Yayın Tarihi:
16 Ekim 2026 12:45Güncelleme Tarihi:
16 Ekim 2026 12:45Güncelleme Tarihi:
16 Ekim 2026 12:45Yayın Tarihi:
16 Ekim 2026 12:45
Moda bir süredir sadeleşmenin hakim olduğu bir dönemden geçerken renk, hacim, desen ve daha görünür tasarımlar yeniden gündeme geliyor. Ancak bu değişim, estetik tercihler kadar insanların kıyafetle kurduğu ilişkinin de dönüşümüne işaret ediyor. Tek bir trendin geniş kitleleri aynı yönde sürüklediği dönemlerin yerini kişisel seçimlerin, farklı ruh hallerinin ve birbirinden uzak görünen estetiklerin yan yana var olabildiği daha çoğul bir moda anlayışı alıyor. Lüksün kodları da bu hareketlilik içinde yeniden şekilleniyor. İnsan İnovasyon Tasarımcısı Arzu Kaprol ile maksimalizmin dönüşünü, sessiz lüksün ardından değişen statü ve kimlik göstergelerini, yeni kuşakların modayla ilişkisini ve geleceğin tasarım dünyasını konuştuk.
* Sessiz lüks birkaç sezondur güçlü bir estetik oluşturdu. Şimdi ise renk, desen, hacim ve daha iddialı görsel anlatımlar yeniden yükseliyor. Maksimalizmin dönüşünün arkasında nasıl bir toplumsal ve kültürel ruh hali görüyorsunuz?
Bence burada yalnızca bir moda döngüsünden bahsetmek eksik kalır. Bir dönem hepimiz daha az konuşan, kendini bağırmadan ifade eden, zamansız ve güvenli parçalara yöneldik. Sessiz lüksün yükselişini biraz da bununla ilişkilendiriyorum. Dünyanın çok fazla ses ürettiği bir dönemde sadeleşmek, bir çeşit nefes alma biçimiydi. Şimdi ise başka bir ihtiyacın daha görünür olduğunu düşünüyorum: Kendini ifade etme ihtiyacı. Renk, desen, hacim, mücevher, güçlü silüetler... Bunların hepsi aslında 'Ben buradayım ve kendimi böyle ifade etmek istiyorum' demenin yolları. Belirsizliğin arttığı dönemlerde insanın hayata tutunma biçimlerinden biri de hayal kurmak ve kendini dönüştürmek. Maksimalizmin bugün yeniden güç kazanmasını biraz bu iyimserlik arayışıyla da ilişkilendiriyorum. Bazen daha renkli, daha cesur, daha fazla olanı istemek, dünyaya karşı geliştirdiğimiz yaratıcı bir direnç biçimi olabiliyor.
* Minimalizm ile maksimalizm çoğu zaman birbirine karşıt iki yaklaşım olarak anlatılıyor. Oysa bugün aynı tüketicinin her ikisine de yönelebildiğini görüyoruz. Bu durum modada tek bir baskın estetik anlayış yerine daha çoğul ve kişisel bir döneme geçildiğinin işareti olabilir mi?
Kesinlikle. Hatta bana göre içinde bulunduğumuz dönemin en önemli özelliği tam olarak bu çoğulluk. Bugün bir insanın pazartesi günü çok sade, neredeyse görünmez olmayı; cuma günü ise son derece renkli ve iddialı giyinmeyi istemesi bir çelişki değil. İnsan tek bir estetikten ve duygudan ibaret değil. Ruh hali değişiyor, bulunduğu ortam değişiyor, kendini ifade etme biçimi değişiyor, bu çeşitlilik ve geçişkenlik halini özgürce yaşamak da kendini belirlenen kalıplar dışında ifade edebilme özgürlüğünü veriyor. Bu nedenle modanın uzun zamandır 'şu trend yükseliyor, dolayısıyla herkes bunu giyecek' şeklinde ilerlediğini düşünmüyorum. Daha kişisel bir seçim alanına geçiyoruz. Bence bu, moda açısından çok değerli bir özgürleşme.
* Bugünkü maksimalist yönelimi bir kaçış, iyimserlik arayışı, görünür olma isteği ya da güçlü bir kendini ifade etme ihtiyacıyla ilişkilendiriyor musunuz?
Hepsi olabilir. Giyinmek hiçbir zaman yalnızca üzerimize bir şey geçirmek olmadı. Ne giydiğimiz, nasıl görünmek istediğimiz ve kendimizi nasıl hissettiğimiz arasında çok güçlü bir bağ var. Özellikle belirsizlik dönemlerinde kontrol edebildiğimiz küçük alanlara daha fazla tutunuyoruz. Bedenimizi saran kıyafetler de bunlardan biri. Sabah seçtiğimiz bir renk, taktığımız bir aksesuar ya da kendimizi güçlü hissettiren bir silüet, günün geri kalanını bile etkileyebiliyor. Maksimalizm bana biraz da 'hayattan vazgeçmiyorum' duygusunu taşıyor. Daha fazla renk, daha fazla hareket, daha fazla yaratıcılık... Bunları yalnızca dikkat çekme isteği olarak değil, hayata karşı pozitif bir pozisyon alma biçimi olarak görüyorum.
* Sessiz lüks görünürlüğü azaltırken maksimalizm yeniden dikkat çekmeyi öne çıkarıyor. Bu iki eğilim birlikte düşünüldüğünde statü göstergelerinin ortadan kalktığını mı, yoksa biçim değiştirdiğini mi söylemek daha doğru olur?
Bence statü göstergeleri ortadan kalkmadı, sadece dil değiştirdi. Bir dönem büyük logolar, belirli markalar ya da kolayca tanınan semboller statünün en hızlı okunma biçimiydi. Sessiz lüksle birlikte bunun yerine malzemenin kalitesi, işçilik, kesim, detay ve parçanın zamansızlığı öne çıktı. Bugün ise statüden çok 'kimlik' kavramının güçlendiğini düşünüyorum. İnsan artık sadece 'neye sahip olduğunu'değil, 'kim olduğunu'da göstermek istiyor. Bu yüzden çok sade bir kıyafet de çok iddialı bir görünüm de aynı ölçüde güçlü bir mesaj taşıyabilir. Asıl değişen şey, lüksün tek bir görüntüye sahip olması gerektiği fikri. Daha az tanınır olmak, dikkat çekmeden özgürce yürüyüp kahve içebilmek, 'sade'ce yaşamak bu günlerde konuştuğumuz insan olma kavramını yeniden tanımlayan ve lüksün varoluşu gereği daha az bulunan özellikler halinde yaşamımızda büyüyor.
* Trendlerin hızla yayılması, benzer renklerin, formların ve estetiklerin kısa sürede küreselleşmesine yol açıyor. Böyle bir ortamda özgünlük nasıl korunabilir?
Bugün özgün olmak belki de hiç olmadığı kadar zor, ama aynı zamanda hiç olmadığı kadar önemli. Dünyanın herhangi bir yerinde ortaya çıkan bir fikir birkaç saat içinde herkes tarafından görülebiliyor. Dolayısıyla sadece bir trendi takip ederek özgün bir kimlik oluşturmak mümkün değil. Tasarımcının kendi sorularını sorması, kendi hikayesini anlatması ve zaman içinde geliştirdiği bir ifade dili olması gerekiyor. Ben tasarımda bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bir tasarımın kime ait olduğunu, üzerine markanın adını yazmadan da hissedebilmek kıymetli bir şey. Çünkü gerçek tasarım dili, tek bir koleksiyondan değil, yıllar içinde oluşuyor.

* Yeni kuşakların moda aracılığıyla aidiyet göstermekten çok kendi kimliklerini kurmak ve farklılaşmak istedikleri konuşuluyor. Bu değişim tasarımcı ile tüketici arasındaki ilişkiyi nasıl etkiliyor?
Evet, tasarımcının rolünün giderek değiştiğine inanıyorum. Artık tasarımcı 'bunu giyin' diyen bir otorite olmaktan çok, insanların kendilerini ifade edebilecekleri alanlar açan bir yaratıcı. Aynı zamanda müşterilerimiz de tüketici değil, belki de yeni bir kavram ve bakış açısıyla türetici. Yani özünde bir şey tüketme görevi tanımlanmamış ama onu yaşatma prensibi ile var olan kişiler. Bu bakış açısını tüm sektörlere ve alanlara dair düşündüğümüzde tüm ekonomi algımız değişebilir. Ve belki de ihtiyaç duyduğumuz şey de tam olarak budur. Benim için tasarımın en güzel tarafı da bu. Tasarımcı kendi dünyasını ortaya koyuyor ama o tasarım, onu giyen kişiyle birlikte tamamlanıyor. Aynı kıyafet iki farklı insanda bambaşka bir hikayeye dönüşebiliyor. Yeni kuşakların bu anlamda çok daha özgür olduğunu düşünüyorum. Kuralları öğreniyorlar ama gerektiğinde onları bozmakta da sakınca görmüyorlar. Bence yaratıcılık temel olarak da burada başlıyor.
* Moda ve lüksün geleceğine baktığınızda hangi estetik ve tüketici eğilimlerinin güç kazanacağını öngörüyorsunuz?
Geleceğin tek bir estetik üzerinden ilerleyeceğini düşünmüyorum. Tam tersine, çok daha kişisel ve melez bir dönem bizi bekliyor. Teknoloji ile zanaatın, geçmiş ile geleceğin, sade ile gösterişlinin bir arada bulunabildiği tasarımlar daha fazla önem kazanacak. Kullanıcı da yalnızca güzel görünen bir ürünü değil, arkasındaki fikri, üretim biçimini, malzemesini ve hikayesini daha fazla sorgulayacak. Sürdürülebilirlik de burada yalnızca bir üretim meselesi olmaktan çıkıp tasarımın kendisini şekillendirecek. Bir ürünün uzun ömürlü olması, yeniden kullanılabilmesi, farklı biçimlerde değerlendirilebilmesi ve zaman içinde değerini koruması giderek daha önemli olacak. Ve bence en önemlisi, geleceğin lüksü biraz daha 'kişisel' olacak. Herkesin aynı şeyi istediği bir dünyadan, kişinin kendine ait olanı aradığı bir dünyaya geçiyoruz. Tasarımın da bu özgürlük alanını desteklemesi gerektiğine inanıyorum. Sonuçta moda, insanın bedenini saran giysiler üzerinden, kendisiyle ve dünyayla kurduğu ilişkinin bir yansıması. Bu nedenle hangi trendin gelip hangisinin gideceğinden çok, insanların kendilerini ifade etmek için bu yaşamda var oldukları biricik bedeni sararken, modayı nasıl kullanacakları beni daha fazla ilgilendiriyor.