PİYASALAR
Murat Yeşildere
[email protected]

Çin üzerine bir deneme…

Uluslararası çalışmalar, dünya nüfusunun 7 milyarı, Çin’in nüfusunun ise 1.5 milyarı aştığını raporluyor. Yani Çin tek başında dünya nüfusunun beşte birinden fazlasını oluşturuyor. Bu sebeple, dünya pirinç tüketiminin yaklaşık üçte birinin Çin’de yapıldığını duymak beni şaşırtmadı. Ancak Dünya Ekonomik Forumu’nun hesaplamalarına göre dünyada alüminyum tüketiminin yüzde 54’ünü, nikel tüketiminin yüzde 50’sini, bakır tüketiminin yüzde 48’ini, çinko tüketiminin yüzde 46’sını, çelik tüketiminin yüzde 45’ini, kurşun tüketiminin yüzde 40’ını, pamuk tüketiminin yüzde 31’ini, altın tüketiminin yüzde 23’ünü, mısır tüketiminin ise yüzde 22’sini Çin’in gerçekleştirdiğini öğrenmek şaşırtıcıydı. Ama daha ilginci ise yine Dünya Ekonomik Forumu rakamlarına göre dünya petrol tüketiminin sadece yüzde 12’sinin, doğal gaz tüketiminin ise sadece yüzde 6’sının Çin’de oluştuğunu öğrenmek oldu. Gerçi Pekin’de zaman geçirmiş birisi olarak kömür tüketiminin vardığı boyutları hava kirliliği üzerinden şahsen takip edebilme şansına sahip olmuştum.

Yukarıdaki veriler ışığında sadece metal veya gıda tüketiminde Çin’in ağırlığını görmenin geçen ay Çin’de yaşanan ekonomik sallantının dünyayı niye bu kadar endişelendirdiğini tek başına anlatmaya yeteceğine inanıyorum. Ağustos ayının ikinci yarısını Çin’de geçirdim. Bu nedenle Çin yönetiminin de ekonomik hassasiyete verdiği tepkiyi gözlemleyenlerden biriyim. Örneğin, bir kimya tesisinde yaşanan patlamanın ardından sosyal medyada ‘spekülatif’ yorumlar yapan 200’e yakın kişi gözaltına alındı. Sonrasında da Çin hükümeti içinde tutuklama ve hapis cezalarının da bulunduğu sert önlemleri içeren yeni bir sermaye piyasaları mevzuatını yasalaştırdı. Bunları takip ederken, bir anda hafızamda 1990’lı yıllarda Türkiye’de para ve sermaye piyasalarında yaşadıklarımız canlandı. 1994 krizi öncesinde döviz piyasasını regüle ederek, ani hareketleri önlemeye çalışan Merkez Bankası da zaman zaman güvenlik güçlerini kullanarak adım atıyordu. Haber ajanslarına ‘Merkez Bankası piyasaya müdahele etti’ haberleri düştüğünde, çoğu zaman Kapalı Çarşı ve özellikle de Tahtakale köşesine asayiş polisinin gelip zaman zaman coplarla ‘ayakçı’ döviz simsarlarını dağıttığını bilirdik. Sonrasında dövizin yavaş yavaş tekrar yükselmesinin de asayiş polisinin tekrar çekilmesi ve simsarların geri dönmesi anlamına geldiği yorumunu yapardık. Çin’de birkaç hafta geçirmeden önce de Çin’in azametini sorgulayanlardan biri değildim. Bu seyahatin sonrasında da büyüklüğünün perspektif hatasından kaynaklanabileceğini düşünenlerden değilim. Aslında uluslararası analistler arasında Çin’in ‘ürettiği rakamların ve raporların’ gerçeğin dışında olduğunu iddia edenlerin sayısı hiç de az değil. Çin’in dünyanın ağzını sulandıran yüzde 10’lara yaklaşan ekonomik büyümesinin de gerçeği yansıtmadığını söyleyenlerin sayısı da pek az değil. Aslında geldiğimiz noktada, bu iddialara inanmış olmak mı daha kötü, yoksa şu anda inanmamak mı?

Zira eğer Çin’in rakamları gerçeği yansıtmıyorsa, yani yukarıda Dünya Ekonomik Forumu’nun belirttiğine benzeyen rakamlar, kibar tabiri ile ‘sabunlanmışsa’, belki de Çin’in yavaşlaması, Amerikan dolarına karşı değer kaybetmesi, borsanın hızlıca çökmesi, dünyanın geri kalanına o kadar da büyük etki yapmayabilir. Ne dersiniz? Siz hangi tarafa ‘paranızı koyarsınız’?

Bu ayki yazımı Financial Times editörü Martin Wolf’ün Çin metaforu ile kapatacağım. Wolf’ün hangi tarafta olduğunu bilmiyorum ama tespiti; Çin’in bir kumarhane olduğu ve kumarbazların aşırı değerlenmiş çiplerini çok geç olmadan, satmak üzere kendilerinden daha aptal kumarbazlar aradıkları yönünde. Martin Wolf’ün yazdıklarına anlamlı bir cevap vermek için sanırım daha hâlâ erken ama sanki ‘çeyrek’ var.

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Murat Yeşildere
[email protected]

Siyasette 'kadının' adı var mı?

Siz bu satırları okuduğunuzda, 26’ncı dönem TBMM milletvekili seçimleri tamamlanmış ve oylarımızla kimleri Ankara’ya bizi temsil etmeye yolladığımız belirlenmiş olacak. Yaklaşık beş ay görev yapan 25’inci dönem TBMM, uzun dönemli bir hükümeti kuramamış olmak, uzlaşamamış olmak ve istikrarı yaratamamış olmak ile tarihe geçeceği kadar, daha önce bu köşede dile getirdiğim üzere, en yüksek sayıda ve oranda kadın milletvekilinin olduğu TBMM olarak da tarihe geçmiş olacak.

25'İNCİ DÖNEMDE 98 KADIN MİLLETVEKİLİ

Hatırlatmam gerekirse, 25’inci dönemde, dört partiyi temsil eden 98 kadın milletvekili TBMM’ne seçildi. Atatürk’ün vizyonu ve liderliği ile Türkiye kadınlara demokratik hakları olan seçme ve seçilmeyi, birçok gelişmiş ülkenin önünde yaklaşık olarak 80 yıl önce kazandırmıştı. Kadınların ilk kez oy kullandığı TBMM 5’inci dönem seçimleri, 8 Şubat 1935'te yapıldı ve 17 kadın milletvekili ilk kez meclise girmeye hak kazandı.

Ara seçimlerde, Hatice Özgener’in Çankırı’da seçimi kazanması ile 5’inci dönem TBMM’de kadın milletvekili sayısı 18'e ulaştı. 5’inci dönem TBMM’de görev yapan 18 kadının seçildikleri şehirler arasında Çankırı’nın yanı sıra Konya, Diyarbakır, Erzurum, Malatya, Trabzon, Kayseri ve Sivas gibi Anadolu merkezleri de yeralıyor.

GEÇMİŞ YILLARIN ÖZETİ

Daha sonraki iki dönem yani 6’ncı ve 7’nci dönem TBMM’ye 16’şar kadın milletvekili seçiliyor. 8’inci, 9’uncu, 10’uncu ve 11’inci dönemlerde ise meclise sırasıyla 9, 3, 4 ve 9 kadın milletvekili girmeyi başarıyor. 1960’ta askeri darbenin ardından kurulan 258 üyeli Temsilciler Meclisi’nde sadece 4 kadın üye yer alıyor.

Demokratik seçimlere geri dönülmesinin ardından, 12’nci, 13’üncü, 14’üncü, 15’inci ve 16’ncı dönemlerde meclise seçilen kadın milletvekili sayısı sırasıyla 3, 8, 5, 6 ve 4 olmuş. Aynı dönemde yani 1961 ile 1980 yılları arasında görev yapan 165 üyeli Cumhuriyet Senatosu’nda ise 4’ü Cumhurbaşkanı tarafından ‘atanan’ 10 kadın senatör görev yapmış. 12 Eylül 1980 Askeri İhtilali’nin ardından oluşturulan 160 üyeli Danışma Meclisi’nde ise 5 kadın temsilci görev yapmış. 1983 yılında yeniden seçimlerin yapılması ile oluşturulan 17’nci dönem TBMM’de 12 milletvekili görev yaparken, 18’inci, 19’uncu, 20’nci ve 21’inci dönemlerde mecliste 6, 8, 13 ve 22 kadın milletvekili yer almış. AKP’nin TBMM’de ilk kez çoğunluğu elde ettiği 22’nci dönem TBMM’ye 24 kadın milletvekili seçilebilmeyi başarırken, takip eden iki dönemde sırasıyla 50 ve 78 kadın milletvekilini TBMM’de görev yaparken görebildik.

98 MİLLETVEKİLİ 5 AY İÇİN GÖREV YAPMIŞ OLACAK

Yazının başında da dile getirdiğim gibi 550 üyeli 25’inci dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ise 98 kadın milletvekili beş ay için de olsa görev yapmış olacak. Yani 452 erkek milletvekiline karşı, 98 kadın milletvekili beş aylık 25’inci dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni oluşturarak, en kısa meclis dönemi olarak da tarihe geçecekler.

80 YILDA 426 MİLLETVEKİLİ

Üşenmeden size 92 yıllık Cumhuriyet tarihinde, kadın milletvekillerinin sayısal değişimini aktarmaya çalıştım. Yazımın sonuna gelirken, bir de çizgi çekerek, basit bir toplama işlemi yapalım isterim. 1935’ten bugüne, 80 yılda milletvekili, senatör, danışma meclisi üyesi olarak Ankara’da bizim temsil eden parlamenter kadınlarımızın sayısı, rekor kırdığımız son dönem de dahil olmak üzere 426.

DAHASINI SÖYLEMEYE GEREK VAR MI?

Dikkatli okuyucular farketmiştir. Ama ben altını bir kez daha çizmek istiyorum: Türkiye’de 80 yılda parlamenter olarak görev yapan toplam kadın sayısı 426, siyasi tarihimizin en az sayıda erkek milletvekilinin yer aldığı 25’inci dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görev yapan erkek milletvekili sayısı ise 452.

80 yılda ve 25 dönemde Ankara’ya gönderdiğimiz toplam kadın parlamenter sayısı sadece son dönemde seçilen erkek milletvekili sayısından az!  Dahasını söylemeye gerek var mı?

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Murat Yeşildere
[email protected]

Başarısızlığın tarifi zor keyfi

Aklınıza gelen en yetenekli basketbol oyuncusu kim? Sanırım Michael Jordan, hepimizin  listesinde üst sıralarda yer alır. Efsane basketbolcunun 2 ve 3 sayılık alanlardan serbest atış  yüzdesi yüzde 48’miş. Yani her 2 atıştan birisini, hatta fazlasını kaçırıyormuş.

Amerika Birleşik Devletleri’nde pazara çıkartılan teknoloji ürünlerinin yüzde 69’u başarısız oluyor. Yine Amerika’da start-up şirketlerin yüzde 70’i ilk bir yıl içinde başarısız oluyor.

Risk sermayedarlarının desteklediği start-up yatırımların başarısızlık oranı ise yüzde 75. ABD’de pazara çıkan yeni ürünlerin yüzde 95’i başarısız olup pazardan siliniyor.

Patent başvurusu yapılan buluş ve yeniliklerin ise yüzde 99’u başarısız oluyor.

Yukarıdaki verilere baktığımda, başarısızlığın, hepimizin hayatında yerçekimi gibi doğal ve bizi ‘aşağı’ çektiği sonucunu çıkartmak pek de zor değil...

 

ADIM ATMAKTAN KORKMAYIN

Aslında yukarıdaki resmin daha da korkutucu tarafı, başarısızlıklardan ders almayı ‘marifet sayan’ beynimizin de gerek kendi yaşadıklarının etkisi, gerekse de başkalarının başarısızlıklarından duyduğu endişe ve korku nedeniyle, sıklıkla adım atmamıza engel olması…

Yani başarısızlıklar ‘elimizi korkak olmaya’ alıştırıyor.

Peki, önce kendi beynimizi, sonra da çevremizi nasıl ikna edip denemeye devam etmeyi başarabiliriz?

Sanırım denemeye devam etmenin ilk ve en önemli adımı, kendi başarısızlıklarımızla yüzleşebilmek. Başarısızlığın olgunlaşma ve gelişime yönelik bir yol olduğunu kavrayabilmek ilk adım. Ama ikinci ve daha zor olan adım ise başarısızlıkları sadece gece yattığında veya ayna karşısında hatırlamak değil, ekibinizle ve proje takımınızla da paylaşabilmeyi başarabilmek. Zira bu yüzleşebilmeyi başarabilirsek, etrafımızdaki insanların da hata yapma lüksleri olduğunu hatırlatabilmeyi becereceğiz.

 

BAŞARISIZLIĞI KUTLAMA BAŞARISINI GÖSTERİN

Başarısızlıkla yüzleşmenin de safhaları, biçimleri de var. Benim size önereceğim ‘yüzleşme’ köklü bir kabullenmeyi içeriyor. Yani taslaklarla çalışıp ufak tefek kelimeleri değiştirmeyi değil de, bir bilim insanının, her deneyinde yaptığı ya da yapmayı göze aldığı gibi çalışmanın tamamını çöpe atabilmeyi göze aldığınız zaman, gerçekten başarısızlıklarımız ile kendimiz ile yüzleşebiliyor olacağız.

Hyatt Hotels CEO’su Mark Hoplamazian, “Benim için 1.0 versiyonu değil, 0.5 versiyonu daha değerlidir. Çünkü, 0.5 versiyonu ile lanse edebileceğiniz bilgi ve belgeye sahipseniz, 1.0 versiyonunu beklemeyin. Hemen şansınızı deneyin ve eski versiyonu çöpe atın” diyor. Başarısızlık yolculuğunun son istasyonu ise başarısızlıkları da kutlama başarısını hatta cüretini gösterebilmek…

Roche ilaç şirketinin CEO’su Ar-Ge departmanının başarısız her ilaç denemesini, şampanyalı öğlen yemekleri ile kutluyor ve başarısızlığı denemenin kötü bir şey olmadığını Ar-Ge bölümünde görev yapan çalışanlara göstermediği müddetçe, yeni şeyler denemekten korkabileceklerini düşünüyor.

 

YENİ YIL İÇİN YAPILAN PLANLARIN YÜZDE 88’İ BAŞARISIZ OLUYOR

Siz bu satırları okuduğunuzda muhtemelen yeni yıla günler kalmış olacak. Hepimiz için yeni dönem için planlar yapmak ve kendimize sözler verme zamanı…

Moralinizi bozmak istemem ama yapılan araştırmalar gösteriyor ki, yeni yıl için yapılan o meşhur planların yüzde 88’i de başarısız oluyor. Yani kilo vereceğim, çok gezeceğim, az çalışacağım, kitap okuyacağım, TV izlemeyeceğim diyen her 10 kişiden 9’u fazla uzatmadan ‘pes’ ediyor.

 

ERKEN YENİ YIL HEDİYESİ...

Size erken bir yeni yıl hediyesi vereyim.

Danışmanın hediyesi akıl olur, tavsiye olur, kitap olur. Tavsiyem şudur ki, yeni yıl için planlar yapmak, büyük kararlar almak istiyorsanız, bu yola yalnız başınıza girmeyin.

Bir sevdiğinizi, arkadaşınızı da yanınıza alın ve hedefinize ortak edin. Bu sayede başarı oranınız artacaktır. Hazır yeri gelmişken, kitap tavsiyem de, konumuzun anlam ve önemine ithaf ederek, akademisyen John Danner ve Mark Coopersmith’in yazdığı ‘The Other F Word’…

Yanlış anlamayın ‘F Word’, ‘failure’ yani ‘başarısızlık’tan geliyor. Keyifli okumalar…

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Murat Yeşildere
[email protected]

Yeni yılın gündemini, eski yılın öncelikleri belirleyecek

Listenin başında, Avrupa’nın gündemine giren ‘mülteci krizi’ yer almış. Financial Times 2015 yılında Avrupa sınırlarına giren mülteci sayısının bir milyonu aştığından dem vuruyor. Gazete analizini o yönde derinleştirmemiş olsa da, Türkiye’de konuşlanmış mülteci sayısının 2 milyonu aştığı düşünüldüğünde, konunun bizim coğrafyamız için önemi daha da büyük. Son dönemde kapalı kapılar ardında ne anlaşmalar yapıldı bilemiyoruz ama dünya ortalamalarında ülkesini terkeden mültecilerin geri dönme süresinin 10 yılın altında olmadığını hatırlayarak geleceği planlamamız şart. Yani daha işin başındayız…

Financial Times’ın gündeme taşıdığı ikinci olay ise kimsenin beklemediği bir anda ve beklemediği bir yerde patlayan Volkswagen krizi olmuş. VW geçen yıl içinde 11 milyon aracı geri çağırsa da, dünyayı asıl sarsan ne geri çağrılan araçlar ne de 2016’da sadece bu iş için harcanacak milyarlarca Euro para… Bence dünyayı yerinden oynatan Alman teknolojisinin liderinin yarattığı güven bunalımı… Bir Alman otomotiv şirketine de güvenemeyeceksek, kime güveneceğiz artık? Değil mi?

Listede üçüncü sırada ise dünyanın hâlâ anlamakta güçlük çektiği, isim veremediği IŞİD var. Financial Times konuya daha ziyade ekonomik açıdan yaklaşmış; IŞİD’in günlük olarak üretimini kontrol ettiği petrolün 40 bin varile ulaştığının altı çizilirken, petrol üretiminin yanı sıra diğer kanun dışı aktiviteler de eklendiğinde günde 1.5 milyon dolarlık bir ekonomik büyüklüğe hükmeden bir organizasyon gündeme bir kez daha taşınıyor. Bu tartışmaya benim katkım da konunun kompleksitesini gözler önüne sermek açısından olsun; IŞİD’e karşı oluşan koalisyonun parçası olan ülke sayısı 60’ın üzerinde iken, IŞİD bünyesinde yer alanlar 90’ın üzerinde ülkeden geliyorlar. Yani konuyu sadece bölgesel bir problem olarak ele alıp çözmeye çalışmak ‘sanki' o kadar da kolay değil.

Financial Times listesinde yer alan bir başka olgu ise ne 2015’e, ne 2016’ya, ne de gelecek yıllara has… Konumuz Çin! Geçen sene 1990’dan bu yana en düşük büyüme oranı yüzde 7 ile dünyayı yavaşlattığı iddia edilen süper güç, Çin; satın alma gücüne göre yapılan hesaplamalarda ABD’nin yerine geçen, dünyanın en büyük ekonomisi olan Çin. Yavaşlamasına bakmayın, dünyadaki krizlerden, sıkıntıdan beslenen en önemli ekonomi de Çin… Afrika’nın kaynak sıkıntısına çare olan, Rusya’ya karşı ambargoyu delen, hatta son yıllarda Türkiye’ye de ‘çaktırmadan’ kaynak getiren Çin. Ne karşılığında mı? Ne olursa, toprak, şirket, imtiyaz hakları, adını siz koyun. Bu arada adını koyarken, ABD borçlanma kağıtlarının en büyük sahibi olarak, elektrik prizini de elinde tuttuğunu unutmayın!

Ha arttı, ha artacaktı derken, ABD’de FED faizleri de kendine yer bulmuş listede. Uzun zamandır beklenen faiz artışı, FED’in Aralık 2015 toplantısında gerçekleşse de, kimse tatmin olmadı; daha gelecek var başımıza yani… İşin daha korkutucu yanı ise birkaç ay önce Londra’da konuştuğum Türk bankacılar, “Türkiye için olacak en iyi şey, ABD’de FED faizlerinin artmamasıdır” diyerek, ekonomik geleceğimizde bizim kontrol alanımızın ne kadar daraldığını da gösteriyordu.

Böyle bir liste ‘enerjisiz ’olmazdı tabii. Ham petrol fiyatlarının varil başına 40 doların altına inmesi, bazı coğrafyalarda petrol çıkartmanın ekonomik mümkünlüğünü ortadan kaldırırken, bazı coğrafyalarda ise varil petrol fiyatı, su fiyatının da altında kalıyor. Ülke olarak kısa vadede enerji ithalatı yapan bir ülke olarak, bu durumdan menfaat elde etsek de, dünyadaki ekonomik gelişmenin etkilediği ya da etkilendiği petrol fiyatlarından bahsederken, Türkiye’nin ihracatına olumsuz etkilerini de öngörmemek mümkün değil. Listede birkaç başlık daha olsa da, yerimiz dar! Gelen yılın, giden yıldan daha iyi olmasını diliyorum. Bakalım ‘kahramanlarımızı’ ve bizi yeni yılda neler bekliyor? Yolumuz açık olsun!

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Murat Yeşildere
[email protected]

Mustafa Koç’un ardından…

Mustafa Koç’un ölümünün ardından kamuoyuna yerli yersiz, doğru yanlış birçok haber yansıdı. Sabah sporu sırasında gelen ani kalp krizinin özellikle sağlığı ve kilosu ile ilgili yorumları öne çıkardığını hep birlikte gördük. Bilgi kirliliğinin içinde, bu acı kaybın ardından, yorum yapmak arzum ve haddim değil. Ben daha ziyade durumdan hepimize bir ders veya ‘vazife’ çıkartabilir miyiz diye bakıyorum.

 

EN YANLIŞ ÖNGÖRÜ: “BU BANA OLMAZ”

Yapılan araştırmalar gösteriyor ki; aşırı kilo, içki, sigara ve hareketsizlik problemi olan bireylere durumları ifade edilip, doktorları tarafından ‘kötü alışkanlıklarından kurtulmaları gerektiği’ söylendiğinde beklenmeyen tepkiler verebiliyorlar. Aslında uluslararası araştırmalara göre yukarıdaki geri bildirimi alan her yedi bireyden, sadece biri tavsiye edildiği gibi beslenme alışkanlıklarını değiştiriyor, alkol veya sigara alışkanlığından kurtulmak için çaba gösteriyor ya da daha fazla sporu ve hareketi hayatına sokuyor. Sizinle aksini paylaşmayı çok istesem de, maalesef ben de çoğunluk arasındayım. Yani yedi kişilik grubun, altı kişilik büyük grubundayım. Örneği daha da çarpıcı ve daha da gerçekçi hale getirelim. Hayatının sonuna kadar her gün bir hap almanın hayatını uzatacağı tavsiyesi alan bireylerin yarısından fazlasının, yaklaşık yüzde 56’sının yine günlük hap kullanmaktan imtina ettiği sonucu araştırmalara yansımış. Her iki örnek için de sebepleri araştırabiliriz. Sıklıkla kısa vadede alınan zevk ve keyfin, uzun vadede elde edilecek faydaya baskın geldiğini düşünenlerdenim. Bu sebeple de seçim için karar anı geldiğinde, sıklıkla kısa vadeli faydayı, keyfi tercih ediyorum, görünen o ki, ediyoruz. Ancak son zamanlarda, bu reflex veya eğilimin yanında bir başka ‘büyük’ bir varsayımım daha var. O da bana göre insanoğlunun sahip olduğu en yanlış öngörü veya tespiti içeren bir cümle…“Bu bana olmaz.”

 

HEPİMİZ FARKLI OLDUĞUMUZA İNANMAK İSTİYORUZ

Her an, her saat, her gün kaç kere birbirimize ama daha çok da kendi kendimize söylüyoruz bu cümleyi: “Bu bana olmaz.”  Peki ama niye? Çünkü ben daha akıllıyım, ben daha çalışkanım, ben daha kararlıyım, falan filan… Ama sanırım en önemlisi ‘ben farklıyım’... Hepimiz farklı olduğumuza inanıyoruz veya inanmak istiyoruz. Sonuç olarak, “Bu benim başıma gelmez, ben kendimi kurtarırım” yanılgısının arkasında bir yerlere saklanıyoruz. Ama maalesef kaçamıyoruz. Nasıl Mustafa Koç kaçamadıysa, hepimiz bu yanılgının arkasında, vaktimiz geldiğinde görülüp, sobeleneceğiz. Ben buraya nereden geldim, niye bu yazıyı yazdım, diye düşünürken farkettim ki, aslında kendi korkularımı, endişelerimi, zayıflıklarımı kağıda dökmüşüm. Zayıflıklarımla yüzleşebilmeyi başardığım için sevindim. Son söz olarak, tekrar etmekte fayda var; bu bana da olur, size de olur. Odadaki en akıllı insan siz değilsiniz. Eğer ısrarla öyle olduğunuza inanıyorsanız, naçizane tavsiyem, ilk fırsatta oda değiştirin; zira kendinizi sorgulayamıyorsunuz, zorlayamıyorsunuz, geliştiremiyorsunuz…..

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Murat Yeşildere
[email protected]

Paran mı var, derdin var!

. Örneğin bir an için Google’ı ele alalım… Teknoloji devi geçen yıl içinde Alphabet adlı bir holding şirketin yaratmıştı. Alphabet’in yaklaşık pazar değeri 500 milyar dolar; ama sıkı durun… Bu değerin yaklaşık 80 milyar doları bankalarda Google veya Alphabet hesaplarında yatıyor; tekrar ediyorum, sadece yüzde 2 getiri sağlayarak... Peki, Google elindeki bu kadar nakitle ne yapabilir diye şöyle bir etrafa bakan uzmanlar bakın neler bulmuşlar… Google elindeki nakitle Goldman Sachs’ı, ya da American Express’i, hatta biraz zorlasa Master Card’ı satın alabilecek durumda. “Tabi bunlar eski ekonomi, yeni ekonomik sistem ile karşılaştırılmaz” diyenleri görür gibiyim. Aynı para ile Google eBay’i, ya da perakende zinciri Costco’yu, ya da daha ‘entelektüel’ bir yaklaşımla Amazon’un dörtte birini de alıp, bir kenara atabilir. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim; Google tek başına, son birkaç yıl içinde, ortalamada her hafta yeni bir şirket satın alıyor! Yani cepte veya kasada kalan nakit, bu kadar satın almanın ardından kumbarada hala kalanlar...

 

NAKİT PARANIN ÜZERİNE OTURMAK HER ZAMAN MATAH BİR ŞEY DEĞİL

 

Örneklerin sayısı hiç de az değil; konuyu inceleyen NPR Dergisi yazarı Adam Davidson, farklı bir analiz daha yapmış. Buna göre yeni ekonominin ikon şirketlerinden Apple, Pazar değerinin üçte birini nakit olarak elde tutarken, otomotiv devi ve eski ekonominin temsilcisi General Motors ise pazar değerinin yarısını nakit olarak elde tutuyor. Sakın nakit paranın üzerinde oturmanın her zaman matah bir şey olduğunu düşünmeyin. En azından bu teori her şirket için ve her sektör için geçerli değil. Örneğin, ABD’de medya ve uçak sektöründe bilançoda duran nakit değerlerin yaklaşık yüzde 40’ı pazar değerine dahil ediliyor. Başta kömür olmak üzere madencilik sektöründe ise nakit kaynakların pazar değerlemesine negatif etki ettiği gözüküyor. Ancak teknoloji sektöründe ise bilançodaki her 1 doların pazar değerine 2 dolar olarak, ilaç sektöründe ise 1.5 dolar olarak eklendiği hesaplanıyor.

 

YÜZEN, GEZEN PARANIN YILLIK FAİZ GELİRİ 20 MİLYAR DOLARA YAKLAŞIYOR

 

Bir de kendi küçük dünyamızdan konuyu yorumlamaya çalışalım. Nakit para ihtiyacını körükleyecek olan güdü veya motivasyon nedir? Paranızı neden yastık altında, cari hesapta ya da her an nakde çevrilebilir ama reel getirisi negatif olan finansal enstrümanlarda tutarsınız? Bu sorunun ‘küçük’ dünyamızda birkaç cevabı olabilir. Bunlardan birincisi, ne zaman olacağını bilemediğiniz ancak yakın takip ettiğiniz bir satın alma veya yatırım ihtimaliniz varsa, nakit tutma motivasyonunuz artacaktır. Aslında nakdin üzerinden tutan Amerika şirketlerinin birçoğu da bu mazaretin arkasına saklanıyorlar. Olası satın alma fırsatları için nakit paraya ihtiyaç duyduklarını

iddia ediyorlar. Hatırlatalım; sadece Amerikan şirketlerinin sahip olduğu bu yüzen,gezen paranın, o benim beğenmediğim yıllık faiz geliri 20 milyar dolara yaklaşıyor. Yani Türkiye’ye son yıllarda giren ortalama yıllık sabit sermaye yatırımının iki katına yakın. Düşünün, Amerikan şirketleri eğer Türkiye’ye biraz daha ilgi duysa, yatırım yapma heyecanı ile yıllık faizin tamamını değil, yarısını birkaç sene feda edebilse, Türkiye’ye girecek yabancı sermaye iki katına çıkacak. Gerisini siz düşünün!

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Murat Yeşildere
[email protected]

Kuyruğu dik tutma zamanı!

 

Bu yılın ilk yazısında Financial Times gazetesinin 2016 için gündem öngörüleri kapsamında bir ufuk turu yapmıştık. Gazetenin hazırladığı listenin tepesinde mülteciler yer alıyordu. Aradan geçen üç aylık dönemde hem Avrupa hem de Türkiye gündemini mülteci konusu fazlasıyla işgal etti. Özellikle de geçen ay içinde Avrupa Birliği ile Türkiye arasında derinleşen 'pazarlıklar' konuyu çoğumuzun matematiğini anlamadığı bir denge noktasına oturttu.

 

KUŞ VE DOMUZ GRİBİYLE YARATILAN PANİK DALGASI TERÖR İLE ZİRVE YAPTI

 

Mülteci konusunun tetiklediği gündem maddelerinin bir diğeri ise, gene Financial Times gazetesinin de öngördüğü şekilde, artık küresel bir olgu haline gelen IŞİD ve yarattığı yıkıcı terör dalgası oldu. Mart ayı içinde önce İstanbul’u, sonrasında ise Brüksel’i vuran terör saldırıları artık hiçbir zaman, hiçbir coğrafyada 'dokunulmaz' olamayacağımızı bize kanıtladı. Daha da korkutucu olanı ise Ankara ve İstanbul’da yaşanan terör saldırılarının ardından hepimizin gündemini meşgul eden 'söylenti' dalgasının sadece gündemi değil, zihinlerimizi ve kalplerimizi de felç edecek yoğunluğa ulaşması idi. Bir dönem deprem, sonrasında kuş veya domuz gribi salgınlarının yarattığı kamuoyundaki panik dalgası, bu kez terör endişesi ile zirve yaptı.

 

KORKU DALGASI TURİZM SEKTÖRÜNÜ ÖNEMLİ ÖLÇÜDE ETKİLEYECEK

 

Rusya ile yaşadığımız uçak krizi ile tetiklenen, terör ve güvenlik endişesi ile iyice sarpa saran korku dalgasının turizm sektörüne getireceği yıllık yükün, sadece doğrudan gelir kaybı olarak on milyar doları aşacağı tahmin ediliyor. Konunun maddi boyutu dolaylı etkilerle daha da büyüyecek, ama beni korkutan kısa dönemde ekonomiye

yansıyacak olumsuz yük değil, ben oluşan ve giderek güçlenen algıdan daha çok endişe ediyorum. Brüksel’de yaşanan terör saldırılarının ardından kendi firmamda dahi yaşanan mesaj trafiğinde, Brüksel ile Paris, New York, Madrid veya Londra’da yaşanan saldırılar ilişkilendiriliyordu; maalesef, Brüksel’den sadece 4 gün önce büyük bir bombalı saldırıya kurban olan İstanbul’un adı listede yer almıyordu. Biraz düşündüm, acaba niye diye. Varabildiğim sonuç ise beni sadece daha çok korkutmadı, ziyadesi ile de üzdü. Zira artık dünya Türkiye’de, ya da İstanbul’da yaşanan şiddeti, terörü 'doğal' algılar hale geldi.

 

TÜRKİYE'DEKİ GÜVEN SORUNU ARTIK ADLİ VAKA OLARAK GÖRÜLMEYE BAŞLIYOR

 

Türkiye’deki güven ve terör sorunu, olağanüstü bir durum değil, adli vaka olarak görülmeye başlanıyor. Bunun sonucunda ise artık Türkiye ile terörün yan yana aynı cümlede yer alması 'haber' olmaktan çıkmaya başladı. İşin daha da korkutucu tarafı ise, ne kadar '#alismayacagiz' desek de, bizler de bu algının bir parçası olmaktan kendimizi kurtaramıyoruz.

 

POTANSİYEL YATIRIMCILAR TÜRKİYE'YE GELMEKTEN ÇEKİNİYOR

 

Yolların, alışveriş merkezlerinin, restoranların her geçen gün daha da boşalması aslında terörün artık kaçınılmaz hale gelen bir sonucu; ancak daha da endişe verici olanı iş hayatının giderek 'tenhalaşması'. Birçok potansiyel yatırımcı Türkiye’ye gelmekten çekiniyor; Türkiye’de faaliyeti olan birçok yabancı firma yöneticisi ise, genel merkezlerinden Ankara’nın doğusuna seyahat etmemeleri konusunda uyarılar almaya devam ediyor. Bu çevresel şartlar içinde ise 'iş yapmaya' ve bununla beraber 'dev bir ekonomiyi' döndürmeye çalışıyoruz. Bu şartlar altında dahi, hayatın devam ettiğini unutmadan yolumuza devam etme kararlılığını gösterebilmemiz gerekiyor.

 

AYDINLIK GÜNLER UZAK DEĞİL

 Duayen yazar Çetin Altan’ın önemle söylediği gibi: "Enseyi karartmayalım”... Ya da tecrübeli iş insanı İshak Alaton’un dile getirdiği gibi: "Kuyruğu dik tutalım”...

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Murat Yeşildere
[email protected]

Paylaşımcı ekonominin önlenemeyen yükselişi

Paylaşımcı ekonomik modelin gözde simgelerinden birisi Uber. Çok uzak değil, yaklaşık altı yıl önce San Francisco’da Travis Kalanick ve Garrett Camp tarafından yaratılan ve geliştirilen Uber uygulaması, ulaştırma sektörüne yeni bir sayfa açma vizyonu ile yola çıktı. Uber’in kurucuları, kendilerine San Francisco şehrinin taksi pazarını hedef alarak yola çıkmışlar; o dönemde 250 milyon dolar ciroya sahip pazardan, mütevazi bir eforla yüzde 10, daha agresiv bir hedefle yüzde 20  pay alabileceklerini, yani ilk yıl yaklaşık 50 milyon dolarlık bir ciroya ulaşabileceklerini öngörmüşler. Hatta ilk risk sermayesi girişini de bu rakamlar üzerinden değerleme ile sağlamışlar. Sonuç ne mi olmuş ? İlk yılında Uber 1.3 milyar dolar ciro yapmış. Uber’in kalitesini, kullanım ve ödeme kolaylığını, araç ve sürücü kalitesini gören ve taksi kullanmayanlar da Uber’i kullanmış; sonuç olarak Uber kendisine yepyeni bir hedef pazar oluşturmuş.  'Yıkıcı inovasyon' için bundan daha güzel bir örnek olabilir mi? İlk risk sermayesi girişinde Uber’e 25 bin dolar yatırım yapanların şu anda ellerindeki hissenin değeri 500 milyon dolara yaklaşmış durumda; 10 yıllardan bahsetmiyorum; sadece beş, bilemedin altı yıllık bir yatırımın geri dönüşünden bahsediyorum. Yaklaşık 50 milyon dolarlık ciro hedefi ile kurulan Uber, bugün kurucularının dahi hayallerinin ötesinde bir büyüklüğe ulaşmış durumda. 2012 yılında uluslararası pazara açılan Uber, bugün 400’ün üzerinde şehirde, 60’ın üzerinde ülkede kullanılıyor; pazar değeri ise sıkı durun, 60 milyar doları geçti. Unutmadan bu başarıyı sağlayan Uber’in kendi rekabetini de yarattığını ve irili ufaklı birçok benzer veya kopyasının çıktığını da ekleyelim. 

 

Paylaşımcı ekonomide Küresel ciro, 335 milyar dolara ulaşabilir

Uber’in etklileyici hikayesi ve 'konaklama' alanındaki ikizi Airbnb modelinin benzer başarısı, uzmanların 2025 yılında paylaşımcı ekonomik modellerin küresel cirosunun 335 milyar dolara ulaşabileceği tahminine yol açıyor. Bu bağlamda ulaşım alanında (BlaBlaCar, Didi Kualdi, Lyft, YandexTaxi), konaklama veya oda paylaşımında (Airbnb, Coachsurfing, onefinestay, 9flats) birçok uygulama kullanılırken McKinsey&Co danışmanlık firmasına göre ofis, mağaza (We Are Pop Up), hatta yemek (Meal Sharing, EatWith, Travelling Spoon), enerji (Yeloha) ve kıyafet (Yerdie) konularında da paylaşım modelleri başarı ile kurgulanıyor. Yukarıda Uber’in hikayesini irdeledim ama 200’e yakın ülkede faaliyette olan Airbnb de yaklaşık 20 milyar dolarlık pazar değerine ulaşmış durumda. Çin’in Uber benzeri hizmeti Didi Kualdi de yatırımcıların yoğun teveccühü ile karşılaşmış. Örnekleri artırabiliriz; ancak hiçbirşey 'çöpsüz üzüm' değil. Belçika, Almanya, İtalya ve Hollanda mahkemelerinde Uber aleyhine açılmış onlarca dava devam ediyor. Geçen sene Airbnb’den kiraladığı bir dairede ölen geçici kiracının ya da 'paylaşımcının' hukuk sisteminde nereye oturtulacağı hâlâ tanımlanamadı. Kaliforniya’daki bir mahkeme Uber aleyhine 7.3 milyon dolarlık bir ceza kararı verirken, Güney Kore ve geçici olarak da Hindistan, Uber kullanımını yasakladı. Taksi şoförlerinin dünyanın değişik yerlerinde Uber aleyhine protesto gösterileri düzenlemesi ise cabası. Yeni 'paylaşımcı ekonomik modelin' temsilcisi olan oyuncular beşeri kaynaklarını ise kanıtlanmış adreslerde bulmayı tercih ediyor. Örneğin Airbnb, dünyanın en büyük özel sermaye fonlarından Blackstone’un CFO’sunu transfer ederken Uber ise Google’dan üst düzey yöneticileri bünyesine dahil etti. Hatta, Uber ABD Başkanı Obama’nın 2008 seçim kampanyasını yürüten iletişimciyi üst düzey danışman olarak işe almış. Bu üst düzey ve kritik atamanın ardında kamuoyunda güven ve kredibilite yaratma çabaları olduğunu öngörmek çok da yanlış olmayacak. Paylaşımcı ekonomik modellerinin popülariterinin ardından 'yıkıcı inovasyon' olduğu kadar, gündeme getirdikleri verimlilik ve ekonomik refaha katkılarının da altını çizmek gerekiyor.

 

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Murat Yeşildere
[email protected]

Mülteci sorunu ve Brexıt

Türkiye’de yaşanan başbakan ve bakanlar kurulu değişimi süregelen mülteci sorununu bir adım bile geriletmedi. Bu bağlamda Avrupa Birliği ile vize serbestisi için yürütülen pazarlıklar kapsamında, uzun bir ‘to-do’ listesi karşılığında AB sınırları içinde vizesiz dolaşım imkanını yakalama umudumuz da, bu yazıyı hazırladığım sırada hâlâ devam ediyordu. Uzun listenin tepesinde ise sayılarının üç milyona yaklaştığı iddia edilen Türkiye içindeki mültecilerin farklı yollardan AB ülkelerine transferinin engellenebilmesi yer alıyor.

 

İNGİLTERE’DE SON 12 AY İÇİNDE İSTİHDAMA KATILAN 10 KİŞİDEN 8’İNİN İNGİLTERE DIŞINDA DOĞDUĞU DİKKAT ÇEKİYOR

Kıtanın diğer ucunda ise İngiltere Brexit’i ve yaklaşan referandumu derinlemesine tartışıyor. Her ne kadar kıdemli kanaat önderleri, Brexit oylamasında AB bünyesinde kalabilmek için İngiliz vatandaşlarını motive etmeye çalışsa da, geçen hafta adada basına yansıyan rakamlar, başta Başbakan David Cameron olmak üzere Brexit’in tam karşısında duran yöneticilerin hayatını zorlaştırdı. Buna göre yapılan ve açıklanan son araştırmalar gösteriyor ki, İngiltere’de ‘kanuni yollardan’ istihdam edilen, yani iş gücüne katılan Avrupa Birliği vatandaşlarının sayısı 2.1 milyonu aşmış. Aynı rakamlara göre, iş gücündeki AB vatandaşlarının oranı 10 sene önce yüzde 2.6 iken, bugün bu oran yüzde 6.8’e yükselmiş. Daha da çarpıcı olanı ise son 12 ay içinde istihdama katılan her 10 kişiden 8’inin İngiltere dışında doğmuş bireyler arasından gelmesi.Yaklaşık altı ay önce Londra’da bindiğim taksinin şoförü, “Ekmeğimi böldüm de” yedim diyordu da, Avrupa’nın her yerinde gelen mültecilere, göçmenler ile “Ekmeğimi paylaşmam” diye haykırıyordu. Avrupa Birliği ve serbest dolaşım ardından şaka ile karışık gündeme düşen ‘Polonyalı musluk tamircileri’nden daha büyük bir problemin İngiltere’nin gündeminde olduğu toplumun her seviyesindekiler tarafından dile getiriliyordu. İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkma yönünde oy kullanması, kuşkusuz birliğin temellerini çatırdatacağına hiç şüphe yok; ancak bu sonuca hazırlıklı olmak için de birçok sebep ve gösterge var.

 

İNGİLTERE’NİN AB İÇİNDE KALIP KALMAYACAĞI YAKLAŞIK 1 AY İÇİNDE NETLEŞECEK

İngiltere örneğinde karşılaşılan durum aslında Avrupa Birliği çatısı altındaki her ülkenin mülteci sorununa neden bu kadar hassas yaklaştığının da önemli bir göstergesi. Belki de bu sebeplerle, Türk vatandaşlarını vize serbestisi de getirecek uygulamalar dahil birçok imtiyazı AB liderliği tartışmaya açabiliyor. Avrupa Birliği’nin bu keskin ama net duruşuna rağmen Türkiye olarak biz altını imzaladığımız yükümlülükler ile üç milyona yaklaşan mülteciyi ülkemizde tutmak konusunda tereddüt dahi etmiyoruz. Herhalde biz Avrupa Birliği’nin görmediği önemli bir ‘fırsatı’ görüyoruz, ki gözümüzü kırpmadan eldeki mültecileri korumakla kalmayıp, belli mütekabiliyet kuralları neticesinde daha önce AB’ne geçmiş mültecileri de geri almayı taahhüt edebiliyoruz. İngiltere’nin yaklaşık bir ay içinde AB içinde kalıp kalmayacağı netleşecektir. Ama merak ediyorum, eğer İngiltere AB’den çıkma kararı alırsa, ülke içindeki iki milyondan fazla AB vatandaşını sınır dışı etmek ya da regüle etmek, ya da iş kontratlarını sona erdirmek zorunda kalacak mı?

 

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Murat Yeşildere
[email protected]

Bir oyundan fazlası

Bu satırları yazdığım sırada, tarihte ilk kez bir ülkenin (Fransa) üçüncü kez ev sahipliği yaptığı Avrupa Futbol Şampiyonası’nda grup eleme süreci henüz tamamlanmamış durumda. Siz bu satırları okuduğunuzda muhtemelen çeyrek finaller, ya da yarı finallere ulaşılmış olacak; büyük final ise 11 Temmuz’da gerçekleşecek.

Konu futbol olunca artık, ‘güzel oyunu’ değil de, daha ziyade futbolun ekonomisini ve endüstriyel futbolu konuşuyoruz. Sponsorlar, forma reklamları, medya yayın ve isim hakları, transfer paralarını dilimize pelesenk oluyor; eh işin gerçeği ‘zenginin parası züğürdün çenesini yoruyor’. Gerçi böyle diyoruz ama turnuvaya katılan takımlar arasında en yüksek ücret alan teknik direktörlerden birisi Türkiye Futbol Direktörü Fatih Terim; benzer şekilde turnuvaya katılma primi, uzak ara en yüksek olan ülkelerden birisi de Türkiye. Futbol endüstrisinin temel oyuncusu olan futbol federasyonunun kurumsal yönetim modelini ve anlayışını sorgulamamız, Fatih Terim’i ya da futbolcuları eleştirmemizden daha anlamlı; teknik heyet ve futbolcuları aldıkları ücret veya ikramiye ile değil, performans ve katkıları ile değerlendirmek, ya da onların kendi ‘öz muhakemelerini’ yapmaları daha doğru olabilir. 

Bu bağlamda, Türkiye Futbol Federasyonu’nun yıllık bütçesinin 200 milyon Euro’ya ulaştığını medyadan hep birlikte öğrendik. 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda, ilk maçımızda bizi yenen Hırvatistan’ın futbol federasyonunun yıllık bütçesi ise sadece 20 milyon Euro’ymuş. O kadar doları, Euro’yu, hatta Türk Lirası’nı fiziksel olarak yan yana görmeyen için ‘ahkam kesmek’ kolay tabii. Avrupa’da futbol denildiğinde ilk akla gelen birkaç kulüpten, hatta markadan birisi olan Barselona’nın yıllık bütçesi 600 milyon Euro’nun üzerinde, yani Türkiye Futbol Federasyonu’nun bütçesinin üç katından da fazla; kulübün toplam pazarlama gelirleri ise 225 milyon Euro’ya ulaşmış. Yani toplam gelirlerin yaklaşık olarak yüzde 37’sine karşılık geliyor. Uzun bir süre formasına sponsor dahi almayarak milliyetçi ‘Katalan duruşunu’ gösteren Barselona, sonrasında UNICEF’in forma reklamlarını bedelsiz olarak, hatta bedel ödeyerek taşıdıktan sonra, ticari kaygılara karşı koyamadı ve rekabetçi bir yol izlemeye başladı. Geçtiğimiz yıllar içinde Türk Hava Yolları’nı da destekçileri arasına alan kulüp, bu sene biten anlaşması ile Katar Havayolları’ndan yılda 25 milyon Sterlin (30 milyon Euro’nun üzerinde) gelir elde etti. Aynı anlaşmanın gene astronomik bedellerle yenilenmesi beklenirken, Türk markaları Beko, Lassa ve Brisa da Barselona’nun destekçileri arasında. Ancak asıl büyük bombayı Barselona, Avrupa Şampiyonası öncesinde imzaladığı sponsorluk anlaşması ile patlattı. Kulüp, 2018 yılında hayata geçecek anlaşma ile destekçisi olan spor markası Nike ile ‘iman tazeledi’ ve yılda 150 milyon Euro’nun üzerinde gelir elde etmeyi garantiledi. Anlaşmanın yürürlüğe gireceği 2018 yılına kadar ise Barselona Nike’dan yılda ‘sadece’ 60 milyon Euro almaya devam edecek. 2018 yılında anlaşma hayata geçtiğinde, tarihin en büyük forma sponsorluk anlaşması olacak ve halen Manchester United’ın Adidas ile olan 75 milyon Sterlin’lik (yaklaşık 100 milyon Euro) anlaşmasının da önüne geçecek. Bu bağlamda Barselona’nın ‘1 milyar Euro geliri olan ilk kulüp olma’ vizyonuna emin adımlarla ilerlediğini söylemek pek de yanlış olmayacak. 

2018’e kadar Avrupa futbol dünyasında sponsorluk anlaşmalarının kralı ise Manchester United. Halen Adidas ile devam eden 100 milyon Euro’luk anlaşmanın yanı sıra, Manchester United’ın otomotiv devi Chevrolet ile devam eden yaklaşık 60 milyon Euro’luk forma sponsorluk anlaşmasının da altını çizmemiz gerek. Bir diğer İngiliz futbol devi, Rus Oligark Abramoviç’in takımı, Chelsea ise Nike ile olan yıllık anlaşmasından 60 milyon Sterlin (yaklaşık 80 milyon Euro), lastik şirketi Yokohama ile olan forma reklamından ise 40 milyon Sterlin (53 milyon Euro) gelir elde ediyor. ßAncak sanılanın aksine, bu paralar karşılıksız değil. Kulüplerin bu rakamlara hak kazanabilmesi için belli performans kriterlerini de göstermeleri gerekiyor.

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Murat Yeşildere
[email protected]

Kazananlar ve kaybedenler

 

Harvard Üniversitesi’nin 2005 yılında Benjamin Friedman’ın “Ekonomik Gelişmenin Ahlaki Sonuçları” isimli eserini yayınlamasından bu yana 10 seneden fazla zaman geçti. Friedman, eserinde yaygın bir ekonomik gelişmenin beraberinde ahlaki gelişimin yanı sıra büyük fırsatlar, sosyal mobilite, adalet ve eşitliğe yönelik bağlılık ve demokrasi tutkusunu da getireceğini iddia ediyor. Yine aynı mantığı kullanarak Friedman, ekonomik kaybın artmasının, ahlaki kazançları da ortadan kaldıracağını öne sürüyor. Benjamin Friedman’ın eserini ve görüşlerini Tim Harford’un Financial Times Gazetesi’ndeki köşesinden öğrendim. ‘The Undercover Economist’ kitapları ile de tanınan Harford, Friedman’ın görüşlerini irdelerken, İngiltere’nin Brexit referandumunun sonuçlarına atıfta bulunuyordu. İlginç tespiti ise insanoğlunun ‘mutluluk tanımı’ etrafında gelişiyordu. Harford’a göre insanları mutlu eden iki unsur öne çıkıyordu… Ya eskiden olduklarından daha iyi imkanlara sahip olmak ya da çevrelerinden daha iyi olduklarına inanmak, bireyleri mutlu ediyor. Aslında Harford’un söylediklerini günlük hayatımızda her an etrafımızda görebiliyoruz. Gelişim en temel yaşam belirtisi… Bu yüzden de gelişim gösterememek bireyler için temel mutsuzluk kaynağı olabiliyor. Ama ne enteresandır ki, kendi yerinde sayarken, çevresindekilerin de ilerlememesi ya da hatta gerilemesi de bireyleri yani bizi mutlu etmeye yetiyor. Tim Harford daha da ileri giderek İngiltere’nin Brexit kararını yani Avrupa Birliği’nden ayrılmasını bu reflekse bağlantılandırmış. Avrupa pastasını büyütemeyen İngilizler, daha büyük bir dilim almanın mücadelesini vermeye başlamışlar. Kuşkusuz daha da düşündürücü olanı, Harford’un gelecekle ilgili tahmini… Zira ona göre ekonomik büyüme sağlayamayan birçok ülkenin kaderi BREXIT veya daha beteri olabilecek.

 

FARKLI PERSPEKTİFLER

 

Ekonomik gelişme ile ahlak arasındaki doğrudan ilişki sadece gelişen ülkelerde değil, gelişmekte olan ülkelerde de sonuca tesir ediyor. Bu saptama ile ilgili olarak farklı perspektif getirenler de olabiliyor. Örneğin, ekonomik gelişmenin büyüttüğü ekosistemin zaman zaman ahlaki çöküntüyü daha rahat saklayabildiğini iddia edenler olabiliyor. Ya da ekonomik daralmanın küçülen pastadaki sıkıntılı durumları daha net göstermesine imkân verdiğini iddia edenlerin sayısı hiç de az değil.

 

PEKİ YA TÜRKİYE?

 

Peki, Türkiye’deki durumu nasıl yorumlamak gerekiyor? İnancım, Türkiye’de ekonomik büyümenin ahlaki çöküntüye değil, demokrasiye duyulan istek, sadakat ve bağlılığı artırdığı yönünde. Bu sebeple de sanılanın aksine ekonomik gelişmenin demokrasiye ve demokratik haklara zararı değil, katkısı oluyor. Başka bir deyişle, son yıllarda olduğu gibi yaşanan ekonomik yavaşlamanın olumsuz etkileri arasına ahlaki çöküntüyü getirmesinin de eklenmesi gerekliliğine inanıyorum. Benzer çıkarımları ‘tersten’ giderek yapma imkânı da var tabii. Artan demokratikleşme, ekonomik gelişmenin hızlanmasında doğrudan katkı sağlıyor. Kazanan ise sadece birey değil, toplumun tamamı oluyor.

 

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Murat Yeşildere
[email protected]

'Rio Olimpiyat Oyunları'ndan çıkarılacak dersler var!

 

Geçtiğimiz ağustos ayının önemli satır başlarından biri, Brezilya’nın Rio şehrinde tamamlanan Olimpiyat Oyunları'ydı. Brezilya’da düzenlenen protestolar ve ekonomik zorluklara rağmen sergilenen ihtişamın yanı sıra yaklaşık bir ay boyunca süren rekabet ve mücadele seyre değecek görüntüler yarattı. Sanıyorum, modern olimpiyatların kurucusu Baron de Coubertin; sporu, mücadeleyi ve dostluğu hayal etmiştir ama çağımızda sporun içine giren stratejiyi, planlamayı, yatırım ve yetenek yönetimini öngörmemiştir. İşte bu mücadelenin sonucunda ABD madalya sıralamasında en tepede yer alsa da, Rio’nun asıl kazananı İngiltere oldu. 

 

 

İNGİLTERE EN YÜKSEK MADALYAYA RIO'DA ULAŞTI

 

Tam 40 senedir 11 olimpiyatta İngiltere'nin aldığı toplam madalya sayısına bakıldığında en yüksek madalyaya (67) Rio'da ulaştı. Altın madalya sayısı açısından ise kendi evlerinde, Londra'da yapılan 2012 olimpiyatlarının (29) ardından en yüksek ikinci sayıya (27) İngiltere gene Rio'da ulaştı. İngilizler, Atlanta 1996 (15) oyunlarından bu yana Sidney (28), Atina (30), Pekin (47) ve Londra (65)' nin ardından Rio'da alınan 67 madalya ile arka arkaya 5'inci kez madalya sayılarını artırarak, ulaşılması zor bir rekora da imza attı. Atlanta'da 1996'da yapılan Olimpiyat Oyunları'nda İngiltere sadece 1 altın madalya alarak Cezayir'in hemen arkasında toplam sıralamada 36'ncı sırada yer almıştı. Karşılaştırma kabul etmeyebilir ama aradan gecen 5 olimpiyatta Cezayir sadece 2 altın madalya kazanırken, İngiltere toplam 95 altın madalya aldı. Olimpiyatların başladığı 1896 yılından bu yana hiçbir ülke, ev sahipliğinin ardından dört yıl sonra madalya sayısını artırmayı başaramamıştı; İngiltere bunu da yaptı! Bir başka önemli başarı ise İngiltere'nin elde ettiği 67 madalyanın, 19 değişik spor dalında kazanılmış olması. Tam 20 yıl önce İngiltere’de Başbakan John Major'un kararı ile Ulusal Piyango idaresinin gelirlerinden olimpik sporlara kaynak ayrılması sağlanmıştı ve bu kararın meyveleri Rio'da çok net olarak alındı. Rio Olimpiyatları'na hazırlık için dört yılda sağlanan toplam kaynak miktarı 275 milyon sterline ulaşmıştı. İngiltere bu parayı yatıracağı alanları belirlerken, madalya potansiyeli olan spor dallarını onceliklendirdi. Örneğin; madalya potansiyeli daha az görülen 'Judo,' 'Badminton' ve 'okçuluk' gibi spor dallarına yapılan yatırım azaltıldı. Son sekiz yılda bin 400’e yakın sporcuya kaynak ayırılarak, yatırım yapıldı. Bu bağlamda Tokyo 2020 için çalışmalara başlanırken, Rio'da elde edilen madalyalardan ziyade potansiyeli olan sporcuların gelişimi ön plana alınacak. Yaklaşık 300 milyon Sterlinlik kaynak ile geçmiş rakamlara bakılarak Tokyo'da da en az 70 civarında madalya hedeflenecek.

 

Tabana yayılmış ve aşağıdan yukarıya yükselen bir spor ruhu

 

İngiltere'nin olimpiyat başarısının ardında sadece planlı eforlar degil, tabana yayılmış ve asağıdan yukarıya yükselen spor ruhu var. Örneğin; bisiklet sporunun yaygınlaşması amacıyla yürütülen çabaların sonucunda ridelondon inisiyatifi 25 bin bisikletçiye ulaştı. Fransa Bisiklet Turu'nu son beş yılın dördünde İngiliz Team Sky kazandı. Olimpiyatlarda başarının reçetesi, iş hayatından pek de farklı degil... Etkili planlama, iyi hazırlanma ve güçlü koçluk. İngiltere'nin başarısının ardında yatan koçluk programları sadece sporcuların gelişimi için değil, aynı zamanda koçların da kendi gelişimi için kurgulanmış. İngiltere 2020 Tokyo Olimpiyat Oyunları'nda hedefi, Rio'da kendilerinden 19 fazla altın madalya alan ABD'ye ulaşmak ve geçmek olarak belirledi. Madalya sayısını nüfusa göre yapılan karşılaştırmada İngilizlerin, ABD'yi 6-1, Çinlileri ise 23-1 geride bıraktığı ortaya çıkıyor. Özetle; İngilizler BREXIT’in ardından Avrupa’ya olimpiyatlarla bir gol daha attı. Bakalım sırada ne var?

 

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Murat Yeşildere
[email protected]

Kız isteyen Abe!

 

Kurban Bayramı tatilini dünyanın bir ucunda, Japonya’da geçirdim. ABD ve Çin’in ardından dünyanın üçüncü en büyük ekonomisi olan Japonya’nın en büyük sorunu artmayan ve giderek yaşlanan 127 milyonluk nüfusu… Yapılan araştırmalar 2025 yılında her 5 Japon’dan birinin 75 yaşın üzerinde olacağını gösteriyor. Kuşkusuz bu ‘demografik” bombanın bir seferde şiddetle patlamasını kimse beklemiyor. Ancak yaşlanan nüfus ve yüksek hayat standartlarına ayak uydurmak için daha hızlı pedal çevirme zorunluluğu, beraberinde ekonomik sıkıntıları (sağlık ve yaşlı bakım hizmeti harcamaları), toplumsal sıkıntıları (intihar eğiliminin artması), mutsuzluğu ve umutsuzluğu getiriyor. Aslında konuya demografik durumun yarattığı mutsuzluk ve umutsuzluk diye basite indirgeyerek bakmak pek makul olmasa da, The Economist* Dergisi sebep-sonuç ilişkisini irdeleyerek, farklı bir boyut getirmiş: Evlilik müessesesi… Yapılan araştırmalara göre 1970’li yıllardan bu yana Japonların evlenme yaşı 30’a dayanmış (kadınlarda 29.4 ve erkeklerde 31.1); 50 yaşına kadar evlenmeyen Japonların oranı ise 1970 yılında yirmiye birden (yüzde 5), günümüzde altıda bire kadar ulaşmış (yüzde 16). Evlenme olgusunun demografiye etkisini küçümsememek gerek. Zira Japonya’da evlilik dışı çocukların oranı sadece yüzde 2 (Bu oran, ABD ve İngiltere’de yüzde 40’a kadar çıkabiliyor). Yani evlenmeyen Japonlar üremiyor, bebek de yapmıyor ve nüfus artışına ket vuruyor.

 

JAPONLAR NEDEN GİDEREK DAHA GEÇ EVLENİYOR?

 

Asıl büyük soru, Japonlar neden evlenmiyor ya da giderek daha geç evleniyor? Bu soruya kadın tarafından cevap vermek gerekirse, kadının toplum ve iş hayatındaki değişen rolü, konumu ve beklentilerine bakmak gerekiyor. Daha iyi eğitim alan ve iş hayatında daha fazla yer almak isteyen Japon kadınları artık evliliği hayatta kalmanın tek yolu olarak görmedikleri gibi aksine kariyer gelişimlerine engel olarak da görüyorlar. Zira evlenen çiftlerin kısa zaman içinde bebek sahibi olmaları yönündeki toplum baskısı, geleneksel dokusu ağır basan Japon toplumunda, kadının kariyer gelişimine ara vererek, evde kalmasına sebep oluyor. Sonrasında da kadının iş hayatına geri dönmesi maalesef, dünyanın her yerinde olduğu gibi Japonya’da da çok büyük çaba gerektiriyor. (Yeniden işbaşı yapan kadınlar platformu www.yenidenbiz.com sitesine göz atıp, ‘ara verip geri gelen’ kadınların ilham verici hikayelerini okumanızı tavsiye ederim.) Erkeklerin geç evlenme motivasyonunda ise ekonomik kaygılar daha ağır basıyor. Eşine, ailesine refah ve daha iyi ekonomik koşullar sunmak isteyen erkekler, ekonomik güçlerini artıracaklarına inandıkları, kariyerlerinin daha ileri safhalarında evliliği gündemlerine alıyorlar. Artan evlilik yaşı, beraberinde fizyolojik değişimi de getiriyor. Yaşlanan kadınların doğurganlığı azalıyor.

 

EVLİLİĞE HÂLÂ SICAK BAKILIYOR

 

Yapılan anketler gösteriyor ki, her 10 Japon’dan dokuzu evliliğe, erken veya geç, hâlâ sıcak bakıyor. Bu sebeple de evlilik yaşı konusu, Shinzo Abe liderliğindeki Japon hükümetinin de gündemine girmiş. Ekonomik refahın ancak kadınların daha fazla ve daha etkin iş hayatında olması ile sağlanabileceğini her fırsatta dile getiren Abe, bu çabasının olumsuz demografik baskı yaratmasını önlemek için de çalışıyor. Bu bağlamda çalışan kadınlara destek olacak altyapı yatırımlarını (kreş, çocuk bakım ve sağlık üniteleri) hayata geçirmenin yanı sıra özellilkle küçük şehirlerde, kasabalarda eşleşme ve ‘çöpçatanlık’ amaçlı aktivitelere de finansal destek vermeye çalışıyor. Zira ‘omiai’ olarak tanımlanan görücü usülü ile evlenme alışkanlıkları Japonya’da giderek ortadan kalkıyor. Bir sonraki adım, herhalde Abe’nin ‘Allah’ın emri, peygamberin kavli’ ile kız isteme merasimlerine katılması olacak….

 

*The Economist; 3 Eylül 2016

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Murat Yeşildere
[email protected]

Saygı

 

UEFA 2008 yılında kapsamlı bir ‘respect’ (saygı) kampanyası başlatmıştı. Daha çok spordaki ‘ırkçılığı’ ortadan kaldırma etrafında algılansa da, UEFA’nın ‘saygı çabası’ rekabeti, sporun ve hatta toplumun dinamiklerini de içeriyordu. UEFA Avrupa Ligi’nin açılış maçında alınan 1-0’lık Feyenord mağlubiyeti sonrasında Manchester United Teknik Direktörü Jose Mourinho, oyuncuları için “yeterince hırslı değiller” demişti. İdeal 11’i dışında 8 değişiklikle maça çıkan ‘kurt’ hoca, sahadaki oyuncuları kazanmak için her şeyi vermedikleri için eleştirmişti. İşte bu Feyenord maçının üzerinden, fazla değil, yaklaşık bir ay geçtikten sonra bu kez Manchester United takımının mabedi Old Trafford Stadyumu’nda Fenerbahçe karşısında izlemek üzere yola döküldüm. Maçın teknik analizini yapmaya çalışmak ya da sonucunu yorumlamak haddim değil. Ancak “yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerini anlat” derler ya, ben de yediğimiz dört golü bir yana, kendime bırakayım, size gördüklerimi anlatayım.

 

UEFA DA SAYGININ ALTINI ÇİZİYOR

 

Bence maçın ve hatta gecenin olayı Manchester United taraftarının Old Trafford’a geri dönen efsane oyuncu Robin Var Persie’yi sevgi ile kucaklamasıydı. Van Persie, taşıdığı 20 numaralı Kırmızı Şeytanların formasıyla, 2012-2015 yılları arasında 105 maçta 58 gole imza atmıştı. Manchester United yönetimi ve taraftarları da tarihe atılmış bu önemli imzanın karşılığını Hollandalı golcüyü bağırlarına basarak verdiler. Sadece maç öncesi tezahüratlar değil, maç sırasında da RVP ayağına topu aldığında tribünlerden ‘seni seviyoruz’ şarkıları yükseldi. Maç programında da futbolcunun “Evimde büyük bir takıma ve büyük bir taraftar grubuna karşı oynayacağım” açıklamasına yer verilmişti. RVP de bu moral yüklemesi ile Fenerbahçe’nin onur sayısını yaptı, golünü attı. Birkaç hafta önce Kadıköy’de Dirk Kuyt gibi bir yıldızın maçın bazı anlarında tepki gördüğünü hatta ıslıklandığını hatırladım nedense… Aslında çok uzağa gitmeye gerek yoktu, zira RVP’nin rakip taraftardan alkış aldığı maçta Volkan Şen de kendi taraftarından ıslık ve küfürlü tezahüratla ‘oyununun ve emeğinin karşılığını’ aldı! Maç programında gözüme çarpan bir diğer detay ise Fenerbahçe’nin (Beşiktaş ile birlikte) Manchester United’ı Old Trafford’da yenen 11 Avrupa takımından birisi olduğunun altının kalın çizgilerle çizilmesiydi. Neredeyse 20 yıl önce Ekim 1996’da Elvir Boliç’in tarihe geçen golünü Manchester United unutmamıştı. Her iki örnek de aslında basit bir değeri gösteriyor; UEFA’nın da altını çizdiği, saygı...

 

SAYGI OLMAYINCA YAZILI OLMAYAN KURALLAR BOZULUYOR

 

Birkaç yıl önce değerli iş insanı Bülent Eczacıbaşı’dan duyduğum basit bir sürdürülebilir başarı formülünü anımsadım. İş hayatında çalışan bu formül, sporda da aynı netlikle çalışıyor. Eski ve yeni oyuncusuna ve rakibine saygı duyan Manchester United takımı ve taraftarı; takımını izlemek üzere tribüne gelen efsane teknik director Sör Alex Fergüson ve onun staddaki desteğiyle mevcut teknik direktöre, Jose Mourinho’ya gösterdiği saygı… Örnekleri artırmak mümkün ama ne Fenerbahçe ne de Manchester United gibi markalar, tarihi abideler, geceden sabaha oluşmuyor. Taraftarın takımına, oyunculara, teknik direktöre, rakip takıma ve rakip taraftara gösterdiği saygı ancak futbolcunun da formasına, rakibine, hocasına gösterdiği saygı ile eşleşebilir. Bu bağlamda da, yazının başlangıcında Mourinho’nun oyuncularına “yeterince hırslı değillerdi” diye getirdiği eleştiri, formalarına duymaları gereken saygı eksikliğinin bir göstergesi. Saygı olmayınca, ‘yazılı olmayan kurallar’ bozuluyor.  Sporda, toplumda ve ilişkilerde saygıdan bahsederken,  hiçbir yöneticinin ya da kulübün başkanının şartlar ve sonuçlar ne olursa olsun, küfürlerle istifaya davet edilmeyi hak etmediğinin altını çizelim. Benzer mantıkla da Seneca’nın sözünü hatırlatalım: “Lider itaat etmeyi bilendir.” Saygı!

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Murat Yeşildere
[email protected]

Mutlak güç

 

DÜNYA DÖNÜYOR

[email protected]

 

Lord Acton, “Güç yolsuzluğa sebep olur. Mutlak güç ise mutlaka yolsuzluğa sebep olur” dediğinden bu yana yaklaşık 130 yıl geçti. Gücün ve güç kullanımının, bireylere ve topluluklara etkisini irdeleyen birçok araştırma, deney ve anketin sonuçları, kendisini güçlü hissedenlerin çevrelerindekilere karşı daha az empati gösterdiğini kanıtlıyor. Gücün tanımı da aslında sonucu değiştirmiyor. Sadece fiziksel güç değil, örneğin para ya da varlığa dayalı güç de benzer etki yaratıyor. Finansal varlıkları olan bireylerin basit oyunlarda bile daha çok hile yapmak eğilimine sahip oldukları ortaya koyuluyor. Bir deney sırasında Monopoly oynatılan bireylerden birine, diğer oyunculardan daha fazla ‘oyun parası’ verilirken, daha çok zar atarak da haksız menfaat elde etmesine izin verilmiş. Sağlanan menfaatlerle oyunu kazanan oyuncunun, zaferini ‘hak ederek kazanılmış başarı’ olarak algıladığı ve orantısızca kutladığı gözlemlenmiş.

 

STANFORD HAPİSHANE DENEYİ

 

Daha da ilginç ve basit bir deneyde, bir odadaki denekler, ‘yönetici ve çalışan’ olarak etiketlenirken, odaya getirilen yiyecekleri, ‘yönetici’ olarak etiketlenmiş kişilerin, diğerlerine oranla iki kat daha fazla yeme hakkını kendilerinde buldukları anlaşılmış. Kuşkusuz bu tip deneylerin en bilineni, geçtiğimiz aylarda sinemaya da uyarlanan ‘Stanford Hapishane Deneyi’… Philip Zimbardo’nun yarattığı bu deneye katılanlar, gardiyan ve mahkum olarak iki gruba ayrılmış. Stanford Üniversitesi’nde yer alan bir binanın bodrum katı, hapishane olarak tefriş edilerek, dış dünyaya kapatılmış. İki hafta süre ile bu ortamda tutulan 24 deneğin, oynatıldıkları rollere her geçen an, daha da kapılmaları sonucunda gardiyanların acımasızlığı, mahkumların ise isyanı artmış.

 

ÇÖZÜM ASLINDA BASİT

 

Kaliforniya Üniversitesi Psikoloji Bölümü profesörlerinden Dacher Keltner, öğrencilerine daha da enteresan bir test ve anket görevi verir. Üniversite etrafındaki kavşaklarda konuşlanan öğrenciler, otomobil sürücülerinin reflekslerini inceler. Keltner’in öğrencilerine verdiği görev, Mercedes marka otomobil kullanan sürücülerin reflekslerinin, diğer otomobil sürücülerinden farklı olup olmadığının ölçülmesiydi. Bu deneyin sonuçları, Kelter için olmasa da bizler için oldukça şaşırtıcı... Zira, Mercedes marka otomobil sürücüleri, yaya geçitlerinde diğer araç sürücülerine göre dörtte bir oranında yavaşlama ve durma refleksi gösterirken, Ford ve Dodge sürücülerinin önüne direksiyon kırma olasılıkları da diğer sürücülerin dört katına kadar varıyor. Bu bulgular, lüks otomobili (örneğin, Mercedes) güçlerinin göstergesi olarak gören otomobil sürücülerinin kurallara uymama olasılığının arttığı hipotezini de doğruluyor. Güce sahip bireylerin iş birliği gerektiren görev ve projelerde sıklıkla etkinliklerini yitirdikleri gözlemleniyor. Yapılan analizlerin sonucunda gücü kullanmayı alışkanlık haline getirmiş bireylerin iş birliği yapmaktan daha çok, ‘kimin projede otoriteye sahip olacağı’ üzerine tartıştıkları görülüyor. Bu zaman kaybı da bireylerin yaratıcılığını, etkinliğini ve üretkenliğini olumsuz etkiliyor. Keltner’e göre güce tapmayan insanların, ‘zihinsel eksikliği’ olduğuna inananların sayısı dahi hiç de az değil. Keltner, çok fazla gücün birey için, şirket için, ülke ve ticaret için kötü olduğunun da altını çiziyor. Özetle değişen bir şey yok. Lord Acton’un 130 yıl önce söylediği gibi mutlak güç, yetkinlik ve motivasyondan bağımsız olarak mutlaka yolsuzluğa, kirliliğe sebep oluyor. Organizasyonların etkinliğini ve yaratıcılığını artırmak için sanılanın aksine merkezi karar mekanizmaları kurmak ve gücü tek elde toplamak değil, yaratıcılığı ve üretkenliği artırmak için ‘orantılı güç’ paylaşımını sağlamak gerekiyor. Aslında çözüm bu kadar basit.

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Murat Yeşildere
[email protected]

Yeni yılın gündemini, eski yılın öncelikleri belirleyecek!

 

[email protected]

 

Geçen seneki listenin başında, Avrupa’nın gündemine giren ‘mülteci krizi’ yer alıyordu. Türkiye’nin Avrupa Birliği ile vardığı mutabakata rağmen, 2016’da mülteci konusunu ve daha da önemlisi bu olgunun tetiklediği, ekonomik refah, terör, işsizlik gibi birçok konuyu gündemimizde tuttuk. İşin acısı, 2017 yılının gündemine de taşan bir konu olarak kalacak mülteciler… Geçen seneki listenin önemli başlıkları arasında IŞİD vardı. The Financial Times, konuyu ekonomik boyutu ile ele alsa da, başta Türkiye olmak üzere birçok ülke 2016 yılını IŞİD ve onun tetiklediği onlarca terör eyleminin yıkıcı etkisini ve yaralarını sarmakla geçirdi. Bir sene önceki yazımda ABD’de FED faizlerinin artma trendinde olduğunu ve bunun Türkiye’ye etkisini yorumlamaya da çalışmıştım. FED faizleri artırdı ama Türkiye bu artışa sınırlı tepki verdi.

 

 

KADINLAR DÜNYA YÖNETİMİNDE DAHA BÜYÜK ROL ALABİLECEK Mİ?

 

Geçen senenin son yazısında değindiğim konular arasında Çin ve yavaşlayan büyümesi, enerji piyasası ve petrol fiyatlarının düşük seviyelerde seyrediyor olması ve VW skandalı ile tetiklenen kurumsal güven bunalımı da vardı. Yukarıdaki konular, 2016 yılının gündemini belirlerken, ABD başkanlık seçimlerinde Trump’ın zaferi, İngiltere’de beklenmeyen BREXIT onayı, dünyanın her yerinde yaşanan terör olayları ve Suriye’de yaşanan savaşın da tetiklemesi ile Rusya’nın dünya liginde tekrar zirvede kendisine yer bulması da tartışıldı. Geçen yılın kendi adıma yaşadığım hayal kırıklıkları arasında ise ABD başkanı ve başkan yardımcısı, Birleşmiş Milletler genel sekreteri ve İngiltere başbakanı olmak üzere dört kadının daha dünya zirvesine çıkabileceğine yönelik beklentimin gerçekleşmemesi yer aldı. Almanya’da Merkel ile Uluslararası Para Fonu’nda Lagarde’ın yanına, dört güçlü kadının daha çıkabileceğini beklerken, sadece Theresa May’in BREXIT sonrası yükselişine şahit olduk. Kadınların dünyanın yönetiminde daha büyük rol alması yönünde bir fırsat daha kaçmış oldu. İnşallah bir başka bahara…

 

 

2016’NIN BAŞLIKLARI, 2017 GÜNDEMİ İÇİN DE GEÇERLİ OLACAK

 

Geçen yıl attığımız başlık hâlâ geçerli! 2016’nın başlıkları, 2017 yılının gündemi için de geçerli olacağa benziyor. İşin daha ilginç tarafı ise, Başkan Trump ile politika değişikliğine gideceği öngörülen ABD, daha fazla kendi içine kapanıp yerel ekonomiye odağını güçlendirebilecek. Otoritelere göre Rusya ne kadar güçlenmiş olsa da, eski süper gücüne ulaşma yolunda hâlâ zamana ihtiyaç duyuyor. Avrupa’da ise BREXIT ile sıklet kaybetmeye başlayacağı öngörülen İngiltere bir tarafta, seçimlere hazırlanan ve geleneksel olarak ekonomik gündemini öne çıkartan Almanya ise diğer tarafta yer alıyor. Bunlara ek olarak ise gerginlikten ve krizlerden de ekonomik olarak ‘beslenen’ bir Çin gerçeği ile karşı karşıyayız. Bu küresel resmin ortak özelliği ise dünyanın güçlü ‘aktörleri’nin kendi gündemleri sebebiyle, süregelen krizleri çözmek için harcayacak zaman ve çabaları olmadığı gibi, iştahlarının da sınırlı olduğu. Yani başka bir ifadeyle, Allah kısmet ederse, bir yıl sonra da sadık bendeniz, benzer bir yazıyı sizinle paylaşmak zorunda kalacak!

 

Her sene olduğu gibi gelen yılın, giden yıldan daha iyi olmasını, mutluluk, sağlık, huzur ve barış getirmesini diliyorum.

 

Bakalım ‘kahramanlarımız’ ve bizi yeni yılda neler bekliyor ?

 

Yolumuz açık olsun!

;
Yazının devamı için tıklayınız...

Çığın altında kalmak istemiyorsanız...

[email protected]

 

Ocak ayı içinde gazete manşetlerine çıkmakla birlikte, hızla unutulan üzücü olaylardan biri de İtalya’da yaşanan çığ felaketi oldu. İtalya’da bir otelin çığ altında kalması sonucunda yedi kişi hayatını kaybetti. Kayıp acı olmakla birlikte, galiba farklı doğal facialarda, terör saldırılarında hatta trafik ve benzeri kazalarda yaşanan kayıplar o kadar fazla ki, İtalya’da yitirilen yedi kişi pek de hafızalarımıza kazınmadı. 24 Ocak’ta The New York Times gazetesinde Steph Yin’in imzasını taşıyan ilginç bir makaleyi okuyana kadar ben de öyle düşünüyordum. Steph Yin, her yıl ABD, Kanada ve Avrupa’da 150’ye yakın insanın çığ altında kalarak hayatını yitirdiğini belirterek makalesine başlamış. Yin daha sonra Montana State Üniversitesi’nde Kar ve Çığ Laboratuvarı’nın başında olan Prof. Jordy Hendrikx’in araştırmalarından dem vurarak ‘çığ’ konusuna çok farklı bir boyut getirmiş. Profesör Hendrikx, 1000’e yakın katılımcı ile tamamladığı araştırma sonucunda, aslında çığ felaketlerinin yüzde 80’inin bilimsel olarak tahmin edildiğine işaret ederken, oluşan çığ felaketlerinin neredeyse yüzde 90’ının bizzat kurbanları tarafından tetiklendiğini de eklemiş. Yani galiba kar tatili yapmanın ve kaymanın fıtratında çığ altında kalmak hatta hayatını kaybetmek de var.

 

NEREDE HATA YAPILIYOR?

 

Hendrikx’in araştırmasının detayları başka bir gerçeğe de işaret ediyor. Çığ kurbanlarının çoğunluğu felaketi eğitimsizlik sebebiyle tetiklemiyorlar; zira aslında kurbanların büyük kısmı refah sahibi, daha iyi eğitimli bireyler arasından çıkıyor. Peki öyleyse, kendi hayatlarına mal olan bu hataları bireyler neden, nasıl ve hangi şartlarda yapıyor? İşte bu soruların cevaplarını arayan Prof. Hendrikx, konunun doğa ve meteoroloji ile açıklanmasının mümkün olamayacağına kanaat getirmiş ki, aynı üniversitedeki meslektaşlarından, Politik Bilimler Kürsüsü’nden Prof. Jerry Johnson’ı da araştırmasını yorumlamaya ve destek vermeye davet etmiş. Profesör Hendrikx ve Johnson’ın araştırmaları ilginç sonuçlar vermiş; bazılarını Türkiye’de yaşadığımız çetin kış şartları nedeniyle değil ama içinden geçtiğimiz ortam nedeniyle paylaşmayı faydalı buldum. Öncelikle yaş gruplarına göre yapılan değerlendirmelerde daha yaşlı olan bireylerin dağda, kar ortamında daha muhafazâkar tercihler yaparak, risk almadıkları ortaya çıkmış. Gençlerden oluşan, özellikle de erkeklerin daha yoğun olduğu gruplar çok daha büyük riskler alarak, kendileri için daha büyük tehlikeler yaratmışlar. Özel bir amacın peşinde olan grupların, yani sonuç odaklılığı öne çıkaran grupların (örneğin; yeni bir pisti keşfe çıkan ya da yüksek bir zirveye ulaşmak arzusunda olan) daha riskli tercihler yaptığı görülmüş. Yani sonuç odaklılığınız, düşünme ve değerlendirme becerilerinizi gölgelediğinde, almamanız gereken riskleri almaya başlıyorsunuz. Şaşırtıcı sonuçlardan bir diğeri ise beklenenin aksine tehlikeli tırmanma veya kayak yolculuklarına tek başına çıkanların daha dikkatli davranmaları ve daha az risk almaları… Büyük gruplar içinde ise gerek sürü psikolojisi ve “meslektaş/takımdaş baskısı” gerekse de “uzman etkisi” olarak tanımladıkları, olmayan ama algılanan otoritenin verdiği kararların sorgulanmadan kabul edilmesinin bireylerin risk değerlendirme becerilerini de körelttiği gözlemlenmiş. Yani büyük takımlar, otorite veya hiyerarşik liderlik tanımlanmamış olsa da, karar kalitesinin düşmez ve “takımdaşlık baskısı” ile farklı görüşlerin dile getirilmemesi riskini fazlasıyla taşıyorlar. Tek adamın muhakeme yetkinliğine dayanan bir modelin yaratabileceği tehlikeleri siz düşünün…

 

İLETİŞİM İÇİNDE OLMAK ŞART

 

Sonuç olarak iki profesörün tamamladıkları çalışmanın en önemli sonuçlarının başında, gruplarda özgür iletişimin artırılmasının tehdit ve tehlikelerin önceden dile getirilmesini sağlaması geliyor. Artan iletişim ve tartışmalar karar kalitesini artırıyor ve riskin daha iyi yönetilmesine imkân veriyor.

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Murat Yeşildere
[email protected]

Herkes yeni başkanın kim olacağını merak etmeye başladı!

Murat Yeşildere / [email protected]

 

Donald Trump başkan olduktan sonra sadece ABD değil, neredeyse dünya gün sayar oldu. Gün geçmiyor ki, Trump icraatlarından birisi ile dünya kamuoyunu işgal etmesin. İlginç olan ise aradan geçen yaklaşık bir aylık süre içinde, kendisine oy veren kitlenin, Trump ve icraatlarını desteklemeye devam etmesi… Başka bir deyişle, Trump ne söz vermişse yapıyor; ona oy verenler ise desteklerinin karşılığını alıyor ve desteğini sürdürüyor. Trump en son basın toplantısında “Enkaz devraldım” deyince, benim de dudaklarımdan ‘dünya ne küçük’ cümlesi dökülüverdi. Siyasetin coğrafyası, milleti, dili yok; her yerde aynı refleksler görülüyor ve o refleksler de büyük kitlelerde karşılığını benzer şekilde dünyanın her yerinde alıyor. Bu bağlamda politik stratejist lan Bremmer’ın “Trump Cumhuriyetçi olarak değil, popülist olarak seçildi” tespiti de birçok şeyi açıklıyor.

 

ATEŞ OLMAYAN YERDEN DUMAN ÇIKMAZ

 

Trump’ın başkanlık süresi olan dört yılı bu hız ve tarzda tamamlayamayacağını iddia eden siyasi analistlerin sayısı hiç de az olmasa da, dört yılın ardından kimin Beyaz Saray’a yerleşeceğine yönelik neredeyse her gün yeni bir isim çıkıyor. Bunların arasından belki de en ilginci ise sıkı durun, Mark Zuckerberg! Daha 19 yaşında Harvard Üniversitesi’ni terk ederek dünyanın en büyük ‘arkadaşlık’ ağını kurmak üzere kendisini Silikon Vadisi’ne vuran Zuckerberg, aradan geçen tam 13 senede (Facebook’un lansman tarihi 4 Şubat 2004) inanılmaz bir boyuta ve güce ulaştı. Facebook bugün 1.9 milyon üyesi ile dünya nüfusunun dörtte birini kapsar hale geldi. Üyeleri günde ortalama 50 dakika Facebook karşısında zaman harcıyorlar. Grup uygulamalarından Instagram’ı 600 milyon kişi kullanıyor; whatsapp üzerinden günde 50 milyar mesaj paylaşılıyor. Facebook’un reklam gelirleri 27 milyar dolar ile dünya reklam pastasının yüzde 5’ini geçti. Çin şirketleri sıralama dışında bırakıldığında, Facebook yaklaşık 380 milyar dolarlık pazar değeri ile dünyanın en büyük beş şirketi arasında yer alıyor. Neredeyse yoktan yarattığı değer düşünüldüğünde Zuckerberg’in sahip olduğu 54 milyar dolarlık kişisel serveti mütevazı bile gözükebilir. 32 yaşındaki milyarder Amerikalının, 2020 veya 2024 seçimlerinde aday olabileceğini iddia edenlerden biri de İngiliz Sunday Times gazetesi (05.02.2017)… Sunday Times iddiasını iki temel veriye dayandırmış. Mark Zuckerberg’in David Plouffe’i işe alması fitili ateşleyen ilk hamle olmuş. Plouffe, 2012 seçimlerini Obama’ya kazandıran ‘dahi’ kampanya yöneticisi olarak ün salmış. Her ne kadar David Plouffe’in Mark Zuckerberg ile eşi Priscilla’nın kurdukları Chan Zuckerberg İnisiyatifi isimli organizasyonun sağlık sektörüne yönelik sivil toplum çalışmalarına destek olacağı iddia edilse de, siyasi analistler ‘ateş olmayan yerden duman çıkmaz’ diyorlar. İki milyar kişiye ulaşan online bir arkadaşlık ağının mimarı olan ve Facebook bünyesinde kendi adına 85 milyon ‘sanal arkadaşa’ sahip olan Zuckerberg, 2017 yılı sonuna kadar ABD’de 30 eyaleti ziyaret edeceğini açıkladı. Bu hamlesi ile birlikte yıl sonu itibariyle ziyaret ettiği eyalet sayısının 50’ye ulaşacağını da belirtti.

 

ZAMAN HER ŞEYİN CEVABINI VERİR

 

Bu yazı için araştırma yaparken, Donald Trump’ın bilgisayar kullanmadığını da öğrendim. Özgür dünyanın en büyük lideri, 21’inci yüzyılda bilgisayar kullanmadan dünyayı yönetebilir mi? Cevabını bilmiyorum ama bu satırları yazarken, rahmetli Bülent Ecevit’in emektar daktilosu gözümün önünde canlandı birden… Bilgisayar, hatta otomobil kullanmadığı için Ecevit’i eleştiren yazılarım olduğunu da hatırladım, kendimden utandım! Bilgisayar kullanmayan Trump’tan, başkanlığı parmak arası terlik giyen laptoplu dahi girişimci Zuckerberg alabilir mi? Zaman her şeyin cevabını getirecektir.

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Murat Yeşildere
[email protected]

Kolay gelsin!

Murat Yeşildere / [email protected]

 

Araştırmanın dikkat çekici sonuçlarını paylaşmadan önce IPSOS’un 15-64 yaş grubundaki kadınları hedefleyerek yaptığı araştırmaya baz edilen TUİK verilerine kısaca göz atmakta fayda var.

 

ÖNE ÇIKAN VERİLER:

 

> Türkiye’de kadınlar toplam nüfusun yüzde 49,8’ini oluşturuyor.

> Türkiye'de okuma yazma bilmeyen kadınların oranı, erkeklerin oranının 5 katı.

> Kadınlar 24 yaşında evleniyor, erkekler ise 30 yaşında.

> Kadınlar günde 4 saat 17 dakikalarını ev ve aile bakımına ayırıyor.

> Kadınların iş gücüne katılım oranları erkeklerin yarısı.

 

Yukarıdaki verilerden dahi anlamlı birçok sonuç çıkartabilmek mümkün. Kadınlar toplumun yarısını oluşturmalarına rağmen, erkekler ile aynı yollardan geçmiyorlar. Konunun bir kadın değil de insan hakları sorunu olduğunu belirtmeye gerek yok. Ancak konunun insan hakları ve eşitlik boyutları kadar önemli olan ekonomik boyutu da var. Her ne sebeple olursa olsun, kadınların ekonomik hayata katılımının sınırlı olması ‘dengemizi bozuyor’, refah seviyesi artmıyor; zira ‘tek kanatla uçulmuyor’. Yukarıdaki verileri özümsedikten sonra IPSOS’un tamamladığı araştırmanın sonuçları aslında şaşırtıcı olma özelliğini yitiriyor.

 

> Her 10 kadından 6’sı, birçok sorumluluğu bir arada taşıdığı ve bunlara yetişmekte zorlandığı fikrinde.

> Her 10 kadından 6’sı, çocuklarının geleceği için endişeli.

> Her dört kadından birinin hayali, her şeyi bırakıp daha sade bir hayata geçmek.

> Her 10 kadından 2’si hava karardıktan sonra yaşadığı mahallede kendini güvende hissetmiyor.

> Her 10 kadından biri ise gündüzleri dahi mahallesinde kendini güvende hissetmiyor.

 

Ipsos araştırmasına göre kadınların yüzde 73'ünün ehliyeti yok, yüzde 74’ü kredi kartı kullanmıyor ve yüzde yüzde 89’unun ise pasaportu yok. Kadınların yüzde 89’nun cep telefonu, yüzde 48’inin akıllı telefonu, yüzde 27’sinin ise tablet bilgisayarı var. Hanelerde kadınların bilgisayar kullanma oranı ise yüzde 45,9. İnternet kullanma oranı ise yüzde 51,9. Kadınların yüzde 9’u internet üzerinden alışveriş yaparken, yüzde 35’i ise her gün sosyal ağları (Facebook, Twitter, vb.) Kullandığını ifade ediyor. Bu rakamların birçoğu aslında Türkiye’nin insan dokusunun pek de dışında değil. Yani kadın veya erkek olması pasaport sahibi olma konusunda farklılık getirmiyor. Ancak kadınların yüzde 74’ünün kredi kartı sahibi olmaması ve kullanmaması ilginç. Zira geride kalan kısım yani kredi kartı kullanan, ve kredi kartı sahibi olduğu varsayılan kadınların oranı ise kadınların iş gücüne katılım oranına oldukça yakın…

 

Araştırmaya katılan kadınların yaklaşık yarısı, Türkiye’de kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olduğunu düşünüyor. Yukarıdaki verileri ve tespitleri bir kez daha okuduktan sonra bu cümleye geri dönün. Eğer kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olduğunu düşünen kadınların sayısı bu kadar fazla ise değişimi kim tetikleyecek? Erkekler mi? Araştırmaya göre Türkiye’de kadınların yüzde 57’si ‘ağırlıklı olarak geleneklerine bağlı olduğunu, alışkanlıklarından kolay kolay vazgeçmeyeceğini’ söylüyor. Araştırmaya katılan kadınların yarısı, ‘kadınlarla erkeklerin eşit haklara sahip olduğuna’ inanıyor ve yine araştırmaya katılan kadınların yarısından fazlası gelenek-alışkanlıklarına bağlı olduğunu ve değişemeyeceğini ifade ediyor. Ve biz kadınların içinde olduğu, bu memnun olmadığımız resimden kurtulabilmek için mücadele ediyoruz. Hepimize kolay gelsin!

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Murat Yeşildere
[email protected]

Hayat bir oyun mudur?

Murat Yeşildere / [email protected]

 

Adam Grant, ‘Give and Take’ kitabında paylaştığı anekdotların birinde, yatırımı için risk sermayesi arayan bir girişimcinin karar sürecine odaklanıyor. Kâr odaklı çalışan, analitik, hatta açgözlü risk sermayedarı prototipinden uzak bir profesyonel olarak resmedilen kahramanımız Hornik; hikaye içinde girişimciyi zorlayıp baskı kurmanın aksine, ona nefes alma zamanı tanıyor, anlayışlı ve sabırlı yaklaşıyor. Sürekli arayarak, karar vermesi için ‘taciz’ etmekten ziyade, kendisi ile ilgili olarak ‘eğer isterse’ konuşabileceği referans isimlerden oluşan bir liste veriyor. Özetle yatırım arayan girişimci dostumuz Shader’ın, hayal dahi etmediği bir profil çiziyor. Buraya kadar herşey güzel. Ancak hikayenin sonu benim beklediğim gibi gelmiyor. Yani okur her zamanki gibi ‘mutlu son’ istese de ‘iyi’ olan kazanamıyor. Yatırımı için en cazip finansal teklifi de yapmasına rağmen, girişimci dostumuz Shader, benzer finansal teklifi yapan farklı bir risk sermayedarını seçerek, ‘iyi kalpli kapitalist’ girişim sermayedarı dostumuz Hornik’e “Hayır” diyor. Haklı olarak, Hornik sebebini öğrenmek isteyince de, “Sen beni hep destekleyecek bir ortak olurdun. Bana ise beni daha da zorlayacak birisi lazım” yanıtını veriyor. Risk sermayesi gibi ‘köpek balıklarının’ sıklıkla kan kokusu alarak, içgüdüsü ile hareket ettiği bir alandan neredeyse bir ‘imkansız aşk hikayesi’ çıkartan Adam Grant de kitabının geri kalanını da bu anektodun üzerine baz ediyor.

 

Düşünün iş hayatında, kariyerinizde hatta özel hayatınızda, doğru adımları atmaya çalışarak, çevrenizdekilere saygı, sevgi, anlayış ve sabır göstererek hareket ediyorsunuz. Kurallara uymanın dışında bir de etik çerçevede ve empati yaparak ilerlemeye çalışırken, bunların hiçbirinin yanından geçmeyen yaklaşımı gösterenlerin, sizi ‘sollayarak’ önünüze geçmeye çalışması hatta geçmesi size nasıl hissettiriyor? Yarışa erken başlayıp öne geçenler, hukuk dışı hareket edip yakalanmayanlar, yakalansa da adaletin dağıtılamaması sonucu kurtulanlar, sesi yüksek çıktığı için daha çok dinlenenler, aman üzerime bulaşmasın diye ilişmedikleriniz, emniyet şeridinden gidenler, dönülmezden dönenler, zaman hırsızları, daha sayayım mı? Bak, ben de dolmuşum… Yazdıkça yazasım geliyor…

 

 

ALICILAR VE VERİCİLER

Konunun hukuk ve adalet boyutunu bir yana bırakalım, zira orada pek tartışılacak, yorum yapılacak bir şey yok. Ama bir de etik, empatik sınırların içinde olup ‘hep bana’ diyenler de var hayatımızda, küçük dünyamızda, aile, iş ya da dostluk çemberlerimizde... İşte sık sık sizin nefesinizi dahi çekeceğinden korktuğunuz ‘aktörler’, alıcı kesimde olmayı düstur haline getirmiş olanlar... Her şeye sahip olmaya, her şeyi almaya, her şeyi yapmaya hakkı olduğuna inanan ve sizi de inandırmak hatta zorlamak için aklınıza gelmeyen şeyleri yapmaya cüret edenler, Adam Grant’a göre bunlar ‘alıcılar’! Bir de dünyanın dengesini sağlamak üzere ‘vericiler’ var tabii… Vericiler ise çevreleyenlere sadece mutluluk değil, motivasyon, yapabilme yetisi ve en önemlisi de fırsat ya da umut vermek üzere çalışıyorlar.

 

BU YARIŞI KİM KAZANACAK?

Peki, 1 milyon dolarlık soru nedir? Kim kazanacak bu yarışı? Alıcılar mı, vericiler mi? Bana sorarsanız, vericiler bunu mücadele olarak dahi görmedikleri için yarışa bir adım geriden başlıyor. Kazanmak ya da kaybetmek zaten vericilerin motivasyonu ya da tutkusu değil. Ama Adam Grant çok net olarak ifade ediyor ki, uzun vadede ‘kazanan’ (her ne demekse) vericiler olacak. Kazananı kaybedeni bilemem ama eğer kazanmak mutluluksa, huzur bulmaksa, kesin olan Adam Grant’in haklı olduğu...

 

;
Yazının devamı için tıklayınız...

BUGÜN YAZANLAR