Kaliforniya tatilinden döndükten birkaç gün sonra telefonumdaki fotoğrafları bir yapay zeka uygulamasına yükleyip 'sulu boya tabloya' çevirdim. Pasifik sahili, kumsaldaki kayalar, dalgalarda sörf yapanlar, arkaya bulanıkça akan palmiyeler; o tanıdık tatil kareleri birkaç saniyede fırça darbelerine, pastel tonlara büründü. Arayüz bana 'duvara asmalık' işler vaat ediyordu. Eşim; "Bunları bastıralım, çerçeveletip eve asalım" dediğinde içimden sert bir itiraz yükseldi: "Yok, o kadar değil." O anda yakaladığım şey basit bir beğeni itirazı değildi; içime yerleşmiş görünmez bir değer polisi ve ailemden miras bir 'habitus'tu. Yapay zeka araçlarının vaadi çok net: Birkaç saniyede, hiçbir malzeme ya da ders olmadan ortaya çıkan 'sanat eseri'. Birkaç tıkla elde ettiğim görseller sosyal medya için fazlasıyla tatmin ediciydi; bir hikaye paylaşımı, telefon ekranı, aile WhatsApp grubuna atılacak 'tatlı hatıra' olarak tam yerlerine oturuyorlardı. Buraya kadar hiç itirazım yoktu. Ama iş salonun duvarına gelince, hikaye değişiyordu.
KİŞİSEL HABİTUSLAR DEVREYE GİRİYOR
Pierre Bourdieu, beğenilerimizin 'kişisel zevk'ten çok, çocukluktan itibaren bedenimize yazılmış sosyal bir hafıza olduğunu söyler. Habitus, hangi müziğin 'gürültü', hangi yemeğin 'ağır', hangi tablonun 'salonluk' olduğunu bize hissettiren iç aygıttır. Ressamların, karikatüristlerin, defter ve boya kutularının arasında büyümüş biri olarak benim 'habitus'um da duvara asılan şeyi sadece renge ve kompozisyona göre değil; emeğine, tekniğine, sürekliliğine göre tartmaya alışmış durumda. Yapay zeka sulu boyalarına itirazım, estetikten çok bu iç terazinin 'birkaç saniyede üretilmiş bir şeyi' salona almaya hazır olmamasıyla ilgiliydi.
SANAT VE SANATÇILIK EŞİĞİ
Burada sadece bir 'zevk meselesi'nden değil, sanatçılık eşiğinin nereye çekildiğinden söz ediyoruz. Benim için üretmek hâlâ 'elden çıkmış olmak' demek: Fırçanın bileğe, bileğin kağıda, kağıdın yıllara, yılların da bir soy-ağa bağlandığı bir süreç. Yapay zeka arayüzü, üretimi karar verme ve seçim yapmaya indiriyor: Prompt yazmak, filtre denemek, varyasyon seçmekten ibaret bir süreç. Bu, bedenimde 'emek vermişlik' hissi yaratmıyor; dolayısıyla ortaya çıkan işi 'ben yaptım' hanesine yazmakta zorlanıyorum. Belki de bu yüzden, en çok 'iyi yapanlar' olduğunu bilsem de, yapay zeka ile üretilen işler için içimden hâlâ 'yapmış' değil, 'yaptırmış' diyorum. Bu arada elim fark etmeden daha çok doğa ve nesne fotoğraflarına gidiyor: Ağaçlar, gökyüzü, masa üzerindeki objeler, bir kahve bardağı, bir köprü. İnsan yüzünü, bedenini, güçlü duygular taşıyan anları yapay zeka filtresine teslim etmekte daha çok tereddüt ediyorum. Aile fotoğrafını stilize etmek bile, belli bir noktadan sonra 'temsil' ve 'mahremiyet' sorusu olarak ağırlaşıyor. Doğa ve nesne ise daha 'zararsız oyun alanı'... Burayı kimsenin kimliğini, onurunu, emeğini bozmadığımı, sadece görüntünün atmosferiyle oynadığımı hissettiğim bir yer olarak tanımlıyorum. Yani yapay zekayı nerede kullanmayı içime sindirdiğim, tamamen teknik kapasiteden değil, etik ve estetik bir eşikten geçiyor.
SANAT HER ZAMAN SANATÇININ TEKİL EL İZİNDEN İBARET DEĞİL
Yapay zeka ile ürettiğim sulu boyalar benim habitus'uma göre 'sanat' eşiğini geçmiyor olabilir; ama bu onları edilgen görmek anlamına gelmiyor. Aile albümünü düzenliyorlar, tatile dair duygumuzu estetize ediyorlar, 'Ben de yapabiliyorum' hissini ve 'ama o kadar da değil' tereddüdünü aynı anda üretiyorlar ve küçük birer ajan gibi davranıyorlar. Antropolog Alfred Gell'in hatırlattığı şey de tam bu: Sanatın asıl meselesi 'bu güzel mi?' değil, 'bu nesne ne yapıyor, kimi, nasıl etkiliyor?' sorusudur. Bir yandan aile albümünü hafifletiyorlar, bir yandan da içimdeki değer polisinin ne kadar sert olduğunu bana geri gösteriyorlar. Bu tartışmanın yeni olmadığını da söylemek gerek. Andy Warhol'un Factory'si bize bunu çoktan gösterdi: Sanat her zaman sanatçının tekil el izinden ibaret değildi. Warhol, ipek baskıyla imgeleri çoğaltırken sanatçıyı yalnızca 'yapan el' olmaktan çıkarıp, görüntüyü seçen, yöneten ve kültürel dolaşıma sokan kişiye dönüştürmüştü. Ama Warhol hâlâ görünür bir beden ve persona ile oradaydı; yapay zekada ise 'kim sanatçı?' sorusunun cevabı iyice kayganlaşıyor. Buna rağmen benim içimdeki sanat eşiği hâlâ Warhol'un değil, ondan önceki ressamın yanında duruyor: El, bilek, malzeme ilişkisinde ısrar eden, sanatçı kimliğini etik bir ağırlık olarak taşıyan bir 'habitus'tan konuşuyorum. İç sesim hâlâ zanaatkârın cümlesine yakın: Emek veriyorum, öyleyse sayılıyorum.
DOĞRU SORUYU SORMAK GEREKİYOR
Bu yüzden bana sorarsanız, yapay zeka ve sanatı konuşurken 'bu sanat mı değil mi?' sorusu, doğru soru değil. Asıl sorulması gereken hangi görüntünün, hangi failliği taşıdığını, nereye gitmeye çalıştığını ve bizi neyle ilişkilenmeye davet ettiğini fark edebilmek. Salon duvarı eski halinde duruyor; telefonum ise yeni filtrelerle dolu. Bu sınır beni rahatsız etmiyor. Beni asıl ilgilendiren, hangi görüntüye 'bu sadece filtre', hangisine 'bu artık asılacak kadar ciddi' dediğimiz. Yapabiliyorum. Ama asamıyorum. Ve bana kalırsa şu an için, bu 'ama' yazının da duvarın da en dürüst yeri.