Yemeği yalnızca tatla açıklamaya çalıştığımızda, aslında onun en önemli kısmını eksik bırakıyoruz. Duyusal antropolojinin gösterdiği gibi, bir yemeğin bizde tanıdık, eksik ya da unutulmaz bir karşılık bulmasını sağlayan şey; tat, koku, doku, ses, ritim ve kıvamın hafızayla birlikte kurduğu duyusal bütünlüktür. Bu yüzden bazı yemekler sadece lezzetli bulunmaz; bedende hemen yerini bulur ya da tam tersine bir şeyin eksik kaldığını anında hissettirir. Bir yemeğin neden 'tam' geldiğini ya da neden bir türlü yerini bulamadığını yalnızca damakta arayamayız; çünkü yemek çoğu zaman daha önce öğrenilmiş bir duyusal hafızada karşılık bulur.
KÜLTÜREL GÖZ KARARI
Bunu yıllar önce ilk kez Şükran yemeği hazırlarken çok net hissetmiştim. Tarif elimdeydi, malzemeler eksiksizdi, masanın nasıl görünmesi gerektiğine dair bir fikrim de vardı; ama eksik olanın tarif değil, tutunacak bir ölçü olduğunu anladım. Duyular hafızamdan geri çağırabileceğim bir ölçü yoktu. Hangi koku tanıdıktı, ya da hiç bilmediğim fırında tatlı patates yemeği nasıl olmalıydı, bilmiyordum. Bir başka yazımda buna 'kültürel göz kararı' demiştim: Bir kültürün içinde yeni bir şeyi, sanki zaten biliyormuş gibi, neredeyse doğru yapabilme hali. Benim eksiğim tam da buydu: O yemeğin ne zaman gerçekten 'yerini bulduğunu' anlayacak duyusal ve kültürel referanslara sahip değildim. Sonradan fark ettim ki, yemekle çok da ilgili olmadığımı sandığım yıllarda bile bazı yemeklerin yapılışını tarife bakarak değil, farkına varmadan gözlemleyerek öğrenmişim; ellerin ritmi ve ortaya çıkan yemeğin neye benzemesi gerektiği hafızama çoktan yerleşmiş. Bu yüzden o sofrada hissettiğim yetersizlik yalnızca teknik değil, duyusal ve kültürel bir yetersizlikti. Üstelik bunları, o yemeklerin ölçüsünü hafızasında çoktan taşıyan bir kalabalığa sunuyordum; ben ise hâlâ neyin yerini bulduğunu onların yüzlerinden anlamaya çalışıyordum.
AYNI TARİF, AYNI YEMEK OLMAZ
David Sutton'ın duyusal antropolojiye katkısı burada özellikle önemli. Sutton bize yemeğin parçalı değil, bütünsel bir deneyim olduğunu hatırlatıyor. Tat, koku, ses ve doku birlikte çalışıyor; bazen birbirinin yerine geçiyor, bazen birbirini tamamlıyor. Bu bütünlüğü, kültürel olarak öğrenilmiş, içselleştirilmiş ve zamanla bedene yerleşmiş bir duyusal uyum olarak düşünebiliriz. Bu yüzden eksik olan şey çoğu zaman tek bir malzeme değil; o malzemenin bağlı olduğu duyusal dünyadır. Aynı tarifle pişen bir çorbanın bir evde 'tam' hissedip başka bir evde yerini bulmamasının sebebi de çoğu zaman burada yatıyor. Tarifler el değiştirir, mutfak değiştirir; ama içine sinmiş hafıza aynı kolaylıkla aktarılmaz. Bunu sinemada en iyi anlatan örneklerden biri de, derslerimde sık sık kullandığım Politiki Kouzina filmidir. Orada yemek yalnızca damakta kalan bir tat değildir; baharatlar, aile, şehir, göç ve kayıp üzerinden kurulan bir duyusal hafıza dünyasıdır. Filmin gösterdiği şey de tam budur: Bazı tatlar ya da kokular yalnızca bir şeyi hatırlatmakla kalmaz; insanın içindeki daha geniş bir hafızayı, hatta kimi zaman kültürel aidiyet duygusunu harekete geçirir.
ANNE KÖFTESİ NEDEN SADECE KÖFTE DEĞİLDİR?
Anne köftesi dediğimizde içimizde uyanan şey de yalnızca tat değildir. Geri gelen, çoğu zaman bütüncül bir hikayedir: Belirli bir mutfak ışığı, tencereden çıkan ses, sofranın kurulma biçimi, evin akşamüstü ritmi, birinin "biraz daha bekle" deyişi, bir başkasının kaşığı karıştırma biçimi. Belki de asıl mesele şu: O hikayeyi hiçbir zaman bütünüyle anlatamayız. Bir kısmı hep içimizde kalır. Yemeğin gücü de biraz buradadır; bir şeyi geri getirir, ama neden tam oraya değdiğini dile dökmek her zaman kolay olmaz. Bu da bize duyuların parçalı değil, bütünsel çalıştığını ve bu bütünlüğün ancak ortak bir kültürel bağlam içinde anlam kazandığını gösterir. Bu yüzden küresel markaların küresel tat hafızası ve tekrar edilebilir deneyim üretme çabası ne kadar güçlü olursa olsun, yerel olanı, aile içi olanı, evin içinden gelen duyusal dünyayı tam olarak kontrol etmek kolay değildir. Markalar bir tanışıklık hissi yaratabilir, tekrar edilebilir bir lezzet dili kurabilir. Ama anne köftesinin ya da bir ev çorbasının çağırdığı şeyi yalnızca tarif ederek ya da standardize ederek aktarmak mümkün değildir. Çünkü asıl mesele yalnızca lezzet değildir. Orada bedene yerleşmiş bir hafıza, duyuların birlikte kurduğu bir tanışıklık ve çoğu zaman söze tam dökülemeyen bir yakınlık duygusu vardır. Anne köftesi hep aynı tadı veriyormuş gibi düşünülür; oysa mesele sabit bir tadın tekrarı değil, o tada yakın duyusal dünyanın her seferinde yeniden kurulmasıdır. Bazen anne köftesi de tam tutmaz, istediğimiz gibi olmaz; ama bu bile onun gerçeğine dahildir. Belki de onu kıymetli yapan şey tam da budur: kusursuz bir kopya gibi işlememesi, buna rağmen hep tanınabilir kalmasıdır.
REELS'LARDA NEDEN KENDİMİZİ BULUYORUZ?
Tam da bu nedenle bugün sosyal medyada karşımıza çıkan sıradan ev halleri, mutfak sesleri, buhar çıkan tencereler, 'Annem böyle yapar' türünden içerikler bu kadar güçlü bir karşılık buluyor. Bunlar sadece tanıdık geldikleri için etkili değil. Aslında bize, hâlâ ortak bir duyusal geçmişin parçası olduğumuzu da açıkça söylüyorlar. Samimiyet ve özgünlük duygusu burada yalnızca hikayede değil; gündelikliğin ritminde, beden dilinde, yarım bırakılmış cümlelerde, mutfağın sesinde ve yemeğin görünüşünün ötesine geçen bir yakınlıkta kuruluyor. Belki de bu yüzden bu içerikler profesyonel olarak kurgulanmış deneyimlerden daha güçlü geliyor; çünkü kusursuz değiller, yaşanmışlar. Bugün 'kusursuzluk' çoğu zaman pürüzsüzlük, temiz görüntü, teknik doğruluk ve estetik kontrol gibi şeylerle tanımlanıyor. Ancak duyusal antropoloji açısından bakınca kusursuzluk, steril ya da ideal görünmekten çok, yaşanmış, tanınabilir ve bedende karşılık bulan bir duyusal bütünlük kurabilmekle ilgilidir.
YAPAY ZEKA ÇAĞINDA HANGİ DUYULARIMIZI KAYBEDİYORUZ?
Belki de bugün asıl soruyu burada sormamız gerekiyor. Sosyal medya ve yapay zeka çağında giderek daha çok ses ve görsellik üzerinden kurulu bir dünyada yaşarken, bizi gerçekten deneyim sahibi yapan o duyusal bütünlüğün, o senkronize duyular dünyasının biraz daha uzağına mı düşüyoruz? Eğer dokunma, koku, kıvam, sıcaklık, yakınlık gibi, yapay zekanın şimdilik tam kavrayamadığı ya da çoğu zaman 'gürültü' diye kenara ittiği duyulardan vazgeçersek, yalnızca bazı hisleri değil, hafıza kurma biçimimizin en önemli parçalarını da kaybetmiş oluruz. Belki de bugün asıl dikkat etmemiz gereken şey, tek tek hangi duyuların zayıfladığı değil; hafızayla senkronize çalışan o bütünlüğün yavaş yavaş çözülüp çözülmediğidir.