USD

-
-%

EUR

-
-%

GBP

-
-%

ALTIN ONS

-
-%

ALTIN GR

-
-%

Yayın Tarihi:

08 Ağustos 2026 09:02

Güncelleme Tarihi:

08 Ağustos 2026 09:02

Güncelleme Tarihi:

08 Ağustos 2026 09:02

Yayın Tarihi:

08 Ağustos 2026 09:02

Kuşaklar boyu sürecek bir hafızanın paydaşı

Borusan Holding'e göre festival yatırımlarının değeri, toplumsal fayda üretme ve ortak kültürel hafızayı güçlendirme gücünde yatıyor. Bu nedenle festival ortaklıkları, marka iletişiminden çok kuşaklar boyunca sürecek bir sorumluluğun parçası olarak görülüyor.

Kuşaklar boyu sürecek bir hafızanın paydaşı

Bazı iş birlikleri ortak bir hayalle başlar. Borusan ile İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın hikayesi de böyle başlamış. Vakfın kuruluşunda Asım Kocabıyık'ın üstlendiği rol, bugün yarım asrı aşan bir kültür-sanat yolculuğunun temelini oluşturuyor. Bu nedenle Borusan için festivaller, belirli bir döneme yayılan iletişim çalışmaları olmaktan ziyade kuşaklar boyunca büyüyen bir kültürel sorumluluğun parçası. Borusan Holding İnsan, İletişim ve Sürdürülebilirlik Grup Başkanı Nursel Ölmez Ateş, marka görünürlüğünün sanatsal deneyimin önüne geçmemesi gerektiğini vurgularken, gerçek değerin ortak kültürel hafızaya kalıcı katkı sunabilmekte yattığını söylüyor.

* Borusan'ın uzun yıllardır kültür-sanat alanındaki yatırımları düşünüldüğünde festivaller grubun marka stratejisinde nasıl bir rol oynuyor?

Bir kurumun kesintisiz olarak bir kültür-sanat yolculuğunun arkasında durmasının alışılagelmiş sponsorluk mantığının çok ötesinde olduğuna inanıyorum. İKSV ile olan ilişkimiz bir sponsorluk sözleşmesinden çok önce, vakfın 1972 yılında temellerinin atılmasında, kurucumuz ve onursal başkanımız merhum Asım Kocabıyık'ın bizzat emeği ve imzasıyla başladı. Kuşaklar boyunca her iki kurumun da yönetim kademelerinde karşılıklı olarak temsil edilen, liderlerimizin bizzat omuz omuza yürüttüğü bu organik bağ, İstanbul Müzik Festivali ile kurduğumuz köklü ortaklığı sıradan bir iş birliği olmaktan öteye taşıyor. İstanbul Müzik Festivali'ne ilk notadan itibaren verdiğimiz destek de bu kapsamda bizim için toplumsal bir sorumluluğa dönüştü. Biz bu desteği, sponsorluk ilişkisinin çok ötesinde, yaşadığımız topluma karşı bir sorumluluk olarak görüyoruz. Temel gayemiz, kültür ve sanatı toplumun her kesimi için erişilebilir kılmak, ortak bir kültürel hafıza inşa etmek. Bu uzun soluklu bakış açısı, festivali neden sürdürülebilirlik stratejimizin merkezinde konumlandırdığımızı da açıklıyor. Kurumlar için sürdürülebilirlik aynı zamanda toplumsal kalkınmanın ve entelektüel derinliğin sürekliliğini sağlamaktan geçiyor. Kültürel zenginliğini ve sanatsal üretimini koruyamayan bir toplumun geleceğe güvenle ilerlemesi zor. Biz festivalle her yıl binlerce kişiye klasik müziği ulaştırırken, doğrudan sosyal fayda yaratmaya, toplumsal esenliği ve kültürel sürdürülebilirliği beslemeye odaklanıyoruz. Festival aracılığıyla yarattığımız sosyal faydayı, toplumsal varlığımızın en güçlü temellerinden biri olarak görüyoruz. Bu vizyon, Borusan Kocabıyık Vakfı'nın da kuruluş felsefesini oluşturuyor. Vakfımızla nitelikli eğitim ve güçlü bir kültür-sanat ekosistemi kurarak çağdaş geleceğe hizmet etmeyi amaçlıyoruz. Vakıf çatımız altında, Asım Kocabıyık'tan devraldığımız o eşsiz 'memlekete gönül borcu' felsefesini ileriye taşıyoruz. Asım Kocabıyık, Cumhuriyet'in sunduğu kazanımlarla yetişmiş bir iş insanı olarak, ömrü boyunca kendisini bu topraklara borçlu hissetti. Kendisi sık sık şunu ifade ederdi: "Bu memlekete gönül borcum var. Hayatım boyunca onu ödemek için çalıştım." İstanbul Müzik Festivali'ne verdiğimiz destek de bu gönül borcunu ödeme gayretimizin bir yansıması.

* Bu yıl tüketiciyle buluştuğunuz festivallerdeki gözlemlerinizden bahseder misiniz?

Bu yıl da sanatseverlerle buluştuğumuz ana zemin İstanbul Müzik Festivali oldu. Festival kapsamında Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası'nın AKM konserini eşzamanlı olarak Caddebostan sahiline taşıdık. Öncelikle, sanatın erişilebilir hale getirildiğinde farklı yaş gruplarından ve müzik geçmişlerinden gelen insanları aynı deneyim etrafında buluşturabildiğini görüyoruz. Bireyler sanatı sessizce izlemekle yetinmiyor; onu açık alanda ve günlük hayatlarının akışı içinde yaşamak istiyor. AKM'deki performansı sahildeki yüzlerce insanla buluşturduğumuzda gördük ki, klasik müzik sokağa karıştığında kapsayıcı bir güce kavuşuyor. Tüketici, nitelikli sanatın hayatının doğal bir parçası olmasını talep ediyor ve kendine alan açıldığında bu deneyimi hızla sahipleniyor. Gitgide daha paylaşılabilir ve aidiyet hissi yaratan deneyimlerin parçası olmak istiyor. Bu şehir gerçekten müzikle yaşıyor. Biz de bu kıymetli içgörüyle, müziğin birleştirici gücünü hayatın her anında hissettirmeye devam ediyoruz.

* Festivaller kapsamında tasarladığınız deneyimlerden sizde en çok iz bırakan bir an var mı?

Benim için festivallerin genel olarak en büyüleyici yanı, İstanbul'un mimari ve tarihi dokusunun müzikal anlatıyla kusursuz bir uyum yakaladığı o nadir anlarda saklı. İstanbul'un her köşesi kendi içinde köklü bir anlatı barındırıyor; bizler de bu özgün mekanları müzikle buluşturarak kentin kültürel hafızasını günümüze taşıyoruz. Tarihsel katmanları olan mekanlarda, o ana özel kurgulanan bir deneyimin parçası olmak, sanatı adeta yaşayan bir sürece dönüştürüyor. Bir de farklı mekânlarda, farklı dinleyici gruplarıyla buluşmak; mekan ile müziğin birbirine karışarak o ana özgü eşsiz bir deneyim yaratmasına tanıklık etmek beni her zaman çok etkiliyor. Bu yıl İtalya Başkonsolosluğu'nun tarihi atmosferinde gerçekleşen La Dolce Vita konseri ve Süreyya Operası'nda dansla iç içe kurgulanan Maison Lale performansı, müziğin mekanla kurduğu bu güçlü ilişkinin benim için en unutulmaz örnekleri arasında yer aldı. Bu yıl gerçekleştirdiğimiz 'Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası: Morricone - Sinemanın Sesi' konseri, tam olarak bahsettiğim bu bütünleşmenin en çarpıcı örneklerinden biriydi. Şef Dirk Brossé yönetimindeki BİFO ve Koro İstanbul'un usta yorumuyla, Ennio Morricone'nin sinema tarihine yön veren eserlerini dinlemek, hepimiz için kolektif hafızamıza dokunan bir deneyimdi. 'Cennet Sineması' ya da 'Bir Zamanlar Amerika' gibi kült yapıtların tınıları, müziğin ve görsel sanatların sınırları aşan o ortak gücünü bir kez daha kanıtladı. Fakat benim için tüm bu deneyimlerin zirve noktası, müziği tüm şehirle paylaştığımız anlardı. AKM'deki BİFO konserini eşzamanlı olarak Caddebostan sahiline ulaştırdığımızda tanıklık ettiğim o ortak heyecan, projenin toplumsal etkisini en çıplak haliyle ortaya koydu. Açık havada, binlerce insanın aynı melodi etrafında bir araya gelmesi ve bu kolektif coşkuyu paylaşması, kültürel sürdürülebilirliğin en somut karşılığı.

* Sponsorlukların marka algısına katkısını nasıl ölçüyorsunuz?

Borusan olarak yarım asrı aşkın bir süredir ilmek ilmek işlediğimiz bir itibar var. Bu yüzden bizim için asıl başarı göstergesi, 'kültür ve sanata değer katan, erişilebilirliği savunan kurum' kimliğimizin toplumun zihninde ne kadar derinleştiğidir. Bunu kısa vadeli tablolarla ölçmek, geleneksel pazarlama iletişimindeki anlık metriklere indirgemek çok sınırlı kalacaktır. Bizim için en sahici ölçümleme, etkinlik alanlarında ya da konser salonlarında kulak verdiğimiz o seslerle başlıyor. Paydaşlarımızın, konserlere katılan sanatseverlerin samimi geri bildirimleri en değerli veri kaynağına dönüşüyor. Çalışanlarımızın bu projeleri sahiplenerek gurur duyması, ofislerimizde bu heyecanın paylaşıldığına şahit olmak, bize göre toplumsal fayda odaklı yatırımımızın en değerli göstergesi haline geliyor. Elbette iletişim stratejimizin bir parçası olarak görünürlük verilerini de dışarıda bırakmıyoruz. Etkinlik sonrasında oluşan medya yansımalarını, raporlardaki pozitif algı tonunu ve sosyal medyadaki nitelikli etkileşimleri yakından izliyoruz. Fakat yine de bizim buradaki odağımız hiçbir zaman rakamsal çokluklardan ibaret olmadı. Bizim için asıl önemli olan, kurduğumuz bağın derinliğini, mesajımızın toplumda nasıl bir karşılık bulduğunu gerçekten hissedebilmek.

* Sizce başarılı bir iş birliğinin sınırı nerede başlıyor, ticari görünürlük nerede geri planda kalmalı?

Sanat kurumu ile marka arasındaki dengeyi bir alışveriş olarak kurgulamak yerine, ortak bir değer üretimi üzerinden kuruyoruz. Eğer iki taraf aynı toplumsal amaç etrafında buluşmuyorsa, orada gerçek bir ortaklık kurulması imkansız. Başarılı bir iş birliğinin sınırı bence markanın 'sanatsal özerkliğe' duyduğu saygıyla başlar. Ticari görünürlük, izleyicinin sanatla kurduğu o samimi, duygusal bağın başladığı anda geri planda kalmalı. Sahneye, esere ya da kürasyona müdahale eden her adım, aslında kendi marka değerini aşağı çeker. Üstelik modern tüketiciler samimi olmayan ortaklıkları anında ayırt ediyor. Biz de bu görülerden hareketle sanatın yarattığı deneyimi pürüzsüzleştirmeyi hedefliyoruz. Bizim için başarılı iş birliği; markamızın varlığının dayatılmadığı, aksine o sanatsal deneyimin gerçekleşmesini sağlayan gizli kahraman olarak hissettirildiği anlarda gizli.

EN ÇOK OKUNANLAR