Yayın Tarihi:
10 Haziran 2026 13:58Güncelleme Tarihi:
10 Haziran 2026 13:58Yayın Tarihi:
10 Haziran 2026 13:58
Bir şehir bazen müzeleriyle hafızaya yerleşiyor. İnsanların eser görmenin yanında düşünmek, vakit geçirmek, aynı atmosferi paylaşmak ve şehrin kültürel ruhuyla temas kurmak amacıyla uğradığı yapılar, zamanla o kentin kimliğinin parçası haline geliyor. Dünyanın önemli sanat şehirlerine bakıldığında da bunu görmek mümkün. Müze binaları mimari özelliklerinin yanında, şehir yaşamına karışan kültürel alanlar olarak da öne çıkıyor. Türkiye'de modern ve çağdaş sanatın kamusal alanda daha görünür hale gelmesi de yıllar içinde kültür kurumlarının dönüşümüyle birlikte gelişti. Sergi alanlarının ötesine geçen yeni müzecilik anlayışı; eğitim programları, kamusal etkinlikler, kütüphaneler, sinema alanları ve disiplinlerarası üretimlerle birlikte daha hareketli bir yapıya ulaştı. İzleyicinin sanatla kurduğu ilişki de bu süreçte değişmeye başladı. İnsanlar artık sergi gezmiyor; sanatın etrafında oluşan kültürel deneyimin içinde daha fazla zaman geçiriyor. İstanbul Modern Yönetim Kurulu Başkanı Oya Eczacıbaşı ile İstanbul Modern'in kuruluş hikayesini, yeni müze binasının yarattığı etkiyi ve sanatın toplumla kurduğu bağı konuştuk. Koleksiyon kültüründen kamusal erişime, sanat eğitiminden kültürel sürdürülebilirliğe uzanan sanatın farklı katmanlarını mercek altına aldık.
*Sanatın kurumlar aracılığıyla daha geniş bir alana yayıldığını ve daha fazla insana temas ettiğini görüyoruz. Bu sürecin sizdeki karşılığı nasıl gelişti, nasıl bir ihtiyaçtan doğdu?
Sanatın kurumlar aracılığıyla yaygınlaşması, bir toplumun kültürel hafızasının kolektif bir bilince dönüşme sürecidir. Benim için bu sürecin temelinde, sanatın herkes için erişilebilir olması ve toplumsal gelişimin önemli dinamiklerinden biri haline gelmesi gerektiğine dair inanç vardı. İstanbul Modern'in doğuş hikayesi de bu ihtiyaçtan beslendi. 1980'li ve 1990'lı yıllarda İstanbul'da modern sanata yönelik güçlü bir ilgi olmasına rağmen, bu birikimi sergileyecek, koruyacak ve dünyaya anlatacak uluslararası ölçekte bir müzenin eksikliğini hissediyorduk. 2004 yılında 4 No'lu Antrepo'da yola çıkarken yalnızca bir sergi alanı değil, kenti sanatla buluşturacak yaşayan bir merkez hayal ettik. İstanbul Modern'in, yapıtların sergilendiği bir binanın ötesinde; eğitim programları, sineması ve kütüphanesiyle yaşayan bir buluşma noktası olmasını istedik. Bugün Renzo Piano imzalı yeni binamızda, yıllar önce kurduğumuz hayalin İstanbul'a ve topluma nasıl katkı sunduğunu görmek büyük mutluluk veriyor.
*İstanbul Modern'in kuruluşu, özel koleksiyonların kamusal alana taşınması açısından önemli bir kırılma noktası olarak görülüyor. Bu süreci nasıl tanımlıyorsunuz?
Bir koleksiyonun gerçek değerinin, kendi sınırlarını aşarak toplumla kurduğu ilişkiyle ortaya çıktığını düşünüyorum. Türkiye'nin modern ve çağdaş sanat alanındaki birikimini görünür kılmak, İstanbul Modern'in kuruluşundaki temel motivasyonlardan biriydi. Özel koleksiyonların kamusal bir alanda, müze disiplini içinde sergilenmesi, sanatı bir 'izleme' pratiği olmanın yanı sıra çok katmanlı bir öğrenme deneyimine de dönüştürüyor.
İstanbul Modern ile sanatın erişilebilirliğine kurumsal bir zemin hazırlamaya, bireysel çabaları kalıcı bir yapı altında bir araya getirmeye çalıştık. Sürecin en kıymetli yanı ise bunun tek taraflı kalmaması oldu. İstanbul Modern'e duyulan güvenle birlikte koleksiyonumuz, sanatçılarımızın, koleksiyonerlerin ve varislerin bağışlarıyla, kurumsal edinimlerle her geçen yıl daha da güçlendi ve zenginleşti.

*Koleksiyonun müze yapısına dönüşmesiyle birlikte izleyiciyle kurulan ilişkinin de değiştiğini tahmin ediyoruz. Bu değişimi nasıl gözlemlediniz?
Müze yapısına geçişle birlikte izleyiciyle yapıt arasındaki ilişki, yerini daha güçlü bir diyaloğa bırakıyor. Özellikle Renzo Piano imzalı yeni binamızın açılışından itibaren müze önünde oluşan uzun kuyrukları, gençlerin sabahın erken saatlerinde kapıda beklediğini görmek bizim için çok değerliydi. Bu ilgi, toplumun sanata duyduğu merakın ve İstanbul Modern'le kurduğu bağın en somut göstergelerinden biri. Bugün ziyaretçilerimiz sanatla buluşmanın yanında; kütüphanede vakit geçirmek, terasta şehri izlemek, atölyelerde üretim yapmak, söyleşilere katılmak ve farklı deneyimler yaşamak için geliyor.
*Kurumların sanata yaklaşımında sürdürülebilirlik meselesi daha fazla öne çıkıyor. Bu dengeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sanata verilen desteği kısa vadeli sponsorluklardan ziyade, topluma yapılan uzun vadeli bir yatırım ve kalıcı bir işbirliği olarak görüyorum. Kültür ve sanatın toplumdaki karşılığı ancak süreklilikle mümkün olabilir. Bu nedenle desteklerin sürdürülebilirliği hem kurumlar hem de sanat dünyası için büyük önem taşıyor. İstanbul Modern, kuruluşundan bu yana kamu, yerel yönetimler ve özel sektörün ortak desteğiyle faaliyetlerini sürdüren bir kurum. Bu model finansal sürdürülebilirliği sağlamakla kalmıyor; toplumun farklı kesimlerini ortak bir kültürel zeminde buluşturan sinerjiyi de güçlendiriyor. Yeni müze binamızda da bu dayanışma ruhunu sürdürmeye çalışıyoruz.
*Kürasyon ve koleksiyon yönetiminin daha profesyonel bir yapıya evrildiği görülüyor. Bu dönüşüm sizce neyi değiştiriyor?
Küratöryel süreçlerin ve koleksiyon yönetiminin profesyonelleşmesi, sanatın sadece bugününe değil geleceğine dair de sorumluluk üstlenmek anlamına geliyor. Bu dönüşüm, kişisel beğenilerin ötesine geçen, akademik derinliği, araştırmayı ve uluslararası standartları merkeze alan bir yaklaşımı gerekli kılıyor.
İstanbul Modern'de bu yapıyı, alanında uzman isimlerden oluşan Koleksiyon Danışma Kurulumuz ve küratöryel ekibimizle sürdürmeye özen gösteriyoruz. Bir yapıtın koleksiyona dahil edilmesinden sergilenme biçimine kadar her aşamanın titizlikle ele alınması, Türkiye'nin sanat birikimini dünyaya en doğru ve nitelikli biçimde aktarmamızı sağlıyor.
*Sanatın toplumsal etkisi üzerine farklı yaklaşımlar var. Bu etkiyi nasıl tarif edersiniz?
İstanbul Modern'i kurarken temel motivasyonumuz, buranın yalnızca yapıtların sergilendiği bir bina olmanın ötesinde, toplumun farklı kesimlerinin bir araya geldiği, düşündüğü, öğrendiği ve bağ kurduğu yaşayan bir alan olmasıydı. Sanatın toplumsal etkisini özellikle eğitim programlarımız aracılığıyla çok somut biçimde gözlemliyoruz.
Özellikle toplumsal cinsiyet eşitliği odağında, genç kızların sanat aracılığıyla kendi yeteneklerini keşfetmelerine katkı sunmayı önemsiyoruz. Sanat eğitimini İstanbul'la sınırlı tutmayıp, Türkiye'nin farklı şehirlerindeki genç sanatçılara ulaştırmak için çalışıyoruz. Bugüne kadar yaklaşık 1.5 milyon çocuk ve gencin müze çatısı altında ücretsiz eğitim programlarından yararlanmış olması, bizim için bu etkinin en değerli göstergelerinden biri.
*Türkiye'de sanatın önümüzdeki dönemde nasıl bir yön izleyeceğini düşünüyorsunuz?
Türkiye'de sanatın geçirdiği dönüşümün en heyecan verici yanı, kesinlikle çok daha geniş bir kitleye ulaşıyor olması. Özellikle gençlerin sergilere ve bienallere gösterdiği yoğun ilgi, kültür kurumlarının ziyaretçiyle kurduğu ilişkiyi de dönüştürüyor. Önümüzdeki dönemde bu ilginin daha da artacağına ve Türkiye'nin çağdaş sanat alanındaki üretim gücünün uluslararası ölçekte çok daha görünür olacağına inanıyorum. İstanbul Modern'in yeni binasıyla kazandığı ivme de bu vizyonun bir parçası.
*İstanbul Modern'in yeni binasıyla birlikte müze deneyiminin de dönüştüğünü görüyoruz. Bu dönüşüm sizin için ne ifade ediyor?
Yeni binamız, İstanbul Modern'in kuruluşundan bu yana taşıdığı vizyonun daha görünür ve güçlü bir biçimde hayata geçtiği bir alan oldu. Renzo Piano'nun mimarisi, Boğaz'la, kentle ve ziyaretçiyle doğrudan ilişki kuran şeffaf ve davetkâr bir yapı sunuyor. Bu bizim için sadece fiziksel bir dönüşüm değil, müzenin toplumla kurduğu ilişkinin de genişlemesi anlamına geliyor.
*Yeni müze binasıyla birlikte İstanbul Modern'in dünya çapındaki görünürlüğü belirgin biçimde arttı. Uluslararası ödüllerle desteklenen bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yeni müze binamızdaki açılışımızdan bu yana, dünya çapında önemli mimarlık ve kültür kurumlarından çok değerli ödül ve dönüşler aldık. Örneğin, 100 yılı aşkın süredir yayımlanan saygın mimarlık dergisi Architectural Digest, İstanbul Modern'i '2024'ün Harika Eserleri' arasında gösterdi. National Geographic ise müzemizi 'Dünyanın En İyi 20 Kültürel Mekanı' listesine dahil etti. Bunlara ek olarak, ArchDaily tarafından 'Yılın Binası' seçildik; Architecture MasterPrize ödüllerinde 'En İyilerin En İyisi' ünvanını kazandık. Dünya Mimarlık Festivali'nde ise 'Tamamlanmış Yapılar-Kültür' kategorisinde birincilik ödülüne layık görüldük. Mimarinin yanı sıra müzecilik alanında Uluslararası Modern Sanat Müzeleri ve Koleksiyonları Komitesi (CIMAM) tarafından verilen 'Üstün Müzecilik Uygulamaları Ödülünü' aldık. Bu ödül, genç kızları sanatla buluşturduğumuz 'Bir Hayalin İzinde' adlı eğitim programımıza verildi. İstanbul Modern Koleksiyonu'ndaki kadın sanatçılardan ilhamla geliştirilen bu program, yaratıcı düşünme ve sanatsal ifade becerilerini desteklemeyi amaçlıyor. İkinci yılını tamamlayan program, Türkiye'den bu ödüle layık görülen ilk müze girişimi oldu. Avrupa Konseyi himayesinde düzenlenen ve 2009 yılında 'Özel Takdir' ödülüne layık görüldüğümüz Avrupa Yılın Müzesi Ödülleri'nde (EMYA), bu yıl da önemli bir ödülün sahibi olduk. İstanbul Modern olarak, toplumsal sorumluluk, kapsayıcılık, sürdürülebilirlik, kültürler arası diyaloğu odağına alan çalışmalarımızla Portimão Müzesi Misafirperverlik, Kapsayıcılık ve Aidiyet Ödülü'nün sahibi olduk.

İSTANBUL MODERN'İN İLK YAPITI: 'CEHENNEMİM'
Fahrelnissa Zeid'in 1951 tarihli başyapıtı 'Cehennemim', İstanbul Modern henüz fikir aşamasındayken sanatçının çocukları Şirin Devrim ve Prens Raad tarafından kurulacak müzenin koleksiyonuna bağışlanan ilk eser oldu. Türkiye modern sanatının önemli yapıtları arasında gösterilen eser, bugün İstanbul Modern Sanat Müzesi Koleksiyonu'nda yer alıyor ve müzenin kültürel hafızasında özel bir yere sahip.