PİYASALAR
Abdulkadir Karagöz
[email protected]

"Taktik maktik yok, bam bam bam"

 

[email protected]

 

UEFA Kupası Finali öncesinde Fatih Terim'in söylediği bu söz sosyal medyada yeniden gündeme geldi. Sarf edildiği dönemde Galatasaray 4 yıl üst üste şampiyon olmuş, futbolu ile taraflı tarafsız herkesin takdirini kazanmış, dünya futboluna farklı bir soluk getirmişti: "En iyi defans, ofanstır”.

 

Rakibe önde basan, tam saha pres uygulayan, topla hızlı çıkan, 11 futbolcusu ile topun arkasında kalan, son dakikaya kadar pes etmeyen bir takımın final maçında dökülmüştü o sözler: “Taktik maktik yok, bam bam bam...”

 

Stratejisi, duruşu ve oyun anlayışı ile taktiği artık zihinlerinde değil omuriliğinde yaşatan yani doğal reflekslerine dönüştürmüş bir takımın tutkusunu yansıtan sözlerdi.

 

Türkiye son yıllarda çok sert saldırılara maruz kalıyor. Global bir kapışmanın merkezinde tam bağımsızlık ve istiklal mücadelesi veriyor. 

 

Özellikle son 15 yılını, ekonomik, siyasi ve sosyal olarak müthiş atılımlarla geçiren, oyun kurucu ve masada söz sahibi olan, sorunları görmezden gelmek yerine üzerine giden, İslam dünyasında model ülke ve umut olarak kodlanan Türkiye, zirveye doğru tırmandıkça sert rüzgarlara maruz kalıyor.

 

Rüzgar ne kadar sert esse de Türkiye omurgası oturmuş, taşıdığı 1000 yıllık geleneğin sorumluluğunun bilincinde, reformist, proaktif, üretken ve etken bir ülke artık. Birçok alanda sürdürülebilir başarı sağlamış ve stratejisini artık omuriliğinden uygulayan-yani reflekslerinde taşıyan bir ülke… Bu sert rüzgarlar karşısında en iyi defansın, atak olduğunu özümsemiş yatırımcı ve müteşebbislerimiz için de 2017 büyüme ve atılım fırsatları ile dolu. Özellikle 15 Temmuz sonrası, 'yerli ve milli' arayışı girişimcilerimize birçok fırsat sunacak. Aynı zamanda bu arayış en büyük zenginliğimiz 'yerli ve milli insan kaynağımız' için de birçok imkân sağlayacak. Genç yeteneklere daha fazla yatırım yapılacak, yapısal reformlar ile milli değerlerimiz global ölçekte daha rekabetçi hale gelecek.

 

HANGİMİZ İNTERNETTE GÜVENLİK SALDIRISINA UĞRAYIP UĞRAMADIĞIMIZI BİLİYORUZ!

 

İşte bu rekabetin en önemli sahalarından biri de siber güvenlik. Biliyoruz ki, son yıllarda bazı devletler tarafından, politik ve stratejik bilgileri uzun süreli izleme, manipüle etme ve tahrip etme yolunda gerçekleştirilen siber saldırılar, ülkelerin ulusal güvenliklerine büyük tehdit oluşturuyor. Ya da şöyle söyleyelim: Hangimiz internette güvenlik saldırısına uğrayıp uğramadığımızı biliyoruz! Bir siber güvenlik uzmanının insanları ikiye böldüğünü okumuştum: İnternette güvenlik saldırısına uğradığını bilenler ve bilmeyenler. Hepimiz teknoloji odaklı yaşıyoruz, yangın çıktığında 111’i arıyoruz, sıcak suyumuzu akıllı sistemler ile sağlıyoruz, otobüslerimiz yine bilgisayar sitemleriyle kontrol ediliyor, arabalarımız ve evlerimiz her şeyimiz çok akıllı. Bilgisayarlar hayatımızın bu kadar içindeyken, ne kadar güvendeyiz sorusunu soruyor muyuz?

 

Bu hususlarda içimizi rahatlatacak büyük bir adım olan Cyber Camp, geleceğimizin güvenlik muhafızlarını eğitmek amacıyla 23 Ocak’ta derslere başladı. Türkiye’nin en yetenekli 3 bin 579 genci arasından seçilen 40 yetenekli bilişim uzmanı 14 gün boyunca siber güvenlik alanında yoğun eğitim alacaklar. Program sonunda çağımızın yeni saldırı teknikleri ile donanmış olarak, geleceğin yeni bilgi sistemlerini anlamak için farklı metotlar geliştirecekler. Bilgiyi akıl seviyesine taşıyacak, eskiden aylar alan süreçleri, saniyeler içerisinde tamamlayabilecekler.  Bunun için tek ihtiyacımız olan ‘”insan zekâsı”. Yapılması gereken ise bu kişilere ulaşmak, nitelikli eğitimler ile donatmak ve etkin girişimcilik modelleriyle yeni yatırımlarımızın rotasını çizmek. Devletimiz bu yatırımların zeminini oluşturacak yapısal ve köklü reformları kararlılıkla uyguluyor. İşte bu karar alım süreçlerinin hızlanacağı 2017 yılını ‘hız, verimli uygulama, etkin denetim, öz sermaye, gelişim’ sözleri ile hatırlayacağız.

 

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Abdulkadir Karagöz
[email protected]

Dünya değişiyor...

 

Abdülkadir Karagöz / Mental İK & Danışmanlık Kurucu Ortağı

 

Şimdi hızlı yediğimiz, hızlı yolculuk ettiğimiz, hızlı düşündüğümüz bir dünyada; geç kalkmak, ötelemek, ertelemek de ne oluyor? Ekonomi ve global siyasetin oyuncuları, okul bahçesindeki muzır çocuk gibi mendili alıp kaçıyor, hadi beni yakala diye köşe kapmaca oynuyor. Oyun kurucular arada bir oyun değiştiriyor, peşine düşenlere engeller çıkarıyor, onları sınıyor, zorluyor. Dolayısıyla da rekabet hayatın önemli bir parçası oluyor. Başarı mücadelesinde muvafık olmak isteyenlerse daha hızlı koşmanın yollarını arıyor, vücut çalışıyor, daha erken kalkıyor, daha az yiyor, sürekli egzersizler ile rekabetin en çetin oyuncusu olmak istiyor; Hedef 'takip edilen ve oyun kurucu' olmak. 

 

İşte bu ürünlerden olan dijital asistanlar ile hayatımız çok daha kolaylaştı. Zamanın değişmez değerlerine karşı bizi donattı. Sabahları onların sayesinde uyanıyoruz, günlük programımızı organize ediyoruz, sevdiklerimizle iletişime geçiyoruz. Adeta insanın dijital bir klonu gibi, bizim adımıza düşünüyor, planlıyor ve uyarıyor. Bize düşen ise uygulama. Ancak dikkatli olmalı insan, bu klonun gerçek kimliğimizin önüne geçmesine izin vermemeli. Özellikle de iş hayatında. Dijital asistanların bizi yönetmesine karşı dikkatli olmalıyız. İnsan ürünü olan bu aletlerin bizden daha akıllı olmadığını bilmeli ve onun bizi kontrol etmesine izin vermemeliyiz. Hızlanan hayatımızın yardımcısı olan dijital asistanlar, zamanı elimizden alıp götürmek konusunda pek mahirler. Dijital asistanların bizi çektiği sosyal medya, sosyal insanı bertaraf etmemeli. Hayata dokunmalı, topluma faydalı olmalı, duyguları merkeze almalı, başkası için çaba harcamalı, iyilik ve güzelliği yaymalı, insan için organizasyonları yaşatmalı ve organizasyonları değişime adapte etmeli. Bu maksatla da yeni yönetim yaklaşımları oluşturmalıyız.

 

Ülkemiz de büyük değişimin kararını verdiği son 15 yılda yeni yönetim yaklaşımları ile edilgen bir düzlemden; etken bir yönetim anlayışına evrildi. Birçok alanda reformlar yaptı ve kalıcı başarılar elde etti. Başardıkça temposunu biraz daha artırdı, yeni yöntemler geliştirdi ve geliştiriyor. Çünkü zamanın değerleri aynı kalsa da dünya değişiyor. Bu değişime ayak uydurabilenler de ayakta kalabiliyor. Yetenek ve değerlerinin farkına varan Türkiye, bu güçle sağlam adımlar ve reformlar ile yoluna devam ediyor. Gelişme ve ilerleme yolundaki kuvvetli kararından geri adım atmadan, temposunu bozmadan, inancını kaybetmeden...

 

İşte yeni neslimizin en büyük şansı. Kendisine değer verilen bir ülkede, başarıya götürecek olan temponun tutturulduğu Türkiye’de kendi yolunu bulabiliyor. Dijital asistanlar sayesinde bilgiyi ediniyor ve paylaşıyor. Eğitim ile elde ettiği birikimlerini sahaya aktif bir şekilde yansıtabiliyor. Kendine güveniyor. Hayalleri var. Umudu var.

 

İşte bu umutlu ülkenin genç yeteneklerine dair de çok güzel gelişmeler var. 15 Şubat’ta Türkiye’den 220 ve dünyadan 57 gencin katıldığı LAMT 2017 programının dersleri başladı. 'Liderlik ve Kültürel Değişim Programı' kapsamında üç ay boyunca Malezya’da alacakları eğitimlerle hem kişisel gelişimlerine katkıda bulunacaklar hem de ülkelerarası kültürel bir etkileşim imkanı elde edecekler. Eğitimin sadece kitaplarda öğretilen didaktik bir süreç olmadığını gösteren bu eğitimler ile potansiyellerini keşfedecek, dünyanın her koşulda yönetilebilir olduğunu görecekler. Yeni yönetim becerileri ile donanacak ve zamanlarının en değerli insan kaynağı olarak ülkelerine geri dönecekler.

 

Çok şanslılar çünkü geri döndüklerinde etkin rol oynayacakları, kendilerine değer verilen bir Türkiye bulacaklar. O Türkiye ki, onların ihtiyaçlarını anlayan ve bu ihtiyaçlara her zaman cevap verecek değişimlere ön ayak olan bir irade ile yönetiliyor. Şimdi bu irade oyunun kurallarını değiştiriyor, yeni oyun kuruyor. Gençler eğitimlerini tamamlayıp sahaya indiklerinde kurulmuş olan yeni oyun, beklentilerini karşılayacak nitelikte ve nicelikte olacak.

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Abdulkadir Karagöz
[email protected]

Sömürü çağından paylaşım çağına

 

Abdülkadir Karagöz / [email protected]

 

Uluslararası dengeler değişiyor. Dünya yeni bir değişim dalgası ile yüz yüze. Ortak pazar olarak kurulan Avrupa Birliği; ekonomik birlikteliğini kültürel ve politik zemine taşıyamıyor durumda ve bununla beraber AB’nin nüfusu gün geçtikçe yaşlanıyor.  Amerika ise üretimi ve altyapı iyileştirmelerini ıskaladığını geç de olsa fark etmiş gözüküyor. Üretimi değersiz görerek tüm imalatı doğuya kaydıran ve kurduğu finans modelleri üzerinde yükselen batı ekonomisi için 'pazarlama ve finans' devri, altın çağı yaşaması için yeterli imkanı sağladı. Şimdi ise çağ açılıp çağ kapanması gündemde. Çünkü ışıltı ve şaşanın hikayesini dünya daha fazla taşıyamaz hale geliyor. Batı elmasların keyfini ve yüksek kârlılığını tadarken; elmas madeni Afrika'da 'kanlı elmas' stratejisi izlenmekte. Elmas madenleri Afrika'da olmasına rağmen; hiçbir Afrikalı elmas zengini ya da güçlü bir marka sahibi olamadı. Siyasi istikrarsızlıklar üreticinin markalaşmasına, pazarda yer edinmesine imkan vermedi. Afrika iç savaş, çeteler, kabile çatışmaları ile açlığa mahkum edildi. Sadece madende çalışmaya mahkum edilen Afrikalılar; kendi zenginlikleri içerisinde kana bulandılar. Bu kanlı mücadeleler içerisinde batı, elmaslarından mahrum kalmadı fakat elmas arzı bu çatışmalardan dolayı kısıtlandı. Kısıtlandıkça da değerlendi. Değerlendikçe kazanan madenci/üretici değil, batının kendisi oldu. Avrupa ve Amerika şirketleri 'pazarlama & finans' enstrümanı ile arzı kontrol edip kârını maksimize etti. Elmasın ışıltısındaki strateji çikolatada da uygulandı. Çikolatanın hammaddesi kakao da maalesef batıda tatlı, Güney Amerika ve Afrika'da acıdır. Acı kakao hikayesi de arz kontrolü ve üreticiyi baskılama üzerine inşa edildi. Kakao üreticileri yoksulluk, iç savaş, kaos pençesinde üretimlerine devam ederken; batıda Belçika ya da İsviçre çikolatasının tadı dillere destan oldu. Brüksel ya da Zürih'te kakao tarlaları olduğunu düşünmüyorsunuz değil mi? Afrika'da kakao üreticileri iç savaş, isyancı yağmalamaları ve sürekli yangınlar ile varlık mücadelesi veriyor. Kanlı elmas, acı kakao ve daha birçok iç sızlatıcı gerçeklik ne kadar da yüz çevirsek başucumuzda duruyor. Doğal zenginliklerin asıl sahipleri olan halklar edilgenleştiriliyor, sömürülüyor. Çaresizlik ve umutsuzluk onların kaderi gibi yaşamlarına işliyor. Zengin batı harici dünya, ayrıcalıklı olmayan sınıf yaşam mücadelesi verirken; batı sürekli kartları yeniden karıyor. Bir yanda var olmanın mücadelesi bir yanda kâr mücadelesi... Ama on yıllardır süregelen kurgu değişiyor. Ekonomik çıkar birlikteliği yapan Avrupa Birliği; ekonomik krizler, kopuşlar ile karşı karşıya. Doğudan bir güneş yükseliyor. Nüfus, üretim gücü, teknoloji ve genç insan kaynağı ile doğu dengeleri değiştirmeye hazır. Avrupa belki çok kısa bir süre sonra artık 'ortak pazar' değil sadece bir pazar olacak. Ağır göçler, çatışmalar toplumların ve bölgelerin sosyolojisini ve alışkanlıklarını da değiştiriyor. Edilgen toplumlar artık kendilerine 'var olma' hakkı bile tanınmadığının farkına varıyor. Yüzlerini biraz daha vicdanlı ve güvenli limanlara çeviriyor. Doğunun yeraltı, yerüstü zenginliği, sermayesi artık kendine yeni adil bir ekosistem arıyor. İç çatışmalar, darbe girişimleri, terör saldırıları ile klasik global kurguya tabi edilmeye çalışan Türkiye; fırtınaları birlikteliğini ve gücünü daha da artırarak atlatıyor. Dünya daha kaotik, daha çatışmacı bir çizgiye kayarken; Türkiye çatışmaları bertaraf etmiş, birlikteliğini ve istikrarını kavileştirmiş bir sürece doğru yürüyor. O yüzden yeni ekosistem arayışlarında en merkezde duruyor. Güzel günler ve güçlü bir Türkiye için herkese düşen sorumluluklar var: İdeolojik tıkanıklıkları aşacak sağlam bir icraatçı irade, cesaretli yatırımcılar, gençlere alan açan karar alıcılar, üretim ve teknoloji merkezli bir ekonomi, büyük hedefler ve çok çalışmak. Nisan ayı işte bu ekosistemin kalıcı olarak inşası için kritik öneme sahip. Evet, güçlü bir Türkiye, istikrarlı bir Türkiye, büyük hedeflere kitlenmiş bir Türkiye hepimizin ortak hayali ve hedefi...

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Abdulkadir Karagöz
[email protected]

Değişime liderlik etmek

[email protected]

 

Son yıllarda kelime havuzumuza yeni bir ifade eklendi; ‘trend’… Önceleri ulaklar, koşucular, çağarlar ve tatarlar; bir haber, bir gündem ya da sultanın fermanını halka duyurmak için kullanılır; tellallar da “Hey ahali… Duyduk duymadık demeyin!” İfadesi ile ilan ederlerdi. Bu süreçler günler, haftalar ve hatta aylarca devam ederdi. Ardından telgraf, telefon, radyo, televizyon ile iletişim kanallarımız çeşitlendi ve hızlandı. Gazeteler aylık, haftalık derken; günlük basılmaya başlandı. Fakat hayat öylesine hızlı aktı, rekabet öylesine yoğunlaştı ki bir önceki günün haberi için ertesi sabahı beklemek, zamanın gerisinde kalmak anlamına geldi. Tam bu durumda yeni bir bilgi ve iletişim kaynağı ile tanıştık; sosyal medya... Haber ve bilgi kaynağı zaman zaman doğru da olmayabiliyor tabii. Bu durumdan dolayı ağır iletişim kazaları da yaşanabiliyor.Kimimiz etken olup bu süreçleri yönetebiliyor, kimimiz ise edilgen olup sürece kendini bırakıyor. Yani pazarlama dili ile kimimiz 'trend setter' kimimiz ise 'follower'... İletişim ve pazarlamadaki bu ifadeler ve seçimler ise hep değişime ayak uydurabilme iradesi ile ilintili. Türkiye, yapmış olduğu seçimler ile şimdi kendine yeni bir rol biçti; 'trend setter'... Süreci yönetenler, durumu idare edenler, statükoya sarılanlar ve değişimi okuyamayanlar, global rekabette ‘follower’ seviyesinden sıyrılarak bir iddia ortaya koydu. Değişime liderlik etme iradesi hem toplumsal bir talep hem de karar alıcıların bir vizyonu olarak hayata geçti. Değişimin yoğun ve hızlı yaşandığı bir çağda; bugünün iyileri ve başarılıları, yarının sıradanları ve dahi tarihe karışmış aktörleri bile olabilir. Bu durum markalar ve organizasyonlar için de geçerli. Hızlı olamayan, öncü olamayan, değişime yön veremeyenlerin kaybetmeye mahkum olacaklarını tahmin etmek zor değil. Organizasyonlar için değişimin elbette bir maliyeti var. Bu maliyeti minimize etmek ve hızlı adaptasyonu sağlamak ise o kadar da zor değil. Değişimin en büyük eksisi ‘belirsizlik ve karmaşa’ riskidir. Bu riski bertaraf etmenin ise tek bir yolu var; ‘yalın organizasyon’. Yalın organizasyonlar; iş akışlarının, sorumlulukların ve süreçlerin çok sade şekilde belirlendiği ve basitleştirildiği yapılardır. Değişim anında sorumlunun net olduğu, şeffaf şekilde gözlenebilen, başarı ve başarısızlığın rahat ölçümlenebildiği organizasyonlardır. Anadolu medeniyeti organizasyonlarını incelediğimizde, sorumluluk paylaşımlarının net olduğu ve istişare meclisleri ile beslenen yalın modeller karşımıza çıkıyor. Global bir iddia taşıyan ve devrinin önemli bir aktörü olan devlet geleneğimiz, icranın etkin, karar alım süreçlerinin hızlı olduğu, askeri-kültürel-idari değişimlere liderlik yapılabilen dönemleri, zirvede olduğumuz zamanlar olarak okuyabiliyoruz. Ne zaman ki değişime liderlik etme misyonu unutulmuş; sistem ağır bürokrasi, kısır tartışmalar ve belirsizliğe teslim edilmiş; işte bu süreçlerde karmaşa ve küçülmeler ile yüzleşmek zorunda kalmışız.

 

Şimdi de ülke olarak heyecan verici bir değişim ve gelişimin hemen başındayız. Organizasyonun en tepesinden başlayacak bu değişim heyecanı ile hem devlet hem de sistem yeniden organize olacak, ağır bürokrasi yerini yalın modellere bırakacak. Sistem karmaşadan kurtulup sadeleşecek. Sadeleşme ile birlikte değişime yön veren bir organizasyon ihdas edilmiş olacak. Değişime direnenler geride kalacak, değişime ayak uydurup kendi organizasyon ve yönetim anlayışlarını adapte edenler, ‘update edenler’ ise büyümenin ve gelişmenin koşuşturmacasında olacak. Bu değişimde ise en şanslılar gençler; değişim ve hız çağının tam ortasına doğan gençler. Dünyayı daha hızlı okuma, bilgiye daha hızlı ulaşma, hızlı karar verebilme ve daha esnek olabilme yetkinliklerine sahipler. Yaşanan tüm gelişmeler genç yetenekleri daha da önemli kılıyor. Onları keşfetmek, eğitip donatarak global rekabete hazırlamak çok daha stratejik bir hal alıyor. Genç kardeşlerimden bu aralar en çok duyduğum ve beni heyecanlandıran cümle: “Biz daha yeni başlıyoruz.”

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Abdulkadir Karagöz
[email protected]

Geleceğin mesleği: Girişimcilik

Abdülkadir Karagöz / Mental İK & Danışmanlık Kurucu Ortağı

[email protected]

 

Bahar aylarında birçok üniversitede ve köklü liselerde kariyer festivalleri yapılıyor. Bu festivallerin birçoğunda ana tema ‘geleceğin meslekleri’... Geride bıraktığımız ay, işte böyle bir etkinlik kapsamında Boğaziçi Üniversiteli öğrenciler ile bir araya geldik. Onlarca Boğaziçili, geleceğin mesleklerini dinlemek üzere salonu doldurmuştu. Geleceği, bilinmezi konuşmak; hep bir gizem dolu olduğu için oldukça enerjik bir program oldu. Gençlik ve gelecek genellikle aynı cümle içerisinde kullandığımız albenisi olan ifadeler. Ama bir o kadar da sıradanlaştırılmış kavramlar. Geleceğin meslekleri de bu sıradanlaştırılmadan nasibini alan bir konu. Basit bir Google araması ile bile karşınıza çıkacak artık olağan bir gerçeklik: ‘Yapay zekâ, veri analisti, robotik, biyokimya, nanoteknoloji…”

 

BEŞER VE İNSANI BİRBİRİNDEN FARKLI KILAN 3 UNSUR

Fakat bu sıradanlıktan biraz sıyrılıp geleceğin inşasını konuşalım, gelecekte hayatımızı kolaylaştıracak makineleşmeyi değil; geleceği inşa edecek insanı merkeze alalım. Ali Şeriati; beşer ve insanı birbirinden farklı kılan 3 unsurdan bahseder: Birincisi insan; yaradılış gayesinin farkındadır. Ne için doğduğunun, ne için nefes aldığının, nereden gelip nereye gittiğinin, yaşama motivasyonunun idrakindedir. İkincisi; insan diğer yaradılanlardan farklı olarak, bu yaşam gayesi doğrultusunda tercihlerde bulunur. Üçüncü olarak ise bu yaptığı tercihler, onun toplum için bir ürün, bir değer üretmesine vesile olur.

 

GİRİŞİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR

Bizi, biz yapan bu en temel olguyu, ontolojik farkındalığı dikkate aldığımızda; geleceğe ve geleceğin mesleklerine dair anlam yüklü bir kelime ile karşılaşıyoruz: ‘Girişimcilik’… Girişimcilik ya da müteşebbislik; toplumumuzda ‘kendi işinin patronu olmak’ olarak kabullenilmiş olsa da girişimcilik bir yaşam biçimidir. Özellikle son yıllarda sıkça duymaya başladığımız ‘sosyal girişimcilik’; toplum için dertlenmek, yardım faaliyetlerinde bulunmak, topluma katma değer katılabilecek aksiyonlarda bulunmak, öteki adına düşünmek anlamlarına da geliyor. Esasında, bireyin özne olduğu ama toplumun merkezde olduğu ideal bir dünyada; sosyal girişimcilik her ferdin üzerindeki yükümlülük… İşte geleceğin mesleklerini konuşurken de bu bakış açısı ile konuya yaklaşabilir ve geleceğin mesleklerini tek bir çatı altında toplayabiliriz: ‘Girişimcilik’…

 

REFORM, ATILIM VE MÜTEŞEBBİSLİK DÖNEMİ…

Her rasyonel kişiyi, dünyayı daha yaşanası bir yer yapmak ve toplum için değer üretmek için çırpınan bireyler olarak kabul ettiğimizde, geleceğe yön verecek olanın müteşebbisler ve sosyal girişimciler olduğunu görüyoruz. Geleceği inşa edecek olan bireyleri ikincil kabul edip onların elinden ‘geleceği inşa etme misyonunu’ aldığınızda, geriye yavan birkaç meslek önerisi kalıyor. Bizler gençliğimizi ve geleceğimizi prangalamak, onları kalıba sığdırmak, birkaç meslek ismine odaklamak yerine özgürleştirmeli ve bizzat kendi girişimcilik ruhları ile geleceği inşa etmelerini teşvik etmeliyiz. Bu değerin farkında varmış iş dünyamız da özellikle son yıllarda tercihlerini bu farkındalık üzerine yapıyor. İnsan kaynakları firmalarına gelen talepler; personel seçiminde aranan özellikler meslek ve uzmanlık ayırt etmeksizin hep girişimci kişilik üzerinde yoğunlaşıyor. Gelecekte rakiplerini izlemek, geleceği başka aktörlerden dinlemek yerine geleceği inşa etmeyi ve yarınlara yön vermeyi tercih eden firmalar tercihlerini girişimci yeteneklerden yana kullanıyor. Onlarca devlet kurma, organizasyon inşa etme, öz kaynakları ile yeniden dirilme konularında köklü bir geçmişe, kültüre ve deneyime sahip olan Anadolu gençleri için güzel bir dönem başlıyor. Reform, atılım ve müteşebbislik dönemi…

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Abdulkadir Karagöz
[email protected]

Yerli ve milli üretim

Abdülkadir Karagöz / Mental İK & Danışmanlık Kurucu Ortağı

[email protected]

 

Yazın bu güzel gelişmelerin tadını çıkarmak hepimizin hakkı. Özellikle turizm, dondurma, kırmızı et gibi sektör temsilcileri de bu hakkı sonuna kadar kullanmamızı heyecanla bekliyor. Onları endişelendiren bazı sıkıntılar da yok değil. Hazır mangalcılarımız parkları doldurmuş, ızgaraların dumanı üzerindeyken hem üreticinin hem de tüketicinin keyfini kaçıran kırmızı et sektörüne bir göz atalım. Et ve Süt Kurumu’nun 2016 sektör raporunda; büyükbaş hayvancılıkta 2016 yılı küresel üretimin bir önceki yıla göre arttığı, ABD, Hindistan ve Brezilya’daki hayvan sürülerinin sayı olarak genişlediği, Brezilya’da pazara girişte yapılan iyileştirmeler ile ihracatın arttığı böylelikle Brezilya üretiminin sağlam bir geri dönüş yaşadığı öne çıkıyor. Kırmızı et ihracatında Brezilya %18 pazar payı ile liderliği elinde tutarken; Avustralya %17, Hindistan %16, ABD %10, Kanada %7 ile gelişmekte olan Brezilya’yı izliyor. Dünyada tüm bu gelişmeler olurken hayvancılığın beşiği Anadolu’da ise girişimcilerimizin gündemi ürün ihraç etmek, global rekabette yer almak değil maalesef. Boş kalan ahırlarını doldurmak için ithal hayvan gemisinin ne zaman geleceği, hayvanların iyi koşullarda getirilip getirilmediği, talep ettikleri sayıda hayvanın inip inmediği, ithal hayvanların besiciliğe uygun olup olmadığı kaygılarının ötesinde pek bir gündem yok. Tüketici ise artan et fiyatları karşısında porsiyonlarını küçülterek geçici bir çözüm bulmuş durumda. Düzenleyici irade ise çareyi ithalatta arıyor görüntüsü var. Üzücü bir değerlendirme de olsa hayvancılığımız, ‘ithal hayvan besiciliği’ ve ‘ithal hayvan kesiciliğine’ doğru sürükleniyor...

 

Yerli ve milli üretimin her zamankinden daha da önem kazandığı günümüzde üretimi nasıl artırabilir ve hayvansal ürünler ihraç eden bir ülke olabiliriz? Hayvan nüfusunu artırmanın tek bir yolu var: Daha fazla ineğin, daha fazla doğurması. Ülkemiz hayvancılık geleneklerine baktığımızda basit bir döngü var: Süt fiyatları iyi ise inek sayısı artar. Çünkü ineklerin sütü sağılıp satılır, kimse süt veren ineğini yani doğuran anacını kesmez. Ama süt fiyatları kötü ise kimse ineklerini sağmak istemez, doğuran anaçlarını keser. İnekler kesilince tosunlar doğum yapamayacağına göre, geriye tek bir seçenek kalır: İthalat. Et fiyatlarının yüksek, süt fiyatlarının düşük olduğu bir ekosistemde doğurganlık olmaz, popülasyon hızla düşer. Süt fiyatı üreticiyi tatmin etmediği müddetçe ineklerin gidecekleri yer sağımhane değil, kesimhanelerdir. İnekler olmazsa, milli tarım politikası olmaz. İnekler olmazsa süt olmaz. İnekler olmazsa doğum olmaz, inekler olmazsa ucuza et olmaz. Körfez ülkeleri ile Katar'ın yaşadığı ambargo krizinde; tarım ve hayvancılığın ne kadar stratejik bir alan olduğu bir kez daha kendisini hissettirdi. Krizin henüz ilk günlerinde başta süt ve süt ürünleri ihtiyacı Katarlıları tedirgin etti. Türkiye'den uçaklar ardı ardına kalkıp Türk süt markaları Katar raflarında yerlerini aldı. Katar; krizin sıcaklığını atlatır atlatmaz, dünyada inek arayışına girdi. Süt ineklerini uçaklara doldurup ülkelerine götürdüler. İşittiğimiz zaman gülümseten bir cümle fakat, ‘inek yoksa bağımsızlık yok.’ Katar’daki kriz Türk süt üreticilerinin desteği ile aşıldı. Ama üretici açısından süt fiyatları düşük gitmeye devam ederse inekler daha yoğun kesilecek ve Türkiye sadece et ithal etmekle yetinmeyecek gibi gözüküyor. Girişimcilerimiz için bu tablo bir fırsat aynı zamanda… Eğer sektör üreticiyi destekler, ilgili düzenleyici kurumlar destek verdikleri girişimcileri ayakta tutabilirse birçok alanda başardığımız gibi ithalatçı konumdan ihracatçı konuma gelebiliriz. Hayvancılıkta 2023 hedeflerine yürümek çok da uzak değil aslında: Yerli üretici, milli tarım ve doğurgan inekler...

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Abdulkadir Karagöz
[email protected]

Yetenek yönetimi

Abdülkadir Karagöz / Mental İK & Danışmanlık Kurucu Ortağı

[email protected]

 

Tarihte çağ atıp çağ kapatan nice büyük gelişmeler, değişimler ve felaketler olmuştur. Her çağ kendi zamanına ait dinamikleri ile anılmış, insanlığı etkileyen ve tarihe iz bırakan gelişmeler adeta bir imza gibi bugünlere ulaşmıştır. Taş, kalkolitik ve tunç devrinin ardından yazı bulunmuş ve ilk çağ başlamıştır. İlk çağı, orta, yeni ve yakın çağ takip etmiştir. Milyarca insan yaşamış, yaşanılan zamanın ve mekanın ötesine geçen buluşlar yapılmış, bilgi ve tecrübe bir kar topu gibi büyüyerek günümüze ulaşmıştır. İnsanlık bu ilerlemeyi ‘medeniyet yolculuğu’ olarak adlandırmış ve zamanın bütün aktörleri kendilerini en gelişmiş bireyler olarak tanımlamıştır.

 

DÜNYA MİRASINI SADECE MADDİ VE TEKNOLOJİK BİR YOLCULUK OLARAK DEĞİL, MANEVİ VE KÜLTÜREL BİR GELİŞİM VE AKTARIM OLARAK DÜŞÜNMEMİZ GEREKİYOR

Zamanın ötesinde ilerleyen bireylerin kendini en üstün görmesinde şüphesiz yaşanmışlıklar ve milyarca yılın tecrübesini bünyesinde barındırma duygusu hakimdir. İnsanlık doğudan batıya, kuzeyden güneye birçok alanda bu duyguya neden olabilecek gelişmeleri bir potada eritmiş, elle tutulamayan, gözle görülemeyen bir bilgi kümesini takip eden zamana miras bırakmıştır. Bu mirastan, kimi toplum ve bireyler ağırlıklı pay almış; kimi bireyler ise reddi mirasta bulunmuşlardır. Zamanın ruhuna baktığımızda tekerleğin icadı, yazının bulunması, ateşin keşfi, telefon, internet gibi maddi çıktıların yanı sıra; inanç sistemimizi oluşturan manevi ve kültürel çıktılar da görülmektedir. Dünya mirasını bu nedenle sadece maddi ve teknolojik bir yolculuk olarak değil, aynı zamanda manevi ve kültürel bir gelişim ve aktarım olarak düşünmemiz gerekiyor. 

 

BU MİRASIN İNSANOĞLUNDAKİ KARŞILIĞI ‘YETENEK’TİR

İşte ilk insandan bugüne kadar hem çevresel hem de genetik aktarım yolu ile bireye ulaşan bu mirasın insanoğlundaki karşılığı ‘yetenek’tir. Yeteneği sadece belirli bir alanda dereceye sahip ve rakiplerinden önde olarak görmek, bu dünya mirasından yeteri kadar nasiplenememektir. Yetenek, çok yönlü katma değer üretebilecek potansiyeli taşımak, zamanın ötesine iz bırakacak çıktılar üretmek ve dünya mirasına katkı sağlamaktır. 

 

YETENEK KONUSU, ÇAĞLARIN ÖTESİNDE BİR GÜNDEM VE STRATEJİK BİR ALANDIR

‘Yetenek’ konusu, işte bu nedenle çağların ötesinde bir gündem ve stratejik bir alandır. Dünya genelinde bunun farkında olan birçok ulusal/uluslararası yetenek programları hem özel sektörde hem de kamu sektöründe yer almaya başlamıştır. Bu yetenek programları ile kişilere kariyer yönetimi, dil eğitimi programları, farklı kültürel etkileşim programları düzenlenmektedir. Bu programlar, üniversite- sanayi iş birlikleriyle destekleniyor ve genç yeteneklere alan açılıyor. 

 

KURUMLAR ÇOK YÖNLÜ YETENEK PROGRAMLARI SUNUYOR

Yeni nesil şirketler, yetenek ihtiyacını mezun olmaya yakın öğrenci kitlesini hedef alarak oluşturduğu yetenek yarışmaları ile keşfediyor. Bunun yanında hackathonlar ve teknoparklarda verilen destekler ile var olan yeteneklerin ortaya çıkarılması da önemli bir adımın atılmasına destek oluyor. Türkiye’de de bu alan, yeni yeni kurumlarımızın dikkatini çekmiş ve kısa zamanda çok yönlü yetenek programları sunulmaya başlanmıştır. Gelişimini sadece maddi değerler ile kısıtlamayan, manevi mirası da barındıran, insanlık tarihinin tüm birikimini kendinde toplayan yeteneklerimiz için şimdi yetkinliklerini artırma zamanı…

 

 

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Abdulkadir Karagöz
[email protected]

Liderlik

Abdülkadir Karagöz / Mental İK & Danışmanlık Kurucu Ortağı

[email protected]

 

"Alpaslan ve Osman Gazi FB'liydiler, Bill Gates ve Michael Dell de!

FB'lilik tarihin derinliklerine kök salan farklı bakıştır. Büyük İskender'den Fatih Sultan Mehmet'e, Henry Ford'dan Mark Zuckerberg'e kadar, siyasi ve iktisadi liderlerin hepsi FB'lidir.
Fakat bunlardan sadece CimBom'luluğa terfi edebilenler uzun ömürlü yapıların kurulmasına önayak olabildi. Farklı bakış, cemiyetçi bakışla bütünleşmeden kurumsallaşamıyor.
Doksan dakika ayakta kalabilen, yani kurdukları yapıların bir tür imparatorluğa dönüştüğü liderler ise sadece Siyah Beyaz renklere gönül verenlerdir."

Bu satırları okuduktan sonra, yapabileceğiniz en iyi aksiyon hemen gidip Mustafa Özel'in yazdığı Stratejik Liderlik kitabını almak olacaktır. Mustafa hocayı uzun yıllardır tanıyanlar, takip edenler zaten bu aksiyonu çoktan almıştır fakat yeni tanışanlar için çok lezzetli bir serüven başlıyor denilebilir. Bazı kitaplar başucu kitabı olur ve altı çizilerek okunur. Henüz yeni okuma fırsatı bulduğum bu kitap ise baştan sona altı çizilecek öğreti ve kıssalar ile dolu.

 

FARKLI BAKIŞ (FB) - CEMİYETÇİ BAKIŞ (CB) - STRATEJİK BAKIŞ (SİYAH BEYAZ)

Farklı bakmayı bilen, fark oluşturan ve katma değer üreten bir kişinin fark edilmesi kaçınılmazdır. Genç yeteneklerden güçlü liderlere evirilen sürecin belki de en temel basamağını oluşturur farklı bakabilmek. Bir adım ötesini öngörmek, resme daha büyük perspektiften bakabilmek, herkesin yakalayamayacağı risk ve fırsatları süzebilmek işte bu farklı bakışın çıktısıdır. Bu bakış öncelikle bireye rekabette üstünlük sağlar, zamanla rakiplerinin ve ekibinin önünde liderlik yükümlülüğü kazandırır. Bu yükümlülükle birlikte insan, doğası gereği yetenekleriyle daha da perçinlenir ve yapabileceği her eylemi imkanlar dahilinde maksimum seviyeye çıkarır. Bilgi çağının petrolü olan yetenek, geleceğin iş dünyasının yeni savaşı ve yeni silahı olma yolunda ilerlemektedir.

Rakip ve ekibiyle oluşan bu fark ise organizasyona, cemiyete, teşkilata yayılamaz ise hızla kapanır. Cemiyetçi bakış ya da farklı bakışı kurumsallaştırmak liderliği sürdürülebilir kılmak açısından önemlidir. Organizasyonlar; liderin bakışı, refleksleri, vizyonu ile kurum kültürlerini yoğurabilirse uzun soluklu olur. Organizasyondaki her bireye kazandırılmış bir farkındalığın karşılığı aidiyettir. Gelenekleri ve kurumsal refleksleri olan organizasyonlar bu aidiyete liderin cemiyetçi bakışı sayesinde ulaşırlar.

Organizasyonu; sevgi, ortak idealler, adalet, tanımlanmış sorumluluklar, şeffaflık, vizyon ile donatan liderlerin kalıcı ve köklü bir çınarlar inşa edebilmesinin en kritik yolu ise Stratejik Bakış'tan geçiyor. Takip eden değil, oyun kuran; edilgen değil, etken olan; değişim iradesini elinde bulundurup sürekli gelişen organizasyona giden yol işte bu bakış. 

İnsan; neden dünyaya geldiğini, yaşama gayesinin ne olduğunu, bu gaye doğrultusunda neler yapması gerektiğini, hayatın sona ermesi ile bilançosunda neler bırakması gerektiğini, nelerden hesap vermesi gerektiğini, nereden gelip nereye gittiğini bilen bir varlık. Fakat bu bilgi tek bakışına hedefe ulaşmak için yeterli değil. Bilginin yanına tefekkür, tefekkürün yanına farkındalık, farkındalığın yanına pratik, pratiğin yanına fedakarlık, fedakarlığın yanına da muhasebe eklediğinde kendini bir strateji ile donatmış oluyor. 
Kurumlar da bireylerin bu stratejik donatısı ile kendi gayelerine yaklaştıklarında sapasağlam, kalıcı organizasyonlar ve sürdürülebilir başarı yakalamış oluyorlar.
Kişisel ve kurumsal başarıyı bir büyüğümüzün şu ifadeleri ile de özetleyebiliriz: "Oku, düşün, uygula, neticelendir."

 

 

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Abdulkadir Karagöz
[email protected]

Onlar Türkiye'ye geri dönüyor

[email protected]

 

Türkiye, son dönemde yapılan yerli ve milli hamlelerle kaliteli insan kaynağına her zamankinden çok daha fazla ihtiyaç duymaktadır. Türk şirketlerinin dünya ile entegre olma süreçlerinde yabancı dil bilen ve yetkin çalışanlara duydukları ihtiyaç geçmiş dönemlerle kıyasladığımızda çok daha üst seviyeye çıkmıştır. Özellikle 1950’li yıllardan sonra Türkiye’den birçok vatandaşımız ekonomik nedenlerden dolayı yurt dışına gitmek zorunda kaldılar. Yurt dışına ilk giden vatandaşlarımız genel olarak eğitim seviyesi düşük kişilerden oluşmaktaydı. Fakat sonrasında onların çocuklarıyla birlikte yurt dışında kaliteli eğitim almış ve bulundukları ülkelerin dillerini çok iyi derecede bilen bir nesil ortaya çıktı. Ve bu nesil bulundukları ülkelerde önemli görevleri üstlenmeye başladılar. 

 

EĞİTİMLİ İŞ GÜCÜNE DESTEK VERİLDİ

Yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarımız haricinde eğitim nedeniyle ya da iş fırsatlarından dolayı yurt dışına giden kişi sayısı da azımsanmayacak kadar fazladır. Yurt dışında yaşayan bu insan kaynağını yeniden Türkiye’ye döndürmek için belli başlı çalışmalar yürütülmektedir. Türkiye’nin sıkça tartıştığı beyin göçü sorunuyla ilgili olarak son 20 yıllık süreçteki istatistiki bilgiler ve yapılan çalışmaları karşılaştırarak doğru bir sonuca ulaşmak mümkündür. Bu süre içerisinde; bin 500’ü aşkın Ar-Ge merkezi, 60’tan fazla teknokent ve birçok kuluçka-girişimcilik merkezleri ile Türkiye’deki eğitimli iş gücüne hiç olmadığı kadar destek verilerek teknoloji dönüşümü başlatılmıştır. Bu çalışmalar ile bilim insanları, akademisyenlere ve öğrencilere üniversite çalışmaları dahilinde verilen TÜBİTAK proje destekleri, üniversite bütçesinden verilen destekler ve teknoparklarla ihtiyaç duydukları desteğe doğrudan ulaşma şansı bulmuştur. Bu gelişmelerin herkesin aklında yer eden ‘Beyin Göçü Yaşanıyor!’ tezini tam tersine çevirdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. 


YURT DIŞINDAN TÜRKİYE’YE DÖNMEK İSTEYEN TÜRK YÖNETİCİ VE PROFESYONELLER İÇİN FARKLI BİR PROJE ÜZERİNDE ÇALIŞILIYOR

Günümüzde Türk Hava Yolları, Aselsan, Roketsan, TAİ, Baykar, Turkcell, Türk Telekom, TRT World, Rönesans gibi şirketlerimizin yaptıkları uluslararası büyüme hamleleri hem yurt içindeki insan kaynağımızın kalitesini iyileştirme refleksi geliştirmesini hem de yurt dışında yaşayan Türklerin tekrardan ülkeleri ile ilgili hedefler koymasını sağlamaktadır. Bunun en büyük nedenlerinden biri de şirketlerin çalışanlarına sağlamış oldukları imkanları iyileştirmesi. Buna örnek olarak Aselsan’ın son dönemde yurt dışından bünyesine 100’den fazla yetenekli mühendisi katmasını gösterebiliriz. Yapılan araştırmalara göre sadece 2006-2012 yılları arasında 253 bin genç ve başarılı Türk, Avrupa’dan Türkiye’ye dönüş yaptı. Bu dönüş eğiliminin nedenleri arasında artan ırkçılık, İslam düşmanlığı, yüksek seviyeye ulaşan işsizlik gibi unsurların varlığı ortaya konmaktadır. Türkiye’nin gelişen sosyal ve ekonomik düzeyi de bu dönüşleri hızlandıran en önemli etken konumuna gelmiştir. Ayrıca üçüncü kuşak Türkler hem dil bilmenin hem de iki ülkeyle de olan ilişkilerinin avantajını kullanarak Türkiye’de gelişen ekonomi doğrultusunda istihdamdaki paylarını almıştır. Yurt dışına eğitim amacıyla giden veya kariyerine yurt dışında devam eden birçok insanımız da artık Türkiye’ye geri dönerek kariyerlerini şekillendirmeyi ve ülkelerine katkı sağlamayı hedeflemektedir. Özel sektör tarafından da tersine beyin göçünü destekleyecek birçok proje geliştiriliyor. Dünyadaki yetkin ve eğitimli Türklerin izlerine ulaşmaya çalışılıyor. Yurt dışından Türkiye’ye dönmek isteyip herhangi bir iletişim kanalı bulamayan Türk yöneticiler ve profesyoneller için Mental Ailesi olarak çok yakında ses getirecek bir projemizin olduğunu sizlerle paylaşmaktan mutluluk duyarım.

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Abdulkadir Karagöz
[email protected]

Büyüyoruz...

[email protected]

Ülkemizin insan kaynağı her geçen gün daha da yetkin hale geliyor. Bu durum girişimcilerimiz ve işletmelerimiz açısından hayati önem arz ediyor. İşinin ehli çalışanların ortaya koyduğu ürün ve hizmetler, şirketlerin başarısını doğrudan etkiliyor. Büyüme ve istihdam oranlarındaki yükseliş bunun açık bir göstergesidir. Bu başarının devamlılığının sağlanması için ise istihdam politikalarında iyileştirme ve geliştirmelere ihtiyaç duyuyoruz. İnsan kaynağının tespiti ve istihdamı kadar önemli olan bir diğer konu da yetenek yönetimi… Öğrencilerin iş dünyasıyla iletişimini kuracak, genç yetenekleri keşfedip yönlendirecek, çalışanların sürekli olarak kendilerini geliştirmelerini sağlayacak ve hatta buna teşvik edecek sistemler kurmamız gerekiyor. Ayrıca insan kaynakları departmanlarının profesyonelleşmesi ve işe alım süreçlerine ek olarak yetenek yönetimi alanında da uzmanlaşması gerekiyor. Yapılacak yetenek yönetimi programları kalifiye insan kaynağını artıracak ve bu da istihdam ve büyümeye olumlu etki edecektir. TÜİK’in açıkladığı 2017 üçüncü çeyrek büyüme oranlarına göre altı yıl aradan sonra ekonomimiz %11,1 oranında büyüdü ve eylül ayı işsizlik oranı %10,6’ya geriledi. Ekonomideki bu gelişmenin ayak sesleri 2017 başından itibaren gelmeye başlamış ve Dünya Bankası, IMF, OECD yıl sonu büyüme hedeflerimizi güncellemişti. Büyüme hedeflerinin artması istihdam oranlarına da yansıdı. 

İSTİHDAM SEFERBERLİĞİ İVME KAZANARAK DEVAM EDİYOR

Cumhurbaşkanımızın başlattığı istihdam seferberliği ivme kazanarak devam ediyor. 2018 yılı için hedef, 1.5 milyon TOBB üyesinin mevcut çalışan sayısı korunarak 2 yeni çalışan istihdam etmesi ve en az 3 milyon ek istihdam sağlaması yönünde belirlendi. Yapılan araştırmalara göre işverenler de 2018’in ilk çeyreği için istihdam artışı öngörüyorlar. Bu hedefin başarıya ulaşması, işsizlikle mücadelenin kesin zaferle sonuçlanmasıyla eş anlamlıdır. İstihdam seferberliğiyle birlikte girişimciler ve işletmeler için birçok kolaylıklar da getirildi. Geçen yıl yapılan ve istihdamı artırıcı etkisi görülen teşviklerin önemli bir kısmı yeni yılda da devam edecek ve bunlara ek olarak yeni destekler de verilecek. Bu desteklerle birlikte işletmelerin istihdam seferberliğine katkı sağlama süreci de daha kolay ve hızlı gerçekleşecek. İstihdam kolaylığı sağlanan bu süreçte işletmelerin dikkat etmesi gereken önemli bir nokta doğru işe alımdır. Görev ve yeterlilikleri tam olarak ortaya konulmamış, yetki tanımlamaları net olarak çizilmemiş işe alımlar maalesef işverenler ve çalışanlar açısından ciddi bir problem olarak karşımıza çıkıyor. Bu durum; çalışan memnuniyetsizliği, beklentilerin karşılanmaması, ürün ve hizmet kalitesinde düşüş gibi sonuçların yaşanmasına sebep oluyor. Sürecin sonunda ise çalışanlar ve işletmeler arasındaki kopuşlar yani işten çıkarma veya iş değiştirmeler artıyor.

DOĞRU KİŞİYİ İSTİHDAM ETMEYE ÖZEN GÖSTERMEK GEREKİYOR

Doğru kişiyi istihdam edebilmek konusunda yapılan yanlışlar ürün ve hizmetlerin sağlığını olumsuz etkileyecek, aksayan projeleri beraberinde getirecek ve bu kartopu etkisi yaparak istihdam ve büyüme alanında daha büyük olumsuzlukları karşımıza çıkaracak. Bu tür durumlarla karşılaşmamak adına, işe alım süreçlerinde profesyonel destek alarak net tanımlamalar yapmak ve doğru kişiyi istihdam etmek için ayrıca bir özen göstermek gerekiyor. Son olarak; geçtiğimiz ay vefat eden İstanbul Ticaret Odası Başkanımız İbrahim Çağlar’a Allah’tan rahmet, yakınlarına ve iş dünyasına baş sağlığı diliyorum. Ülkemizin saygın ve başarılı iş adamlarından biri olan merhum İbrahim Çağlar; tüm kırılma anlarında bu milletin yanında saf tutan yürekli bir iş adamıydı.

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Abdulkadir Karagöz
[email protected]

Hedef 2023

[email protected]

Geride bıraktığımız yılda birçok alanda farklı atılımlar gerçekleştirdik. Bunun neticesini de dünyanın en hızlı büyüyen ülkesi olarak elde ettik. Bu büyüme oranı, beraberinde işsizlik oranlarını tek haneli rakamlara yaklaştırdı. 2018 yılı sonunda işsizlik oranlarının tekrardan tek haneli rakamlara düşeceği kanaatindeyim. Ülkemizin 2023 hedeflerini yakalaması açısından bu oranlar son derece önemli, çünkü iş gücü potansiyelimizi maksimum düzeyde kullanmalıyız, katma değeri yüksek ürünler ortaya koyarak ülkemizin hedeflerine ulaşmasına katkı sağlamalıyız. Cumhurbaşkanımızın ısrarla dile getirdiği 2023 hedeflerine ulaşmak, topyekûn bir mücadeleyi gerektiriyor. Dünyanın farklı noktalarına milletimizin alın terini ulaştırarak bu iktisadi kalkınmayı sağlayabiliriz. Bunu yapabilmek için de mümkün olduğunca farklı coğrafyalarda iş toplantıları ve programlar gerçekleştirmeliyiz. Bu kapsamda geçen ay, Expo Turkey by Qatar Fuarı için Katar'daydık. Fuarda ülkemizin her tarafından gelen iş insanlarımız, yaptıkları projeleri ve iş fikirlerini Katarlı yatırımcılara aktardılar. Ekonomisinin büyük bir kısmı petrol ve doğal gaz kaynaklı gelirlerden oluşan Katar, yurt dışındaki ciddi yatırımlarının yanında yurt içinde yaptığı projelerle dikkat çekmeye başladı. 2022 Dünya Kupası’na ev sahipliği yapacak olması nedeniyle de ayrı bir heyecan ve ciddi bir atılım içerisinde…

TÜRKİYE CESUR ADIMLAR ATIYOR

Gelir kaynaklarındaki çeşitliliği artırmayı hedefleyen Katar, özellikle son dönemde yaşadığı ambargo krizi sonrası, 82 farklı stratejik alanda hızlı bir yatırım seferberliği başlattı. Gıda başta olmak üzere birçok alanda dışa bağımlılığı azaltmak, ekonomik çeşitliliği sağlamak amacıyla yatırım teşvikleri ile cazibe merkezi haline geldi. Nüfusun azlığı ve kişi başına düşen gelir durumundaki yükseklik nedeni ile de bu endüstrileşme hamlesinde ciddi bir insan kaynağı ihtiyacı belirdi. Her alanda yetişmiş, ara elaman, orta ve üst düzey yöneticiler için güzel fırsatlar doğdu. Bir diğer güzel çıktı ise alanında markalaşmış Türk sanayiciler için Katar'da ortaklık fırsatları oldu. Türkiye ve Katar'ın siyasi kader birliği ekonomik, sosyal ve kültürel anlamda birçok paylaşımı da beraberinde getirdi. Çalışan, araştıran, düşünen, üreten müteşebbislerimiz bu fırsatları değerlendirerek iki ülke ekonomisine katkı sağlamaya başladılar bile. Uluslararası alandaki gelişmelerin son derece yoğun yaşandığı şu dönemlerde ülkemiz, attığı cesur adımlarla dünyanın farklı kesimlerine ciddi bir mesaj veriyor. Bugün bu mesajı vermekte geç kalırsak yarın çok daha zor meselelerle karşı karşıya kalabiliriz. Bu nedenle iş dünyası olarak bizler de üzerimize düşen sorumlulukları tam anlamıyla yerine getirmeliyiz. Ürettiğimiz her ürün, ortaya koyduğumuz her yenilik ve geliştirdiğimiz her proje ülkemizin sesinin daha gür çıkmasına katkı sağlıyor. Bu sesi yükseltmek için de durmadan çalışmaya devam etmeliyiz.

DÜNYAYA VERDİĞİMİZ EN GÜÇLÜ MESAJLARDAN BİRİ DE MİLLİ PROJELERİMİZ...

Şüphesiz dünyaya verdiğimiz en güçlü mesajlardan biri de milli projelerimiz... Milli projelerimiz için herkesin alan açan, destek sağlayan, cesaretlendiren bir tutumda olması çok önemli. Bu niyetlerle oluşturulan ‘Milli Proje Milli İstihdam’ programı, ilgili alanlardaki yetkin ve istekli insan kaynağının fotoğrafının çekilmesi açısından çok kritik. Program ülkemizde, savunma sanayi, yerli otomobil, nükleer enerji, gen teknolojisi, finans teknolojileri, siber güvenlik, sağlık teknolojileri gibi alanlarda yürütülen çalışmalara katkı sağlayacak. Milli bir görev olarak gördüğüm program ile alanında uzman ve kendisini yetiştirmek isteyen insan kaynağı bir platformda toplanmış olacak. 1 Mart tarihine kadar milliprojemilliistihdam.com'dan başvuru yapılabilecek programa dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan Türk vatandaşları da başvurabilirler. 

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Abdulkadir Karagöz
[email protected]

Türkiye'nin yeteneği

[email protected]

Eğitim hayatı süresince öğrenci toplulukları, kulüpler, sivil toplum kuruluşlarında gönüllü olarak yer alanlar ve staj programlarına katılanların, iş hayatına atıldıklarında akranlarına oranla daha kısa sürede uyum sağladığı görülüyor. Öğrencilerin yaptıkları ve katıldıkları bu çalışmalar, mesleki gelişimlerine katkı sağlıyor ve iş hayatında karşılaşabilecekleri durumları önceden deneyimleyebileceği bir simülasyon haline getiriyor. Alanlarıyla ilgili olarak aldıkları teorik eğitimleri, sunulan ortam sayesinde uygulama şansı buluyorlar. Böylelikle iş planlama, geliştirme, uygulama, sonuçlandırma, raporlama, kriz yönetimi, etkili iletişim, takım çalışması ve proje geliştirme gibi iş hayatında anahtar nitelikte olacak yetkinliklerini geliştiriyorlar. Şirketler, işe alım süreçlerinde daha önce bu ve benzeri çalışmalarda yer alanların daha başarılı olduğunu dile getiriyor. Yani bu programlara katılanlar, katılmayanlara oranla iş hayatına 1-0 önde başlıyor. Öğrencilerin bu tür aktivitelere katılmalarını her fırsatta dile getiriyoruz. Bunun yanında sivil toplum kuruluşları ve öğrenci kulüplerinin yaptıkları projelere destek olarak daha çok öğrenciye ulaşabilecekleri ortamlar oluşturuyoruz. Ancak ülkemizde 7 milyon üniversite öğrencisi var ve bu tür çalışmalardan tüm öğrencilerin haberdar olmasıyla birlikte dahil olabilecekleri uygun programların da geliştirilmesi gerekiyor. 

İNSAN KAYNAĞIMIZIN NİTELİĞİNİ ARTIRMALIYIZ

Sivil toplum kuruluşları, vakıflar ve öğrenci topluluklarının yaptığı çalışmalar ihtiyaçlarımıza bir noktaya kadar cevap verse de yeterli düzeyde değildir. Bu sebeple şirketler de mezunlar ve henüz eğitimine devam eden öğrencilere yönelik olarak geliştirdiği projeleri çeşitlendirmelidir. Çünkü geliştiren, üreten ve büyüyen bir işletme olmak istiyorsak, insan kaynağımızın niteliğini artırmalıyız. 7 milyon üniversite öğrencisinin tamamına ulaşamasak bile ortaya koyacağımız irade ile önemli bir bölümünün mesleki gelişimine katkı sağlayabiliriz. Böylelikle iş hayatına atılan öğrencilerin daha deneyimli ve birikimli olmasını sağlayarak iş dünyasının nitelikli personel ihtiyacını giderebiliriz. Bu doğrultuda, öğrencilerin üniversite birinci sınıftan itibaren katılabilecekleri yetenek programları geliştirmeliyiz. Bu çalışmaları sistematik bir şekilde kurgulamalı ve oluşturulacak ortama dahil olmak isteyen tüm kurumları ve şirketleri sürecin içerisine almalıyız. İş dünyasının en çok ihtiyaç duyduğu alanları önceden belirleyerek, planlı bir şekilde üniversite birinci sınıftan başlayarak öğrencilerin dil eğitimlerine destek olarak, yurt dışında eğitim almalarına imkan tanıyarak dil becerilerini geliştirebiliriz; devam eden yıllarda mesleki eğitim programları, kısa ve uzun dönem staj programlarıyla gelişimlerine katkı sağlayabiliriz. Ayrıca bu destek programlarını öğrencilerin genel yeteneklerine ve sosyal becerilerine göre de gerçekleştirebiliriz. 

UZUN VADELİ HAYALLER KURULMALI

Sadece öğrencilerin ve yeni mezunların değil, iş hayatında olan kişilerin de gelişimlerine katkı sağlayacak ortamlar oluşturmalıyız. Üst düzey yöneticilerden tutun, uzman yardımcısına kadar her seviyeden çalışanın kendi alanına göre çalışmalar yapabileceği projeler geliştirmeliyiz. Böylelikle hem şirketlerin ihtiyaç duyduğu nitelikli personel yetiştirilecek hem de mevcut çalışanlarının gelişimine destek sağlanacaktır. İş dünyasında büyük, küçük fark etmeksizin tüm şirketlerin kendi imkanları ölçütünde düzenlediği eğitim ve yetenek projeleri bulunuyor. Bunların bazıları planlı ve sistematik bir şekilde yürütülse de, çok büyük bir kısmı plansız bir şekilde yürütülüyor. Bu durum da ciddi bir maliyeti beraberinde getiriyor. İş dünyası olarak fotoğrafa daha geniş çerçeveden bakmalı; yetkinlikleri ve yetenekleri önemsemeli; uzun vadeli hayaller kurmalıyız. 

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Abdulkadir Karagöz
[email protected]

Kimlere danışmalıyız?

[email protected]

İnsanlık tarihinin en önemli dönüşüm unsuru, hiç şüphesiz ‘bilgi’ olarak kabul edilmektedir. Bunu tarih boyunca bilgiyi elde eden, tecrübeyle işleyen ve büyük değişimlere yol açan toplumları incelediğimizde görürüz. Edindikleri bilgiler sayesinde çağının ötesinde yaşamış, düşünmüş ve yönlendirici olmuşlardır. Bu olgu hiç değişmemiş, günümüzde de etkisini sürdürmüştür. Pek çok filozof ve ilim adamının başvuru kaynağı olan Kutadgu Bilig’de, ‘değeri yok olmayan bir servet’ olarak tanımlanan ‘bilgi’ye ulaşmak ve korumak; günümüzde bireyler, şirketler ve devletler açısından oldukça önem arz eder. İçinde yaşadığımız döneme baktığımızda bilgi, ekonomide de en temel kaynak olarak karşımıza çıkar. Türkiye’de son yıllarda bilim, sanayi, teknoloji başta olmak üzere pek çok alanda değişim yaşanıyor. Bunun en önemli etkenlerinden biri, mevcut bilgiyi doğru şekilde kullanmak ve bunu yatırım araçlarına dönüştürebilmektir. Bir diğer etken ise doğru planlanmış bir yönetim stratejisidir. Çünkü bilgi tek başına bir anlam ifade etmeyebilir; onu doğru şekilde yönetmek gerekir.

BİLGİ BİRİKİMİNİ DOĞRU KULLANMAK ANCAK ‘KNOW-HOW’ İLE SAĞLANABİLİR
Bilgi ve yönetimin en büyük destekleyicisi de şüphesiz danışmanlık hizmetidir. Bilgi birikimini doğru kullanmak ancak ‘know-how’ ile sağlanabilir. Bugün ülkemizde 5 milyar TL’lik bir bütçeyi elinde bulunduran danışmanlık sektörü, yüzde 50’si küresel ölçekte danışmanlık hizmeti veren şirketler tarafından yönetilmektedir. Bu şirketler, operasyonel anlamda faaliyet yürütmek yerine, marka imajı ve küresel çapta eğitim organizasyonları planlayarak çalışmalarını sürdürmektedir. Ülkemizdeki mevcut ‘know-how’ hizmeti sağlayanlar, uzmanları kendi markaları etrafında toplayarak sundukları bu hizmetin karşılığında yıllık 2.5 milyar TL değerinde gelir elde ediyorlar. Bu gelirlerin üçte biri ise doğrudan kamuya sunulan hizmetlerden oluşmaktadır. Kamu ve milli kaynaklarımızla fonlanan bu global şirketler aynı zamanda tüm stratejik bilgilerimize erişebilmekte ve küresel partnerleri ile paylaşabilmektedir. En stratejik ve mahrem bilgilerimizi küresel dolaşıma açık hale getirmek doğrusu bugüne kadar Türkiye’yi ekonomide dünyanın lider ülkesi haline getirmedi. 

NEDEN DANIŞMANLIK SEKTÖRÜNDE KENDİ KÜRESEL MARKAMIZI OLUŞTURMUYORUZ?
Bu küresel danışmanlık şirketleri, küresel derecelendirme kuruluşları, küresel swift sistemi bizi ileriye götürmekten ve adil bir yaklaşım sergilemekten çok acaba bize karşı kullanılan bir sopa, bir tehdit unsuru mu? Bir iki ülke tarafından yönlendirilen bu sistemlere alternatif modeller üretilemez mi? Her yıl bu küresel oluşumlara milyarlarca lira kaynak harcamamıza rağmen gelişmiş ülkeleri geriden takip eden, son kullanma tarihi geçmiş ‘know-how’lar ile oyalanan bir durumda kaldık. Ancak son yıllarda savunma ve ilaç sanayii başta olmak üzere kendi öz değerlerimizi önceleyerek başlattığımız atılım hamleleri bizi global aktör ve bilgi merkezi haline getirmeye başladı. Milli sermayemiz, milli insan kaynağımız ve öz değerlerimiz ile bu atılımı gerçekleştirebildik. Hemen her alanda ihtiyaç duyulan bilgiye ve uzmanlığa sahipken, bu deneyimlerimizden bir başkasının gelip kazanç elde etmesini nasıl yorumlamalıyız? Ve bunu anlamaya çalışırken şu soruların da cevaplarını aramalıyız. Neden kendi bilgi birikimimizi paylaştığımız için öz kaynaklarımızı bir başkasına aktarıyoruz? Neden danışmanlık sektöründe kendi küresel markamızı oluşturmuyoruz? Bilginin merkezi Türkiye imajına hizmet edecek, Türkiye markasını çok daha kuvvetlendirecek bu adım atılır mı dersiniz? Belki yarın, belki yarından da yakın…

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Abdulkadir Karagöz
[email protected]

Potansiyelin farkında mıyız?

[email protected]

Türkiye, son yıllarda üretim alanında atılımlar gerçekleştirdi. Bunun neticesinde de dünya pazarında kayda değer bir yer edindi. Ancak ülkemizin uzun vadeli stratejik hedeflerine ulaşması için sürdürülebilir kalkınma hedefleri belirlenmeli ve bu hedeflere ulaşmak için çaba sarf edilmelidir. Bu çalışmaları hayata geçirirken de; mevcut insan kaynağının analizi yapılmalı ve doğru sınıflandırmayla ortaya çıkarılacak projelerde bu kişilere görev verilmelidir. Bugün Türkiye, pek çok alanda nitelikli insan kaynağını elinde bulunduruyor. Ancak gerçek potansiyelimizin ne olduğunu tam olarak ölçümleyebilmiş değiliz. Çünkü bu konuda sistematik çalışma içerisine giremedik. Bunun bize yaşattığı kayıpları ise her geçen gün daha derinden hissediyoruz. 

ÇAĞIN YETERLİLİKLERİNE ULAŞMAK İÇİN YETENEK TRANSFERLERİ GERÇEKLEŞTİRMELİYİZ

Türkiye’nin 2023 hedeflerine ulaşması açısından değerlendirecek olursak, bu mesele daha da önem arz etmektedir. Mevcut insan kaynağımızı ve bu kaynağın potansiyelini doğru bir şekilde ölçmeli ve kategorize etmeliyiz. Sonrasında eksik görülen alanlardaki ihtiyaçları gidermek için çalışmalı ve çağın yeterliliklerine ulaşmak için yetenek transferleri gerçekleştirmeliyiz. Günümüzde dünyanın pek çok farklı noktasından insanlar, çeşitli sebeplerle Türkiye'ye göç etmektedir. Bu kişilerin ülkemize sağlayabileceği katma değer son derece önemlidir. Bu kişiler arasında potansiyelimize güç katacak nitelikte insanların olduğunun farkındayız ancak sorumluluk verme konusunda yeterince girişimci değiliz. Tarihimizde yetenek transferleri konusunda çalışmalar yapıldığını açık bir şekilde görüyoruz. Osmanlı’daki devşirme sistemi, bu konudaki örneklerin en iyisidir. Yetenekli kişiler devşirme sistemiyle tespit edilir; iyi bir eğitim ve tedrisattan geçtikten sonra devlet kademelerinde görevlendirilirdi. Böylelikle bu kişilerin devletin bekasını ve çıkarlarını koruyacak doğrultuda çalışmalarına imkan verilirdi. Sokullu Mehmed Paşa devşirme sistemiyle Osmanlı'ya kazandırılan önemli devlet adamlarından biriydi. Nitekim yaptığı çalışmalarla devletin gücüne güç katmayı başarmıştı. Mustafa Özel, “Muhacirler kurar, devşirmeler geliştirir” sözüyle bu hususa dikkat çekiyor. Dünyanın birçok farklı noktasında devletler farklı kültürlerden insanları ülkelerine çekiyorlar. Bu konudaki en girişimci ülkelerden birinin Amerika olduğunu söyleyebiliriz. Hem üniversitelerinde hem de şirketlerinde farklı ülkelerden gelen yetenekli kişilerin çalıştığını ve bu şirketlerin milyarlarca dolar gelire bu nitelikli çalışanların ortaya koyduğu ürünlerle ulaştığını görüyoruz. 

DÖNÜŞÜM ÇAĞINDAKİ YERİMİZİ SAĞLAM BİR ŞEKİLDE ALMAMIZ GEREKİYOR

Ülke olarak endüstriyel gelişimin süreçlerini tarih boyunca zamanında yakalayamadık. Bugün dünyanın içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik durum, yeni bir dönüşüm çağının eşiğinde olduğumuzu açık bir şekilde gösteriyor. Artık hızlı davranmamız ve dönüşüm çağındaki yerimizi sağlam bir şekilde almamız gerekiyor. Mevcut potansiyelimiz ve yetenek transferleriyle birlikte stratejik hedeflerimize ulaşmada daha nitelikli çalışmalar ortaya koyabiliriz. Burada dikkat çekilmesi gereken önemli konu, bu süreçleri yürütürken görev verdiğimiz kişilerin, Türkiye'nin değerleriyle uyumlu bir profile sahip olması gerekliliğidir. 

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Abdulkadir Karagöz
[email protected]

Türkiye'nin şahlanışı

[email protected]

Türkiye, bu ay içerisinde tarihinin en önemli kırılımlarından birini yaşayacak. 24 Haziran’da gerçekleştirilecek Başkanlık ve Parlamento Seçimi ile dünyaya bir mesaj verecek. Özellikle 15 Temmuz Hain FETÖ Darbe Girişimi’nin ardından olağan dışı bir süreç yaşadık. Başta bürokrasi ve askeriyede değişimler oldu. Her değişim bir anlamda travma hali olduğu için, bu olağan dışı durum bir çok kurumda ve kişide stres birikmesi yarattı. 15 Temmuz Hain Darbe Girişimi’nin etkilerini bertaraf etmeye çalışırken bir yandan da güney sınırlarımızda kurulmaya çalışılan ‘PYD-PKK terör devleti’ tehlikesi ile karşı karşıya kaldık. Proje terör örgütü DEAŞ, bölgede istikrarsızlık yayarken, ABD’nin 5 bin tır silah ile desteklediği PYD-PKK sadece gündemimizi değil, aynı zamanda sınır hattımızı da işgale yöneldi. Mısır’da yaşanan darbe, Yemen’deki kaos, Afganistan, Irak, Libya, Suriye’deki batı destekli işgallerin benzerleri ile ülkemizde ameliyat yapılmaya kalkışıldı. Türkiye; milletinin azmi ve kararlı duruşu ile tarihin akışına yeniden yön verdi ve tehditleri bertaraf etti. Hain darbe girişimi sonrası ortaya konulan ortak tavır da yeni bir dönemin miladı oldu.

TÜRKİYE BUGÜNLERDE EKONOMİK ATAKLARA GÖĞÜS GERİYOR

Sistematik saldırılara rağmen 2017’yi yüzde 7,4 rekor büyüme ile kapatan ülkemiz, bugünlerde de ekonomik ataklara göğüs geriyor. Dolar kurundaki olağan dışı hareketlilik milletimizde stres birikmesine, ekonomimizde belirsizliklere neden oluyor. Özellikle Trump yönetimi kaynaklı uluslararası gerilimlerin tam ortasında ekonomimiz, sınırlarımız, siyasetimiz ve bağımsızlığımız şantajlara maruz kalıyor. 15 yılda 80 yıllık bir kalkınmayı başaran, her kumpası çökerten, istikrarlı şekilde büyüyen, milli teknolojiyi önceleyen, yerli üretimi merkeze alan, ihracatını 5’e katlayan, genç nüfusunu ekonomik rekor büyüme rakamları ile büyüten Türkiye, şimdi tüm bu stres birikimlerini, şantajları geride bırakmanın arifesinde. Gerek yürütülen sınır ötesi operasyonlar, gerek yaşadığımız tarihi önemdeki gelişmeler ve gerekse ekonomik manipülasyonlar, ülkemizin bir an önce belirsizlikleri aşmasını zorunlu hale getirmiştir. Karşılaşılan tüm zorluklara ve global dalgalanmalara rağmen net bir hedefimiz, kararlı bir yürüyüşümüz var. Direnci artmış, mücadele azmi zirvede bir Türkiye’nin yerinde sayma ya da geri adım atma gibi bir lüksü yok. Hem kendi tarihimizde hem de dünyada örneklerini gördüğümüz bu doğum sancıları bizi daha farklı bir misyona doğru taşıyor.

GÜÇLÜ İSTİKRAR, GÜÇLÜ BİRLİKTELİK MESAJI

Doğu-Batı Almanya’nın birleşmesi, Japonya’nın nükleer felaketi, 2’nci Dünya Savaşı sırasında 6 haftada işgal edilen Fransa’nın bu travmalar sonrası küresel güç olma yolunda attığı adımlar gibi bugün Türkiye de önemli bir kırılımda… 24 Haziran’da dünyaya vereceğimiz güçlü istikrar, güçlü birliktelik mesajı, ‘diz çöktüremedikleri Türkiye gerçeğini kabullenme ve iş birliğine yanaşma’ anlamı taşıyacak. Yerli savunma sanayi ve milli teknoloji hamlemiz, küresel ölçekte bizi güçlü kılacak. İstikrarını perçinlemiş, hızlı karar alım süreçlerini ve reformu sistemsel bir yönetim modeline dönüştürmüş idarecilerimiz bizi daha büyük hedeflere taşıyacak. Çok çetin mücadeleleri, ciddi stres kırılımlarını geride bırakmış genç yeteneklerimiz, bizi dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına sokacak. Ekonomik, siyasal, toplumsal, sosyal, askeri hangi senaryo uygulamaya konulursa konulsun; 90’lı yıllarda IMF kapısında direnen, batının gölgesinde sığınacak bir liman arayan enerjisiz, umutsuz, heyecansız bir ülke 15 yılda ayağa kalktı. Şimdi ise şahlanma zamanı. Çıplak elleri ile tankları durdurmuş bir millete kim zincir vurabilir ki?

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Abdulkadir Karagöz
[email protected]

Kazanan Türkiye Oldu

[email protected]

Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en kritik seçimini geride bıraktı. En ileri demokrasi modeli olarak sunulan ülkelerde bile %40-%60 katılım olan seçimlerden tam bir demokrasi zaferi çıktı. Milletimiz, %87.5 gibi rekor bir katılımla iradesini sandığa yansıttı. Sandıktan çıkan sonuç, Türkiye’nin gerçek tablosudur. Türkiye içinde ve dışında herkes bu tabloyu iyi okumalı, saygı duymalı; Türkiye gerçeğini kabullenmelidir. Yapılan seçimlerle birlikte Türkiye, ileri ve katılımcı demokrasinin en güzel örneğini dünyaya izletmiştir. Verdiğimiz bu güçlü, şeffaf ve net mesaj artık yeni bir dönemin de kapısını aralamıştır. Milletimiz, birlikteliğini pekiştirmiş; seçim sonuçları üzerinden sokakların karışacağı beklentisini, istikrarsızlık senaryolarını bir kenara itmiştir. Ve bu sonuçlar, Türkiye karşıtlarına verilebilecek en güzel cevabı vermiştir. Sandıktan çıkan sonuçlar, ülkemiz ve tüm insanlık için hayırlara vesile olsun. Bu seçimin bir diğer çıktısı da seçmenin vizyon, proje ve hizmet siyasetini öncelediğidir. İşte tam bu nedenle yeni sistem daha kucaklayıcı bir dili, daha proje odaklı bir programı, daha fazla istikrar ve demokrasi vurgusunu, ekonomik ve yapısal iyileştirmeleri, değişim beklentisini yönetmeyi zorunlu kılıyor.

DAHA YATIRIMCI DOSTU BİR ÜLKE, DAHA KATILIMCI BİR DEMOKRASİ

Ortak akıl, yalın yönetim modeli, dijital devlet, yapısal reformlar vaadi ile seçime giren Recep Tayyip Erdoğan, yeni yönetim modelini seçime 3 gün kala açıklamıştı. Ekonomi yönetimindeki sadeleşme; üretim, finans ve ticaret sütunlarına oturtulmuş yeni model, Türkiye’yi bir üst lige çıkarmak için oldukça heyecan verici. Daha yatırımcı dostu bir ülke, daha katılımcı bir demokrasi, daha hızlı adalet ve güvenli liman olma mesajları yeni döneme dair önemli ipuçları içeriyor. İnsan, para ve bilgi yönetiminin öncelendiği; sürekli kendini yenileyebilen, yetki karmaşasının olmadığı, sorumluluk alanları netleştirilmiş, dijitalleştirilerek operasyon yükü azaltılmış, performans odaklı yeni devlet modeli ile Türkiye, daha iyi bir ivme yakalamayı hedefliyor. Yeni devlet modeli; 10 bin dolar kişi başı milli gelir bandından bizi 20 bin doların üzerine taşıyacak; yüksek teknoloji çıktılı ve katma değerli üretim ile istihdama katkı sağlayacak; vizyon projeler ile yatırımcıları çekecek; hızlı devlet ile hizmet kalitesini artıracak.

TÜRKİYE İÇİN ÇALIŞMA, BÜYÜME VE GÜÇLENME ZAMANI

Türkiye’yi dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına sokacak bu dönüşüm ile ekonomik kalkınma, toplumsal refah, lider ülke, bilimsel atılım hedeflerine hızla yürümüş olacağız.

Ortak aklın kurumsallaştığı; 50 yıllık-100 yıllık hayallerin kurulup projelerin yapılacağı yeni istişare mekanizmalarıyla, politika yapım sürecindeki paydaşlar artacak ve çok yönlü kazanımlar elde etmiş olacağız. Yerli ve milli teknolojimiz, sivil ve savunma sanayimiz güçlenecek; devletimiz, müteşebbisin önündeki engelleri hızla kaldırıp yatırımcıya yeni alanlar açacak. Genç yetenek projeleri ile yeni yönetim anlayışımıza uygun; 2053, 2071 vizyonlarını hayata geçirecek insan kaynağı oluşturulacak. Kamuda çalışan insan kaynağı çok daha etkin ve verimli şekilde değerlendirilecek, farkında olmadığımız yeni yetenekler keşfedilecek. Böylece Türkiye hızla büyüyecek. Millileşme hamleleriyle geliştirilen projelerin daha hızlı sonuçlandırılacağı, iş dünyasının ulusal ve uluslararası alanda daha etkin olacağı, devlet yönetiminin daha yalın, sade ve hızlı karar alan bir yapıya ulaştığı bu yeni dönemle birlikte hepimiz kazandık. Şimdi enerji kaybetmeden ve tahammülsüzlük göstermeden hep birlikte Türkiye için çalışma, büyüme ve güçlenme zamanı…

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Abdulkadir Karagöz
[email protected]

Yeni sistem

[email protected]

Güçlü bir devletin omurgası, güçlü bir lider ve istikrarlı bir yönetimle şekillenir. Liderler, stratejik kararlar almadan önce kısa, orta ve uzun vadeli riskleri ve kazanımları hesap ederler. Böylece problemleri kaynağında çözer; maliyetleri azaltır, zaman kaybını önlerler. Kurumsallığı tam oturmamış, süreçlerinde aksamaların yaşandığı, karar alma mekanizmalarının yoğun bürokrasiyle yavaşladığı bir devlet, karşılaştığı problemleri tam anlamıyla çözemez. Böyle bir durumda, sorunların daha büyük problemlere sebep olmadan çözümü için yönetimsel anlamda dönüşüm gerekli olur. Doğru bir çalışma ve stratejik planlamalarla birlikte devletin yeniden organize edilmesi ve planlanması gerekir.  

TÜRKİYE, DAHA YALIN VE ŞEFFAF BİR YÖNETİM MODELİNE KAVUŞTU

Bu ihtiyaçlar doğrultusunda Türkiye, 24 Haziran seçimleriyle birlikte makamların azaldığı, yeniliklere hızlı adapte olan, karar alma süreçleri hızlı işleyen, ortak akıl ve kurumsallaşmanın öneminin farkında olunduğu, daha yalın ve şeffaf bir yönetim modeline kavuştu. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte; bakanlıkların sayısı azaltıldı ve icracı yönleri daha ön plana çıkarıldı. Kadim devlet geleneklerimizde olan ve dönem dönem isimleri farklı şekillerde anılan politika kurulları ve ofisler yeniden devlet yönetimimizin bir parçası oldu. Cumhurbaşkanımızın yayınladığı kararnamelerle birlikte Finans, İnsan Kaynakları, Dijital Dönüşüm ve Yatırım ofisleri kuruldu. İcrai faaliyetleri izleyecek, etki analizlerini yapacak ve günün sonunda hedefe ulaşıp ulaşılmadığı konusunda değerlendirmeler yaparak, öneriler geliştirecek politika kurulları oluşturuldu. Bilim, Teknoloji ve Yenilik, Eğitim ve Öğretim, Ekonomi, Hukuk, Kültür ve Sanat, Sağlık ve Gıda, Yerel Yönetim, Sosyal, Güvenlik ve Dış Politikalardan oluşan bu kurullar, Cumhurbaşkanımızca alınacak kararlar ve oluşturulacak politikalarla ilgili çalışmalar yürütecekler. 

ÇÖZÜM ODAKLI BİR YAKLAŞIMLA POLİTİKA VE STRATEJİ ÖNERİLERİ GELİŞTİRİLECEK

Ofisler ve kurullar eliyle devletin her alanda yapacağı çalışmalar takip edilecek; çözüm odaklı bir yaklaşımla politikalar ve strateji önerileri geliştirilecek. Böylelikle ortak akıl ile istişare mekanizmaları daha sağlıklı bir şekilde işleyecek. Türkiye’nin insan kaynakları alanındaki ihtiyaçları açık bir şekilde ortadaydı. ‘İnsan Kaynakları’ ofisinin çalışma alanlarına baktığımızda; Türkiye’nin insan kaynağı envanterinin çıkarılması ve güncellenmesi, ülkemizin vizyonu, hedefleri ve öncelikleri doğrultusunda insan kaynağının geliştirilmesinin koordine edilmesi ve yetenek yönetimi projelerinin yürütmesi olduğunu görüyoruz. Ofis ayrıca özel yeteneklerin keşfini sağlayacak bir yapıda kurgulanmış. ‘Yatırım’ ofisiyle ülkemizin yatırım alanları daha net bir şekilde belirlenecek ve yatırımcılar doğru bir yönlendirmeyle ülkemizi daha çok tercih edecek. ‘Dijital Dönüşüm’ ofisi, tüm kamu kurumlarımızın dijital dönüşümünde öncü rol üstlenecek. Finans ofisiyle, ulusal ve uluslararası alandaki finans sektörleri takip edilecek, ülkemizin finansal durumu raporlanacak. Kurulların işleyişlerinde şu kavramları çok sık bir şekilde duyacağız; istişare, strateji ve politika. Sivil toplum kuruluşları, sektör temsilcileri ve bilim insanları artık devlet yönetiminde kurullar aracılığıyla daha etkin olacaklar. Böylelikle karar alma süreçlerinde ortak akılla hareket edilecek ve problemlerin çözümüne daha kısa sürede ulaşılacak. Türkiye yeni dönemle birlikte en kılcal damarlarındaki sorunları bile anında fark edecek, hızlı ve etkin bir şekilde çözüme ulaştıracak. her alanda büyük bir atağa kalkacak. Bizi büyük ve güçlü Türkiye idealine ulaştıracak yönetim modelimiz, ülkemize ve milletimize hayırlı olsun.

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Abdulkadir Karagöz
[email protected]

Üniversitelerin nitelikli insan kaynağındaki rolü

Bir ülkeyi güçlü kılan, teknoloji ve savunmadaki gücü değil; o teknoloji ve savunmayı geliştirecek ‘insan kaynağı’dır. Yani bir gücü elde bulundurmak tam bağımsızlık, sürdürülebilir başarı ve mutlak zafer için kâfi değildir. Aslolan o çıktıyı üretecek beyinlere, ekosisteme, farkındalığa ve motivasyona sahip olmaktır. Bağımlılık ise teknolojiyi geliştirecek insan kaynağını yetiştirmek yerine sadece kısa vadeli çözümler üreterek günü kurtarma çabasıdır. Günümüzde, bu bakış açısı üzerinden devletlerin ekonomik, iktisadi-sosyal bütünlüğü ve bağımsızlığını okumak mümkündür. Daha önce iş dünyasında sıklıkla karşılaştığımız vaka ve sorunları defaatle yazmıştık. Bu çalışmalarımızda birey üzerine odaklanmış, kişinin kendi yetkinliklerini geliştirebileceği alanlara ve yöntemlere değinmiştik. Peki, bireylere bu alanı açan, ekosistemin oluşmasında kilit fonksiyonu olan eğitim kurumlarımıza ne gibi yükümlülükler düşüyor? 

EĞİTİM İÇERİĞİNİN SALT TEORİK KONSEPTTE SUNULMASI, NİTELİKLİ İNSAN KAYNAĞI İHTİYACINI KARŞILAMAK İÇİN YETERLİ DEĞİL

Ülkemizde son 16 yılda eğitim alanında da ciddi atılımlar ve yatırımlar gerçekleştirildi. Bu çalışmalar, Türkiye genelinde fiziki koşulları iyileştirdi, eğitimi ulaşılabilir hale getirdi. 81 ilimizde toplam 206 üniversitemiz mevcut. Tabii bu üniversitelerin bir kısmı henüz eğitime başlamamış ancak birkaç yıl içerisinde faaliyete geçeceği biliniyor. Eğitim sistemimizde yakaladığımız yüksek performanslı fiziki koşulları, içerik ve sistem işleyişi açısından maalesef elde edemedik. Bu durum sistematik bir şekilde belli sorunları da beraberinde getiriyor. Eğitim içeriğinin salt teorik konseptte sunulması, nitelikli insan kaynağı ihtiyacını karşılamak için yeterli değil. Mezun bir bireyin iş dünyasında daha ilk andan itibaren karşılık bulabilmesi için bazı kriterler söz konusu… Alana hakimiyet, kendini doğru ifade edebilmek ve kısa sürede adapte olabilmek bu kriterlerin başında geliyor. 

BÖLÜM STAJLARININ ZORUNLU HALE GETİRİLMESİ ÖĞRENCİLERİN GELİŞİMİNE CİDDİ BİR KATKI SAĞLAYACAK

İş dünyasına uyum sürecinde stajlar ve mesleki uygulamalar, üniversite yönetimlerinin üzerinde önemle durması gereken bir mesele... Bazı programlarda staj uygulamaları zorunlu tutulurken; bazı bölümlerde ise gönüllülük esası ile yürütülüyor. Teoriyi pratiğe dökmek için bulunmaz bir fırsat olan bölüm stajlarının her meslek grubunda mutlaka zorunlu hale getirilmesi öğrencilerin gelişimine ciddi katkı sağlayacaktır. Üniversitelerin gönüllü stajlar konusunda da yönlendirmeler yapması, stajı sadece yaz dönemine bırakılacak bir faaliyetin ötesine taşıyacak projeler üretmesi, hem öğrenciler hem de işletmeler açısından oldukça önemli bir adım olacaktır. Üniversitelerin, kulüp ve topluluklar konusunda da öğrencilerin önünü açması en az stajlar kadar önemli. Kâr amacı gütmeden yürütülen kulüp ve topluluk faaliyetleri, öğrencilerin işletmecilik yetkinliklerinin oluşmasına katkı sağlayacak, kaynakları verimli kullanmalarını ve organizasyonel becerilerini geliştirecektir. Öğrencilerin sıcağı sıcağına teorik bilgilerini uygulama fırsatı bulduğu staj, kulüp ve topluluk faaliyetleri; öğrenmenin pekişmesine, iş dünyasını daha yakından tanımaya ve mesleki deneyim kazanmaya olanak sağlayacak. Böylelikle mezun olduğunda iş başı eğitimini stajlarla tamamlamış, yetkinliklerini pekiştirmiş, ne istediğini ve ne yaptığını bilen öğrenciler üretim sürecinin aktörü olabileceklerdir. Bilginin üretilmesi, üretilen bilginin hayata dokunması, toplumsal fayda oluşturması, katma değerli üretim ekosisteminin oluşması eğitim sistemimizin birincil yükümlülüğüdür. Bu da ancak kurumlarımızın en kıymetli çıktısı ‘insan’ ile olur...

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Abdulkadir Karagöz
[email protected]

Üniversitelerdeki mesleki uygulama modelleri ve gelişim

[email protected] / @akadirkaragoz

Bir ülkeyi güçlü kılan şeyin sahip olduğu teknoloji değil; bu teknolojiyi geliştirecek insan kaynağı olduğunu ifade etmiştik. Eğitim kurumlarımızın yükümlülüklerine ilişkin paylaştığımız ‘Üniversitelerin Nitelikli İnsan Kaynağındaki Rolü’ makalemizin devamı niteliğindeki bu yazıda bazı hususların üzerinde duracağız. İş dünyasında sıklıkla karşılaştığımız problemlerin başında, üniversite eğitimini başarıyla tamamlamış kişilerin çalışma hayatına atıldıklarında karşılaştığı zorluklar ve uyum süreci geliyor. Bu süreçte işverenlerin en önemli beklentisi; genç arkadaşlarımızın ekibe hızlı bir şekilde adapte olması ve üretim süreçlerine etki edecek sonuçları ivediyle ortaya koymasıdır.

BAŞAT ROLÜ YİNE ÜNİVERSİTELER ÜSTLENECEK

Eğitim kurumlarımızdaki fiziki koşullarda yaşanan iyileşmeyle birlikte eğitimin kalitesini de daha çok tartışır hale geldik. Şunu ifade edebilirim ki, çok yakın bir zamanda eğitim sistemimiz ve bu sistemin içeriğine ilişkin hem iş dünyasının hem de toplumumuzun ihtiyaç duyduğu yeni reform ve yöntemler ortaya çıkacaktır. Her süreçte olduğu gibi başat rolü üstlenecek olan kurumlar yine üniversiteler olacaktır. Öğrenci kulüplerinin yaptığı çalışmalarda aktif görev alan bazı genç arkadaşlarımızın, iş hayatına atıldıklarında neredeyse hiç problem yaşamadıklarını görüyoruz. Çünkü bu çalışmalarda elde ettikleri kazanımlar, aslında iş ortamının birebir simülasyonu gibidir. Tabii kulüp çalışmalarının daha da ötesinde; staj ve mesleki uygulama programları ile atölye ve laboratuvar çalışmaları da iş tecrübesi için yararlı olacak önemli faktörlerdir.

MESLEKİ UYGULAMA ALANLARI

Üniversiteler, önemli şirketlerle geliştirecekleri iş birlikleriyle mesleki uygulama alanları oluşturabilir; öğrencilerin mesleki deneyim kazanmalarını sağlayıp kendilerini daha yakından tanıyarak iş ortamına uyumlarını artırabilir. Bu doğrultuda Sakarya Üniversitesi’nin Sakarya Ticaret ve Sanayi Odası ile birlikte geliştirdiği 3+1 ve 7+1 mesleki uygulama programı, yakaladığı başarılı sonuçları bakımından üzerinde önemle durulması gereken bir proje halini aldı. İş dünyasının nitelikli insan kaynağı ihtiyacını karşılamak ve öğrencilerin mesleki gelişimine katkı sağlamak için hayata geçirilen bu proje kapsamında; meslek yüksekokulu öğrencileri 3 dönem teorik eğitim aldıktan sonra, 1 dönem alanlarıyla ilgili bir işletmede tam zamanlı olarak çalışıyor. Böylelikle okulda aldığı eğitimi, iş ortamında uygulama imkanı yakalıyor; henüz mezun olmadan 4 aylık profesyonel iş deneyimi elde ediyorlar. 

TEKNOLOJİ, BİLİM VE ÜRETİM  NASIL GELİŞİR?

Bu tür programlar sadece öğrenci açısından değil, üniversitenin müfredat planlarken ihtiyaç duyduğu veriyi temin etmesine de önemli ölçüde katkı sağlıyor. Çünkü hem işletme ziyaretleri hem de hazırlanan uygulama raporlarıyla öğrencilerin ne tarz gelişimlere veya iş dünyasının hangi alanlarda reformlara ihtiyaç duyduğunu ortaya koyuyor. Doğru bir stratejiyle bu veriler analiz edildiğinde ortaya çıkacak eğitim modeli, üretim ve gelişim odaklı bir hal alıyor. Üniversite yönetimleri, akademisyenler, iş dünyası ve öğrencilerin ortak yürüttüğü çalışmalar, ülkemizin uzun vadede ihtiyaç duyduğu her alanda nitelikli insan kaynağını yetiştirmesini sağlar; teknolojiyi, bilimi ve üretimi geliştirir. Üniversitelerin ve yönetimlerinin bu bilinçte olması ve ortaya koyacakları projelerde bu temel değerleri dikkate almaları son derece önemlidir.

 

 

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Abdulkadir Karagöz
[email protected]

Doğru planlama, güçlü ekonomi

Ülkemizin 2023 hedefleri doğrultusunda attığı adımlar, ulusal ve uluslararası alanda birçok etkiyi beraberinde getiriyor. Bunun yanında dünya gündemindeki politik meseleler de, ekonomi üzerinde ciddi bir etki oluşturuyor. Ancak Türkiye’nin yıllar önce yaşadığı benzer tecrübeler, bu süreç karşısında nasıl pozisyon alması gerektiğine ilişkin önemli ipuçları veriyor. Özellikle özel sektörümüzün aldığı kararlar, makro ölçekteki hareketliliğe etki ediyor.  Ancak doğru bir strateji ve kararlılıkla içinde bulunduğumuz ortamı pozitife dönüştürebiliriz. Burada ilk olarak üzerinde duracağımız konu, harcama kalemlerimizin gözden geçirilmesidir. Doğru bir kaynak tanımlaması, beraberinde harcama kalemlerimizin hangi amaçlar için kullanıldığını anlamamıza yardımcı olur. Sadece elimizde tuttuğumuz finansal araçlarımız değil; insan ve zaman kaynağını da bu sürece dahil etmeliyiz. 

ÜRÜN KALİTESİ VE BÜYÜME HEDEFLERİNDEN ASLA VAZGEÇİLMEMELİ

Tüm bu hesaplamaları yaparken ürün kalitemiz ve büyüme hedeflerimizden de asla vazgeçmemeliyiz. Doğru planlama ve koordinasyonla kaynaklarımızı maksimize ederek, mümkün olduğunca en üst seviyede verim alır duruma gelebiliriz. Kaynakları doğru kullanmanın yanı sıra burada önemle üzerinde durulması gereken bir diğer husus, çağımızın en büyük tehlikesi olan israf... Dünya üzerinde birçok alanda farkında olmadan yaptığımız israfın ekonomik değeri birçok ülkenin gayri safi milli hasılasının onlarca katı seviyesinde. Binbir çaba ve emekle ürettiğimiz ürünlerimizi israf ediyoruz. Bu da birçok alanda sorunları beraberinde getiriyor. Türkiye son dönemde yaşadığı gelişmelerle birlikte ekonomik dengeyi sağlamak ve toparlanmak için tasarruf planları açıkladı. Bununla beraber ihtiyaç kalemlerimizde yerli üretimi teşvik edici adımları atmaya başladı. Şüphesiz, içinde bulunduğumuz bu sürecin doğru bir şekilde yürütülmesi ve koordine edilmesi, milli sermayemizde doğrudan veya dolaylı olarak yaşadığımız kayıpları ortadan kaldıracaktır.  

ÜRETİME DESTEK OLMAK, ÜLKEMİZ EKONOMİSİNE DOĞRUDAN KATKI SAĞLAR

Türkiye, son dönemde pek çok tasarruf politikaları geliştirdi ve bunu kamuoyuyla paylaştı. Bunun yansımaları, hızla ekonomimiz üzerinde kendini göstermeye başladı. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bu sürece dahil olmak ve katkı sağlamak hepimizin vatandaşlık görevidir. Evimizde veya işyerimizde yapacağımız harcamaları yeniden gözden geçirmek, israfı önlemek adına önemli bir adımdır. Bu bize emek, zaman ve ekonomik verimliliği sağlar. Burada altını çizmek istediğim nokta; tasarruf yaparken önümüze çıkan fırsatları kaçırmamaya özen göstermektir. Çünkü yatırım araçlarını beklemeye almak, uzun vadede daha büyük kayıplar yaşatabilir. Elde edilen kazanımları yatırım araçlarında değerlendirmek ve üretime destek olmak ülkemiz ekonomisine doğrudan katkı sağlar. 

SÜRECİ DOĞRU PLANLAMAK GEREKİYOR

Kaynaklarımızı verimli kullandığımız zaman maksimum verimliliği sağlamış olacağız. Bu da beraberinde bizi yeni pazarlara taşıyacak ve gelir kalemlerimizi artıracaktır. Bu süreci doğru şekilde planlayarak, hem birey olarak hem de devlet olarak güçlü bir kazanç elde edeceğiz. Her birimizin koyacağı küçük bir taş, günün sonunda milyarlarca liralık tasarrufun oluşmasına zemin hazırlayacaktır.

;
Yazının devamı için tıklayınız...

BUGÜN YAZANLAR