplomatik dili de oluşturuyor. GastroDiplomasi bağlamında 2019 yılında Global Gastro Ekonomi Zirvesi ile birlikte çalışma olanağı bulduğumuz Paul Rockower Anadolu mutfak kültürünün uluslararası alanda hak ettiği marka değerine ulaşması, küresel tanıtım ve tescil çalışmalarının ortak kamusal bir stratejiyle yürütülmesine uygun çalışmalara devam ediyoruz ve bu alanı genişletmek için çalışıyoruz.