USD

-
-%

EUR

-
-%

GBP

-
-%

ALTIN ONS

-
-%

ALTIN GR

-
-%

Teknoloji Haberleri

Yayın Tarihi:12 Şubat 2026 13:13

Kampüsün yeni doğal sakini: Yapay zeka

Üniversite koridorlarında yapay zekaya yönelik açık bir dirençten söz etmek artık neredeyse imkansız. Geleceğin profesyonelleri için yapay zeka, sonradan öğrenilen bir teknoloji değil; akademik hayatın gündelik ritmine sızmış, fark edilmeden içselleştirilmiş bir altyapı. Araştırma bulgularımız, öğrenciler arasında yapay zeka kullanımının hızla bilinçli bir tercihten çıkıp doğal bir alışkanlığa dönüştüğünü gösteriyor.

Kampüsün yeni doğal sakini: Yapay zeka
Sosyal Antropolog ve Habitus Research Kurucu Ortağı Dr. Aybil Göker, Platin Dergisi Şubat 2026 sayısında konuk yazar oldu. Göker, yazısında yapay zekanın akademi dünyasını etkilerini kapsamlı bir şekilde ele aldı. İşte o yazı:

Literatür taramasından veri analizine, özetlemeden ilk taslak üretimine kadar pek çok aşamada düşünme süreci artık çoğu zaman insanla değil, bir algoritmayla başlıyor. Bu normalleşme, yapay zekayı yalnızca pratiklik sağlayan bir araç olmaktan çıkarıyor. Asıl dönüşüm, yapay zekanın 'doğru'yu üretmesinde değil; neyin yeterli, makul ve kabul edilebilir sayılacağına dair ölçütleri fark ettirmeden şekillendirmesinde yatıyor. Bu yönüyle yapay zeka, akademik pratikleri ve düşünme biçimlerini sessizce yeniden düzenleyen insan dışı bir aktöre dönüşüyor.

YERİNE GEÇEN DEĞİL, BİRLİKTE ÇALIŞAN BİR ORTAK

Bu değişimi yalnızca verimlilik üzerinden okumak yetersiz kalıyor. Yapay zeka kullanımı; öğrencilerin akademik dünyada 'nasıl düşünüleceğini', 'nereden başlanacağını' ve 'neye yeterli deneceğini' belirleyen yeni bir akademik habitusun parçası haline geliyor. Sorulan sorular, kurulan argümanlar ve akademik emeğin sınırları, bu dijital altyapının sunduğu imkanlar ve varsayılan çerçeveler üzerinden şekilleniyor. Küresel öğrenci araştırmaları bu tabloyu doğruluyor: Yapay zeka akademik hayatın vazgeçilmez bir parçası haline gelmiş olsa da öğrenciler aynı anda hem aşırı bağımlılıktan hem de adalet ve güven sorunlarından ciddi biçimde endişe duyuyor. Bu temkin, teknoloji karşıtlığından değil; kontrol ve yönetişim eksikliğine dair sezgisel bir farkındalıktan besleniyor. Bu tablo, Ethan Mollick'in Co-Intelligence'ta önerdiği pragmatik yaklaşımı da açıklıyor: Yapay zeka ideal olarak bir 'yerine geçen' değil, 'birlikte çalışan' bir ortak. Ancak Harari'nin sıkça hatırlattığı gibi, tarihsel olarak en dönüştürücü teknolojiler en sessiz olanlar: Alışkanlık haline geldiklerinde sorgulanmaz, zemine dönüşürler. Bulgularımız, yapay zekanın pratikte artık bir tercih değil, akademik hayatın doğal arka planı haline geldiğini gösteriyor.

KONFORUN KARANLIK YÜZÜ: PRATİKLİK Mİ, BİLİŞSEL GERİLEME Mİ?

Öğrenciler yapay zekanın sunduğu hız ve pratiklikten büyük memnuniyet duyuyor; ancak bu kolaylığın bir bedeli olabileceğinin de farkındalar. Bir yanda hayatı kolaylaştıran bir asistan, diğer yanda "Acaba tembelleşiyor muyuz?" sorusu var. Zihinsel kapasitelerin körelme riski, bu konforun gölgesi gibi eşlik ediyor. Mesele, hangi bilişsel kasların artık daha az çalıştırıldığı sorusunda düğümleniyor. Zihnin zorlanma, bekleme ve kendi içinde yol bulma anları giderek dış sistemlere devrediliyor. Kısa vadede verimlilik artarken, uzun vadede düşünmenin derinliği, dayanıklılığı ve bağımsızlığının nasıl etkileneceği belirsizleşiyor. Yapay zeka çağı, insanı yeniden tanımlayan temel tartışmalardan birine dönüşüyor. Descartes için insanı insan yapan, düşünen bir özne olmasıydı; 'düşünüyorum öyleyse varım' (cogito ergo sum) düşünmeyi varoluşun temeline yerleştiriyordu. Heidegger ise bu özne merkezli bakışı sorgulayarak teknolojiyi nötr bir araçtan ziyade dünyayı bize belirli bir biçimde açan, neyin önemli sayılacağını çerçeveleyen bir güç olarak ele aldı. Bugün yapay zeka, bu iki hattın kesiştiği bir eşiğe işaret ediyor.

YAPAY ZEKA, ÖĞRENCİYİ 'YARATICI'DAN ÇOK 'EDİTÖR' KONUMUNA YERLEŞTİRİYOR

Mesele makinelerin insan gibi düşünüp düşünmediği değil; düşünmenin hangi aşamalarının insanın dışındaki sistemler tarafından üstlenildiği... Yapay zeka yalnızca sonuç üretmiyor; sorunların nasıl kurulacağını, hangi seçeneklerin makul sayılacağını ve nereden başlanacağını da şekillendiriyor. Böylece düşünmenin yönü, temposu ve sınırları fark edilmeden başka bir altyapıya devrediliyor. Bu durum, öğrencinin akademik rolünde sessiz bir kaymaya işaret ediyor. Yapay zeka, öğrenciyi giderek bir 'yaratıcı'dan çok bir 'editör' konumuna yerleştiriyor. Güçlü bir kavramsal altyapı olmadığında bu editoryal pozisyon, eleştirel düşünce üretmek yerine modelin varsayımlarını ve önyargılarını yeniden üretme riskini taşıyor. Bilişsel dışsallaştırma ve otomasyon önyargısı (automation bias) birleştiğinde, sorun bilgiye erişimden çok bilginin nasıl sorgulandığına dönüşüyor; epistemik tembellik ve metabilişsel zayıflama bu noktada belirginleşiyor.

DİJİTAL KUŞKUNUN ÇOCUKLARI: DEEPFAKE VE DEZENFORMASYON ÇAĞI

Yapay zeka çağında artık 'görmek' inanmak için yeterli değil. Deepfake'lerden kimlik avı girişimlerine uzanan dijital ekosistemde gerçek ile kurgu arasındaki çizgi giderek silikleşiyor. Yanlış bilgi, çoğu zaman gerçeğin yetişemeyeceği bir hızla dolaşıma giriyor. Bu kuşak için yapay zeka hem çözüm hem de tehdit. Dezenformasyon istisnai bir kriz değil, gündelik hayatın sıradan bir parçası. Bu nedenle bilgiye yaklaşım 'doğru mu?' sorusuyla değil, 'önce şüphelenmek' varsayımıyla başlıyor. Gerçeklik, kabul edilmesi gereken bir öncül olmaktan çıkıp doğrulanması gereken kırılgan bir ihtimale dönüşüyor. Deepfake'lerin en yıkıcı etkisi tekil yalanlar değil, gerçeğin kendisine duyulan güvenin aşınması. Benign violation literatürünün işaret ettiği gibi, etik ihlaller çoğu zaman fark edilse bile 'zararsız' gibi algılanabiliyor. Asıl risk, kandırılmaktan çok bu ihlallere alışılması ve etik sınırların sessizce yeniden çizilmesi.

SON KALE: İNSAN MUHAKEMESİ

Tüm bu dönüşüme rağmen öğrenciler her şeyi devretmeye hazır değil. Sağlık ve hukuk gibi hata payının hayati olduğu alanlarda insan muhakemesi net bir sınır olarak korunuyor. Algoritmalara duyulan güven, 'hayat' ve 'adalet' söz konusu olduğunda yerini rasyonel bir ihtiyata bırakıyor. Yapay zeka çağındaki asıl kırılma, makinelerin ne kadar akıllı olduğu değil; karar alma yetkisinin kimden, nasıl ve hangi hızda devredildiği. Human-in-the-loop talebi, teknolojiyi yavaşlatma refleksi değil; sorumluluğu sistem içinde tutma çabası. Algoritmalar karar üretebilir, ancak hesap veremez; bağlamı ahlaki olarak tartamaz ve hatanın sonuçlarını üstlenemez. Monteith ve çalışma arkadaşlarının 2026 tarihli analizleri de bu kaygının sezgisel olmaktan çıktığını gösteriyor: Yapay zekaya aşırı güven, özellikle daha az deneyimli profesyonellerde eleştirel düşüncenin zayıflamasına ve automation bias'a yol açıyor.

İDEAL VE GERÇEK ARASINDA: MİLLİ YAPAY ZEKA VE HIZIN SİYASETİ

Hayal edilen yapay zeka şeffaf, hesap verebilir ve etik değerlerle uyumlu. Ancak hız, ölçek ve rekabet baskısı arttıkça etik ilkeler çoğu zaman erteleniyor. 'Daha kolay bir hayat' ile 'daha adil bir sistem' arasındaki gerilim giderek keskinleşiyor. Reid Hoffman'ın 'fazla temkin'i jeopolitik bir zaaf olarak okuması ve Trump'ın yapay zekayı 'durdurulamaz' bir ulusal öncelik olarak konumlandırması, tartışmayı açık biçimde hız ve egemenlik eksenine taşıyor. Türkiye'de 'yerli yapay zeka' talebi de yalnızca teknik kapasite arzusuyla değil; kuralları dışarıdan izleyen değil, tanımlayan özne olma isteğiyle karşılık buluyor. Ancak etik yapay zeka, evrensel ve sabit bir hedef değil; her toplumda yeniden müzakere edilen kırılgan bir denge. Mesele, teknolojinin ne kadar 'iyi' olduğu kadar, insanın bu teknoloji karşısında ne zaman yavaşlamayı ve ne zaman sınır koymayı seçeceği. Üniversite gençliği yapay zekayı reddetmiyor; ona teslim de olmuyor. Asıl mücadele, hız çağında muhakemenin egemenliğini koruyabilmek.

(Sosyal Antropolog ve Habitus Research Kurucu Ortağı Dr. Aybil Göker)

EN ÇOK OKUNANLAR