USD

-
-%

EUR

-
-%

GBP

-
-%

ALTIN ONS

-
-%

ALTIN GR

-
-%

Yayın Tarihi:

23 Haziran 2026 08:24

Güncelleme Tarihi:

23 Haziran 2026 08:24

Yayın Tarihi:

23 Haziran 2026 08:24

“Koleksiyonumdaki 2 bin 500 eserin 2 bin 500 ayrı hikayesi var”

Bir koleksiyon bazen insanın yaşam biçimine, bazen hafızasına dönüşüyor. Mustafa Taviloğlu, yıllar içinde oluşan koleksiyonunun kendisini nasıl yansıttığını ve sanatla kurduğu kişisel bağı anlatıyor.

“Koleksiyonumdaki 2 bin 500 eserin 2 bin 500 ayrı hikayesi var”

Bir duvarı doldurmak için alınan ilk afişin yıllar sonra binlerce eserden oluşan bir koleksiyonun başlangıcına dönüşeceğini kimse tahmin etmiyor. Sanatla kurulan ilişki çoğu zaman büyük kararlarla başlamıyor; küçük meraklarla, rastlantılarla ve insanın içinde yavaş yavaş büyüyen bir hisle ilerliyor. Bazen bir galeri önündeki kalabalık dikkat çekiyor, bazen bir fabrikanın duvarındaki tablo, bazen de başka bir ülkede görülen müze kültürü insanın zihninde yeni bir pencere açıyor. Mustafa Taviloğlu için de sanatla kurduğu bağ böyle gelişiyor. Fransa'da gördüğü müze kuyrukları, galerilerde karşılaştığı atmosfer, Yahşi Baraz ve Vitali Hakko gibi isimlerle yaşadığı karşılaşmalar zamanla koleksiyonerlik yolculuğunun yönünü belirliyor. Bugün binlerce parçadan oluşan koleksiyon ise yalnızca eserlerden oluşan bir arşiv hissi yaratmıyor; farklı dönemlerin, duyguların ve anıların bir araya geldiği kişisel bir hikayeye dönüşüyor. Mustafa Taviloğlu ile koleksiyonerlik serüvenini, eser seçerken nasıl karar verdiğini, sanatın gündelik yaşamındaki yerini ve yıllar içinde değişen koleksiyon anlayışını konuştuk.

*Sanatla kurulan ilişkinin çoğu zaman planlı değil, insanın içinde iz bırakan bir karşılaşma anıyla başladığı görülür. Sizin koleksiyonerlik yolculuğunuzda o ilk karşılaşma nasıl gerçekleşti, sizi bu alana çeken şey ne oldu?

Bizim ailede böyle bir kültür yoktu. Ofisimi kuracağım zaman duvarları boş görünce, o zaman poster modası vardı, posterlerle tanıştım. Boş duvarlarla ofis olmayacaktı. Afişler astığımı hatırlıyorum, sonra yelkenli resimleri falan...

1968'de Fransa'ya gidip geldiğimde galerileri gördüm. Oradaki kuyruklardan etkilendim. Ve bunlar sinema kuyruğu değildi. Kuyruk deyince sinema aklıma geliyordu. Çünkü kuyruk sadece sinemada vardı o zamanlar. Bu kuyruğun ne olduğunu sordum, 'Karneyle bir şey mi veriliyor acaba?' dedim. 'Yok, resim görmeye gidiyorlar, orası müze' dediler. İstanbul'da böyle bir müzemiz yoktu. Türkiye'ye döndüğümde 'Bizim müze nerede?' diye sordum, Dolmabahçe Sarayı'nı söylediler. Ben de saraya gittim, baktım saray odalarına resimler asılmış. Vay dedim nereden nereye...

Bizim evimizde yoktu ama eşimin evinde resimler vardı. Şu ana kadar gördüğüm en iyi Şevket Dağ tablosu eşimin babasının evindeydi.

Ben hep 'Bizde ne yok, ne olmamış, nedir?' diye baktım. Belki bilinçaltında o kadar galeri falan görmem etkiledi beni. Tabii Yahşi de (Baraz) etkiledi. Eşimin teyzesinin kocası, Fransa'nın en meşhur naif galerisinin sahibiydi: Galeri Mona Lisa. Hala duruyor o galeri. Bu işe başlayınca oradaki açılışlara gittim, acayip etkilendim. Vitali Hakko'nun da katkısı oldu. Fitaş'taki dükkanımın önünden geçerken kafasını hafif eğerdi, ben de eğerdim. Gözü vitrinime takılırdı neler var diye. Bütün tanışıklığımız oydu. Sonra bir gün beni fabrikasın çağırdı. Korkuyla gittim 'Eyvah ne diyecek' diye meğer beni moda konseyine çağırıyormuş. Onun fabrikasına girer girmez kocaman kapıda heykeller, odada resimler, duvarda seramikler... Dopdoluydu. Demek ki burada bir iş var dedim. Hepsi bir bütün oldu, kafamın içinde yazıldı. Tüm bunlardan etkilendim.

*Zamanla koleksiyonların biriktirilen eserlerden çok daha fazlasına dönüştüğünü, adeta bir iç dünyayı yansıttığını görüyoruz. Siz kendi koleksiyonunuza baktığınızda nasıl bir hikaye görüyorsunuz, sizi ne kadar anlatıyor?

Koleksiyonumun tamamı beni yansıtıyor. Daha henüz yolunda başında genç bir sanatçının kağıt işi de, usta bir sanatçının eseri de aynı değerde benim için ve biri eksik kalsa koleksiyonu anlatmış olamam diye düşünüyorum. Osman Hamdi'yi de beğenmişim, kürekten yapılmış bir enstalasyon eseri de. Hepsi binbir benzemez gibi gözükse de bir araya gelince benim ruhumu yansıtan bir esere dönüşüyor. Koleksiyonumda 2 bin 500 parça eser var 2 bin 500 tane de hikaye...

*İlk alınan eserlerin koleksiyon içinde her zaman ayrı bir yeri oluyor. Siz dönüp baktığınızda o ilk seçim size bugün neyi hatırlatıyor, hâlâ aynı duyguyu taşıyor mu?

İlk aldığım eser sanıyorum Necdet Kalay'ın Köy Evi isimli eseriydi. Daha önceden de hediye gelen eserler olmuştu ama benim ilk para verip aldığım eser Necdet Kalay'dı.

*Eser seçerken bazen uzun düşünme süreçleri, bazen de anlık bir bağ belirleyici oluyor. Karar anınız nasıl işliyor, daha çok sezgisel mi ilerliyorsunuz?

Eser alırken çok hızlı karar veririm. Bakarım o an ruhuma iyi geliyorsa ve fiyatı da bütçeme uyuyorsa alırım.

*Koleksiyonların zaman içinde kendi yönünü bulduğu ve bazen de farklı bir rotaya girdiği görülüyor. Sizin koleksiyonunuzda böyle bir kırılma yaşandı mı, olduysa bunu ne tetikledi?

2000'lerden sonra bir kırılma yaşandı diyebilirim. Dünya değişti, sanat da kullanılan malzeme açısından çok çeşitlendi. 2010'dan sonra ise yabancı sanatçılar da koleksiyona katıldı. Koleksiyonun tür çeşitliliği arttı.

*Sanatla kurulan ilişkinin sadece koleksiyonla sınırlı kalmayıp gündelik hayatın içine de yayıldığını hissediyoruz. Sizin hayatınızda bu temas nasıl bir yer kaplıyor?

Sanat hayatımın her yerine sirayet ediyor. Evimde çalışma masamdan tutun da Mudo'nun ofislerine hatta bazı Mudo mağazalarımıza kadar her yerde eserlerimiz bizimle.

*Koleksiyonerler arasında 'keşke alsaydım' dediği eserler hep konuşulur. Sizin hafızanızda yer eden böyle bir an var mı, o duygu sizde nasıl iz bıraktı?

Benim de keşke alsaydım dediğim eserler var. 1980-82 yılları arasında Yahşi'ye kırıldığım bir dönem oldu. O dönemde de çok eser alabilirdim. Bir de en büyük pişmanlıklarımdan biri yurt dışına geç bakmak oldu. Daha erken bakabilir daha çok yabancı sanatçının eserini koleksiyonuma katabilirdim. Ama kısmet...

İLK ESER

TK-288

Necdet Kalay (1932-1984)

Köy Evi

Sunta Üzerine Yağlıboya

29,5 x 34,5 cm

Mustafa Taviloğlu'nun kendi bütçesiyle satın aldığı ilk eser olan Köy Evi, koleksiyonerlik yolculuğunun başlangıcını simgeliyor. Sanatla kurduğu ilişkinin henüz ilk yıllarında koleksiyona dahil olan bu çalışma, yıllar içinde binlerce esere ulaşan koleksiyonun ilk halkalarından biri olarak özel bir anlam taşıyor. Türk resminde kırsal yaşamı ve Anadolu manzaralarını sade bir anlatımla ele alan Necdet Kalay'ın bu eseri, Taviloğlu'nun sanatla kurduğu kişisel bağın da ilk izlerini taşıyor. Koleksiyonun ilerleyen yıllarda farklı disiplinlere ve çağdaş üretimlere açılmasına rağmen, Köy Evi hala bu uzun yolculuğun en özel parçalarından biri olarak hafızadaki yerini koruyor.

EN ÇOK OKUNANLAR