Meral Erdoğan / meral.erdogan@platinonline.com
Sagalassos, batılı seyyahlar tarafından erken sayılabilecek bir tarihte fark edilmiş ve ilk arkeolojik çalışmalar da 19’uncu yüzyılda yapılmış. Ancak yüz yılı aşan yeni bir unutulmuşluk döneminin ardından çalışmalar 1990’da başlıyor. Sagalassos’taki arkeolojik çalışmalarla ilgili bize neler anlatabilirsiniz? Neler yapıldı, nasıl bir kentle karşılaşıldı ve kentin ne kadarı ortaya çıkarılabildi?
Sagalassos Antik Kenti, Burdur ilinin Ağlasun ilçesinde bulunuyor. Büyük İskender’den Roma İmparatoru Marcus Aurelius’a kadar tarihin akışına yön veren pek çok liderin ilgisini çeken, Roma İmparatorluğu’nun en ihtişamlı dönemlerine ev sahipliği yapan bu antik kent Sagalassos’un Arkeolojik Araştırma Projesi’nin temelleri 1986’da çalışma arkadaşım Prof. Marc Waelkens tarafından İngiliz Pisidya Projesi (British Pisidia Project) çatısı altında atıldı. Çalışmaların devamı ise Türk yetkililerin Anadolu’nun güney batısının iç kesimlerindeki tarihi yapıtların belirlenmesini talep etmesiyle geldi. Turist sayısındaki artış da bu topraklar üzerindeki ilgiyi artırdı. 1990’lardan önce kazı çalışması değil, sadece bir araştırma projesiydi. 1993’te ise Sagalassos’un tarihi toprakları üzerinde de araştırmalar yapılmaya başlandı. Bu projenin en önemli özelliği disiplinler arası çalışmaya ve iş birliğine açık bir yapıda olması. Bu projede farklı milletlerden kişiler yan yana geliyor. En başından itibaren, hatta proje uygulamaları yazılırken disiplinler arası çalışma imkanı olması ise bu projeyi çok özel kılıyor. Çünkü aslında arkeolojide disiplinler arası çalışmalar çoğu zaman özel alanların keşfedilmesiyle zamanla ortaya çıkar, ama Sagalassos’ta bu çalışma ortamı en başından beri var. Projenin gerçekleştirilebilmesi için ilk olarak kentin ana özelliklerinin öğrenilmesi gerekiyordu. Bunun için de şehirde bulunan anıtsal merkezlerde çalışmalar başladı. Son birkaç yılda ise kentin biraz daha ötesine geçip buradaki değişen kent nüfusunu da kazı programımızın içine katarak onların nasıl yiyip, çalışıp, yaşayıp, öldüklerini anlamak için çaba sarf ettik. Bu çalışmaların sonucunda şehrin tahminen sadece yüzde 5’ini ortaya çıkardığımızı düşünüyoruz. Diğer bölgelere oranla, Yukarı ve Aşağı Agora üzerine fazlaca yoğunlaşıldığından kent merkezi daha fazla kazı gördü. Buna rağmen Sagalassos’ta daha keşfedilmesi gereken çok yer var. Türkiye’de değil, Roma Doğu Akdeniz bölgesi çapında çok iyi korunmuş ve disiplinler arası araştırmalara açık, nadir esnaf/zanaatkâr bölgelerinden olan Çömlekçiler Mahallesi (The Potters’ Quarter) diğerlerine oranla daha sistematik bir araştırma gördü.
.jpg)
Projemizin bizim için bir diğer önemi ise Yukarı Agora’daki Antoninler Çeşmesi (Antonine Nymphaeum). Buradaki antik heykellerin en iyi şekilde muhafaza edilmesi, kendi orijinal materyalleriyle tekrar ayağa kaldırılması ve halka sunulabilmesi için yoğun şekilde çalışıyoruz. Genel olarak ele alırsak, bugün tipik bir taşra şehri olan Burdur Türkiye için ne ise, Sagalassos'da Roma ve Bizans da onu ifade ediyordu.
Sagalassos M.Ö. 333’te Büyük İskender’le yapılan bir savaş sonrası Helen dünyasına katılıyor. Savaşa rağmen yeni koşullara çabuk uyum sağlayıp hızlı bir yükselişe geçiyor ve bölgenin en önemli merkezi oluyor. Bu hızlı gelişmenin sebepleri konusunda bize neler anlatabilirsiniz? Anıtsal yapılar ve dev heykeller belli bir gücün ve zenginliğin göstergesi. Sagalassos’un ekonomisi hakkında neler biliyoruz?
Son zamanlarda gerçekleştirdiğimiz kazılarda özellikle Sagalassos’un temellerini anlamayı hedefledik. Esasında Büyük İskender Sagalassos’u fethettiğinde ortada şehirden çok bir köy vardı. Düzen Tepe’de gerçekleştirdiğimiz kazılarda ve Pisidya’da, İngiliz ve Türk meslektaşların çalışmalarında açıkça görüldüğü üzere, bu dönemlerde insanların çoğu köy koşullarında, yaylalarda yaşıyorlardı. Kentsel gelişim bunlardan çok daha sonra yaşandı. Sagalassos‘ta bulunan yeni kanıtlar da gösteriyor ki, ilk kamu anıtları M.Ö. 200’lerin başlarındaki Seleukos döneminde inşa edildi. Şehrin erken döneminin önemli yapıları arasında orijinal Yukarı Agora doğu yakası boyunca uzanan Pazar Binası (2015 bulgusu) ve kentsel sur sistemi bulunuyor. Bu dönem aynı zamanda Sagalassos’un bölgede geniş bir alanı politik olarak kontrol etmeye başladığı dönemdir. Bu toprakları oluşturan çeşitli doğa manzaraları, tarıma elverişli iklim koşulları ve ticari tarım ürünlerine yatırıma olanak sağlaması bu şehrin zenginliklerindendir.
.jpg)
Sagalassos büyümenin en önemli aşamalarını Roma İmparatorluğu zamanlarında gördü. Birinci yüzyılda Yukarı Agora bölgesi, Meclis (Bouleuterion), meydan çevresindeki revnaklar ve burayı süsleyen anıtlar ile tamamen geliştirildi. Ayrıca kasabanın aşağı kısımlarında Aşağı
ğı ve Roma alışveriş caddesinin çok erken bir örneği olan Sütunlu Cadde gibi önemli gelişmeler görüldü. İkinci yüzyılın başlarında ise büyük Roma Hamamı kompleksi ve Antoninus Pius Tapınağı gibi diğer ana binalar eklendi.
Kentin ekonomik olarak şansı bölgenin çok yönlülüğü ve zenginliği idi. Sagalossos ayrıca çömlek sanayi başta olmak üzere sanayiye yatırım yaptı. İnsanlar Sagalossos’a mahkemeleri ve imparatorluk kutlamaları (Pisidya bu kutlamaları tekelinde bulundururdu) için gelirdi. Bu anlamda Sagalassos bölgenin çekim merkezi oldu. Şehir bu rolünün farkındaydı ve kentsel gelişime yatırım yaparak ekonomisini sürdürdü. İnşa edilen birçok anıt da şehrin bölgedeki öncü rolünü devam ettiren, şehir yaşamı içinde büyük bir yatırım projesiydi.

Sagalassos’ta arkeolojik çalışmaların gecikmesine rağmen kısa sürede Türkiye’nin Efes’ten sonra ikinci büyük antik kenti ortaya çıkarılmış durumda. Kente duyulan ilgi ve tanıma isteği gün geçtikçe artıyor, 2015 rakamlarına göre ziyaretçi sayısı 27 bini aşmış. Antik bir kent olarak Sagalassos’un önemi konusunda neler söyleyebilirsiniz?
Aslında Efes ve Sagalassos arasındaki farkı anlamak çok önemli. Antik çağlardaki Efes, yaklaşık 200 bin kişilik nüfusuyla çok büyük bir şehirken Sagalassos’un nüfusu hiçbir zaman beş bini geçmedi. Başka bir deyişle, Sagalassos Doğu Roma’da bulunan bir taşra şehriydi. Bu özelliği Sagalassos’u sistematik bir araştırma yapmak için arkeolojik açıdan önemli bir yerleşim yeri haline getiriyor. Bu nedenle de Sagalassos koruma altında olmalı. Bu sadece yıkılmış anıtlar için değil, sonradan bulduğumuz diğer orijinal materyaller için de geçerli.
Örnek olarak, halkın günlük yaşamına dair yaptığımız çalışmalarda tüm araçları ile mutfak ve çömlek atölyeleri buluyoruz. Hangi arkeolojik sorumuz olursa olsun, Sagalassos disiplinler arası ve iş birliği içinde çalışılabilir olması sayesinde geçmişe dair birçok açıdan araştırmaya ve çözümlemeye olanak veriyor. Bu doğal toprakların güzelliği de Sagalassos’taki arkeolojik çalışmalar için de çok önemli.
Antik anıtların arkeolojik potansiyelini ortaya çıkarmak, bu yapıtları korumak ve topluma tekrar sunmak arasında korunması gereken hassas bir denge var. Sagalassos Projesi’nin amaçlarından biri antik bir şehrin köklerini barındıran Türkiye topraklarının güzelliğinin korunması ve gelecek nesillere taşınması. Arkeoloji; sadece anıtları ortaya çıkarmak ve yeniden ayağa kaldırmaktan ibaret değil, geçmişi de kendi içinde anlamayı gerektiriyor. Bu bağlamda da Sagalassos’u muhafaza etmek bizim için çok önemli.
Sagalassos'un kalbi yeniden atmaya başlayacak
Aygaz 2005’ten bu yana Sagalassos Antik Kenti Kazıları'nda ortaya çıkan anıtsal yapıların restorasyonuna, özellikle de kentin en göz alıcı yapısı olan Antoninler Çeşmesi’nin restorasyonuna destek veriyor. On yılı aşan bu uzun dönem boyunca Aygaz olarak bu projelere nasıl bir destek verdiniz?
1990 yılından bu yana Belçika Leuven Üniversitesi’nin de desteklediği kazı çalışmalarında ortaya çıkan anıtsal yapıların restorasyonuna 2005 yılında Aygaz olarak sponsor olmaya başladık. Kazılar, çeşitli uluslardan uzman ve öğrencilerin katıldığı bilimsel ekibin yanı sıra Ağlasunlu işçi ekibinin de katılımıyla sürdürülüyor. Yoğun çalışmalar sonucunda antik kentin birçok anıtı kazılarla ortaya çıkartıldı ve koruma altına alınarak ziyarete açıldı. Sagalassos antik kenti restorasyon çalışmaları, kentin politik merkezi olan Yukarı Agora’da devam ediyor. Aygaz olarak, destek verdiğimiz çalışmalardan Antoninler Çeşmesi, M.S. 161-180 yılları arasında Roma İmparatoru Marcus Aurelius dönemine dayanıyor. Çeşme yaklaşık 1800 yıl önce antik kentin politik merkezi Yukarı Agora’ya sosyal ve estetik bir bütünlük kazandırmak amacıyla inşa edildi. 28 metre boyunda, 9 metre yüksekliğindeki anıtsal çeşme, M.S. 650 yıllarında meydana gelen büyük deprem sonucu, tüm şehirle beraber yıkıldı. Çeşmenin arkasındaki yamaçtan kayan toprakla tamamen kapanan kalıntılar, 1993-1995 yılları arasında yapılan kazılarla gün ışığına çıkartıldı. Çeşmeye ait taşların kırılıp paramparça olmasına karşın, temelinin halen ayakta olması anıtsal yapının restore edilerek yeniden ayağa kaldırılmasını mümkün kıldı. Yedi farklı taş türünün kullanıldığı mimariye, zengin dekoratif bezemelere, 4,5 metre yükseklikten akan şelalesi ve önündeki havuzuyla görkemli bir görünüme sahip olan çeşmenin depremle birlikte dağılan 3000 parçası tek tek bir araya getirildi.
Restorasyon uzmanı yüksek mühendis Semih Ercan liderliğindeki ekip restorasyonu dört aşamada tamamladı. 1998-2000 arasındaki ilk aşamada bütün kırık parçalar birleştirilerek, strüktürel bütünlük kazanmış bloklar haline getirildi. 2001-2007 arasındaki ikinci aşama, eksik kısımların yeni yontulmuş taş blok ve taş eklerle tamamlandığı ve anıtın tamamının ayağa kaldırıldığı dönem oldu. Üçüncü ve Dördüncü aşama ise 2008-2010 arasında gerçekleşti. Üçüncü aşamada, yapı depreme karşı güçlendirilirken, dördüncü ve son aşamada ise antik çeşmenin tekrar suya kavuşması sağlandı.
MART 2016