Yayın Tarihi:
19 Temmuz 2026 09:07Güncelleme Tarihi:
19 Temmuz 2026 09:07Güncelleme Tarihi:
19 Temmuz 2026 09:07Yayın Tarihi:
19 Temmuz 2026 09:07
Sermayenin sadece kârlılığa değil, insanlığın ve gezegenin geleceğine bıraktığı somut izlere odaklandığı etki ekonomisi, günümüz küresel piyasalarının en güçlü ana akım stratejisi haline geliyor. Dünyada yatırımcı ve tüketicilerin finansal verilerin ötesinde, şirketlerin yarattığı pozitif katma değeri ve etki ölçüm kapasitesini sorguladığı yepyeni bir ekosistem şekilleniyor. Bu dönüşümün Türkiye'deki kurumsal yürütücüsü olan UN Global Compact Türkiye, iş dünyasının sürdürülebilirlik ilkelerini eyleme dökmesi adına stratejik bir köprü işlevi görüyor. Kurumun liderliğini üstlenen UN Global Compact Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı Güliz Öztürk, etki odaklı iş modellerinin sadece iyi zamanlarda tercih edilen bir itibar unsuru olmadığını vurguluyor. Öztürk, aksine ekonomik kırılganlık ve belirsizlik dönemlerinde bu yaklaşımın şirketleri ayakta tutan en temel yapısal direnç mekanizması olduğunu savunuyor.
BAŞARININ YENİ TANIMI
İş dünyasının son yıllarda sürdürülebilirlik alanında önemli bir eşiği ve farkındalık aşamasını geride bıraktığını ifade eden Güliz Öztürk, şirketlerin bu kavramı artık sadece bir uyum veya itibar yönetimi perspektifinin ötesinde ele aldığını belirtiyor. Günümüzde sürdürülebilirliğin doğrudan risk yönetimi, finansmana erişim, tedarik zinciri dayanıklılığı ve uzun vadeli değer yaratma çerçevesinde konumlandırıldığına dikkat çeken Öztürk, önümüzdeki dönemin en belirleyici konusunun uygulama derinliği ve değer zinciri dönüşümü olacağını söylüyor. Türkiye'nin güçlü üretim altyapısı, Avrupa ile entegre ticaret yapısı ve büyüyen yenilenebilir enerji kapasitesi gibi önemli avantajlara sahip olduğunu hatırlatan Öztürk, bu potansiyeli sürdürülebilir rekabet gücüne dönüştürebilmek için şirketlerin etkiyi ölçen, yöneten ve değer zincirlerine yayan bir yaklaşımı benimsemeleri gerektiğini ifade ediyor. Yalnızca iyi performans göstermenin tek başına yeterli olmadığını, bu performansı güvenilir verilerle ortaya koyabilmenin başarıyı getireceğini vurguluyor. Bu yeni dönemde finansal performansın önemini kaybetmediğini ancak tek başına bir başarı kriteri olmaya yetmediğini dile getiren Öztürk, şirketlerin nasıl üretim yaptığının, çalışanlarına verdiği değerin, doğal kaynakları nasıl kullandığının ve toplum üzerinde nasıl bir etki yarattığının da değer yaratmanın ayrılmaz parçaları haline geldiğini aktarıyor. Etki ekonomisinin kurumsal stratejideki yerini açıklarken sürdürülebilirliğin ayrı bir fonksiyon olarak değil, iş stratejisinin tam merkezinde konumlandırılması gerektiğini belirterek sözlerine şöyle devam ediyor: "Sürdürülebilirlik şirketler için yan gündem olmaktan çıktı ve artık büyüme kararlarından yatırım planlarına, ürün geliştirmeden tedarikçi seçimlerine kadar tüm süreçleri şekillendiren stratejik bir yönetim konusu oldu. Ölçemediğimiz bir etkiyi yönetmemiz mümkün değil. Bu nedenle şirketlerin güvenilir veri altyapıları kurmaları, hedeflerini somut göstergelerle takip etmeleri ve ilerlemelerini şeffaf biçimde raporlamaları gerekiyor. Günümüzde yatırımcı güveni ve finansmana erişim giderek daha fazla bu kapasiteyle ilişkilendiriliyor." Sürdürülebilirliği kurum kültürünün ve karar alma süreçlerinin ayrılmaz bir parçası haline getiren şirketlerin, değişen piyasa koşullarına daha hızlı uyum sağlayacağını, yatırımcı güvenini artıracağını ve uzun vadede daha dayanıklı bir yapı kuracağını ifade eden Öztürk, bugün sorumlu iş yapmak ile dayanıklı ve rekabetçi iş yapmak arasındaki mesafenin giderek ortadan kalktığını önemle vurguluyor.
DEĞER ZİNCİRİNDE KOBİ'LER
Küresel ticaret ağlarında etki ekonomisinin sınırları, şirketlerin kendi operasyon binalarının çok ötesine uzanıyor. Avrupa Birliği'nin Kurumsal Sürdürülebilirlik Raporlama Direktifi (CSRD), Kurumsal Sürdürülebilirlik Durum Tespiti Direktifi (CSDDD) ve Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM) gibi uluslararası yasal düzenlemeler, sürdürülebilirlik standartlarının ve durum tespiti süreçlerinin büyük şirketlerin ötesine geçerek tedarik zincirlerinde yer alan binlerce işletmeyi doğrudan etkileyeceği yeni bir döneme işaret ediyor. Dünyadaki toplam ticaretin yaklaşık yüzde 80'inin tedarik zincirleri üzerinden yürümesi, küresel işletmelerin yüzde 90'ını oluşturan, toplam istihdamın yaklaşık yarısını sağlayan ve gelişmekte olan ekonomilerde GSYH'nin yaklaşık yüzde 40'ını oluşturan KOBİ'leri bu dönüşümün en kritik aktörü haline getiriyor. Sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşmanın ve etki ekonomisini hayata geçirmenin KOBİ'lerin ve değer zincirlerinin dönüşümü olmadan imkansız olduğunu söyleyen Öztürk, tedarik zinciri yönetimindeki paradigma değişimini şu şekilde aktarıyor: "Geçmişte sürdürülebilir tedarik zinciri yönetimi büyük ölçüde denetim, kontrol ve uyum perspektifiyle ele alınırken, bugün giderek daha fazla kapasite geliştirme, iş birliği ve ortak değer yaratma anlayışı ön plana çıkıyor." UN Global Compact Türkiye'nin KOBİ'lerin sürdürülebilirlik dönüşümüne yaklaşımı, yükümlülükleri aşağıya aktaran bir anlayış üzerinden değil, dönüşümü birlikte mümkün kılan bir ekosistem yaklaşımı üzerine inşa ediliyor. Bilgiye erişimin kolaylaştırılması, kapasite gelişiminin desteklenmesi ve iyi uygulamaların yaygınlaştırılması kurumun temel odak noktalarını oluşturuyor. Kurum; sunduğu hızlandırma programları, deneyim paylaşımı toplantıları, atölyelerin yanı sıra herkesin erişimine açık olarak sunduğu eğitimlerle KOBİ'lerin farkındalık, bilgi ve iç kapasitesini artırmalarına destek olmayı sürdürüyor. Şirketler; emisyon yönetiminden insan haklarına, toplumsal cinsiyet eşitliğinden yönetişime birçok alanda temel seviyede eğitimlere kurumun web sitesi üzerinden kolayca ulaşabiliyor. Bu alandaki en somut adımlardan biri olarak, 2026 yılının son çeyreğinde MEXT iş birliğiyle hayata geçirilecek olan Sürdürülebilir Tedarik Zinciri Programı öne çıkıyor. Bu program ile şirketlerin tedarik zincirlerindeki sürdürülebilir dönüşümü hızlandırmalarına, riskleri daha etkin yönetmelerine, ulusal ve uluslararası düzenlemelere uyum sağlamalarına ve rekabet güçlerini artırmalarına destek olmak hedefleniyor. Aynı zamanda ESG alanlarındaki bilgi, farkındalık ve uygulama kapasitesini güçlendirerek daha dirençli, sorumlu, kapsayıcı ve rekabetçi bir tedarik ekosistemi oluşturmak amaçlanıyor. Program kapsamında KOBİ'ler, öncelikle öz değerlendirme aracıyla mevcut durumlarını analiz edecek, ardından eğitimler aracılığıyla bilgi ve yetkinliklerini geliştirecek. Son aşamada ise ihtiyaç analizleri, eylem planları ve fonlanabilir proje geliştirme desteği ile sürdürülebilirlik yolculuklarını somut adımlara dönüştürme fırsatı bulacaklar. Küresel değer zincirlerindeki konumlarını güçlendirme, yeni pazarlara erişimlerini artırma ve rekabetçiliklerini geliştirme açısından bu sürecin KOBİ'ler için çok önemli bir fırsat penceresi olduğu görülüyor.
GERÇEK LİDERLİK TESTİ
Ekonomik belirsizliklerin, jeopolitik gerilimlerin ve piyasa dalgalanmalarının arttığı dönemlerde şirketlerin sürdürülebilirlik ve etki yatırımlarını sorgulaması, bütçelerde kısıtlamaya gitmesi ilk refleks olarak anlaşılabilir bir durum. Ancak son yıllarda küresel ölçekte yaşanan deneyimler, pandemiden enerji krizlerine, tedarik zinciri kırılmalarından iklim kaynaklı afetlere kadar karşılaşılan her büyük sarsıntı, çevresel ve sosyal risklerin aslında doğrudan birer kurumsal iş riski olduğunu net bir şekilde kanıtlıyor. Aşırı hava olayları, kaynaklara erişimde yaşanan kırılganlıklar ve küresel tedarik zincirlerindeki kesintiler sürdürülebilirliğin iş dünyasında yan bir başlık değil, ekonomik dayanıklılığın tam merkezinde yer alan stratejik bir konu olduğunu gösteriyor. Sorumlu iş yapmanın aynı zamanda en dayanıklı iş modelini kurmak anlamına geldiğini ifade eden Güliz Öztürk, son yıllarda ESG uygulamalarına yönelik eleştirilerin ve politik tartışmaların arttığı bu dönemde, şirketlerin sürdürülebilirlik yaklaşımlarının önemli bir samimiyet testinden geçtiğini belirterek liderlik vizyonunu şu sözlerle açıklıyor: "Sürdürülebilirliğin gerçekten kurumsal stratejinin bir parçası olup olmadığı, en çok belirsizlik dönemlerinde verilen kararlarla ortaya çıkıyor. Gerçek liderlik de tam olarak bu anlarda kendini gösteriyor; sürdürülebilirliğin kolay olduğu zamanlarda değil, koşullar zorlaştığında. Bu nedenle sürdürülebilirlik taahhütlerine sadık kalmak etik bir duruş olmanın ötesinde güçlü bir iş kararıdır." Uzun vadede piyasada kazanan ve kalıcı olacak şirketlerin, dönemsel belirsizliklerde kısa vadeli reflekslerle geri adım atanlar değil; değişen koşullara rağmen stratejik yönünü koruyabilen ve geleceğe yatırım yapmaya kararlılıkla devam edenler olacağı açıkça anlaşılıyor.
EN GÜÇLÜ KALDIRAÇ
Etki ekonomisinin temelinde yalnızca finansal getiri değil, insanlar ve toplum üzerinde yaratılan kalıcı değer yer alıyor. Bu açıdan bakıldığında toplumsal cinsiyet eşitliği ve kapsayıcılık, etki ekonomisinin en güçlü kaldıraçlarından biri olarak kabul ediliyor. Araştırma verileri, kadınların karar alma mekanizmalarına ve liderlik pozisyonlarına daha fazla katıldığı şirketlerin yalnızca daha kapsayıcı değil, aynı zamanda finansal ve operasyonel açıdan çok daha başarılı olduğunu ortaya koyuyor. Farklı bakış açılarını bir araya getiren ekiplerin daha yenilikçi çözümler ürettiği, riskleri daha doğru yönettiği ve değişen müşteri beklentilerini daha iyi anlayabildiği görülüyor. Öztürk, 2023 yılında yayımlanan The Ready-Now Leader raporuna atıfta bulunarak, liderlik pozisyonlarının en az yüzde 30'unun kadınlardan oluştuğu şirketlerin, finansal performans açısından en başarılı yüzde 20'lik dilimde yer alma olasılığının önemli ölçüde daha yüksek olduğunu paylaşıyor. Buna karşın günümüzde kadınların üst düzey yönetimde temsili küresel ölçekte hâlâ yüzde 29 gibi sınırlı bir seviyede kalıyor. Türkiye'de Borsa İstanbul şirketlerinin yönetim kurullarındaki kadın oranı henüz yüzde 19,4 düzeyinde seyrediyor. Bu tablo, şirketlerin çok önemli bir yetenek havuzundan yeterince yararlanamadığını net bir şekilde gösteriyor. Üstelik kadınlar küresel ölçekte hâlâ erkeklerin kazandığı her 1 dolar karşılığında yaklaşık 84 sent kazanırken, Oxfam'ın hesaplamalarına göre kadınların büyük ölçüde görünmeyen ücretsiz bakım emeği yılda 10,8 trilyon dolar değer üretiyor. Bu veriler, ekonominin önemli bir bölümünün kadınların görünmeyen katkıları üzerinde yükseldiğini kanıtlıyor. Kadınların iş hayatında güçlenmesinin yarattığı toplumsal ve ekonomik çarpan etkisine değinen Öztürk, konunun stratejik önemini şu şekilde vurguluyor: "Toplumsal cinsiyet eşitliği yalnızca bir insan hakları meselesi değil; inovasyonu hızlandıran, yetenek kaybını azaltan, çalışan bağlılığını güçlendiren ve uzun vadeli ekonomik performansı destekleyen stratejik bir yatırım alanıdır. Etki ekonomisinin mantığı da tam olarak budur: İnsanlara yapılan yatırımın topluma, şirketlere ve ekonomiye katlanarak geri dönmesi. Kadınların güçlendiği kurumlarda yalnızca kadınlar değil; çalışanlar, şirketler ve toplumun tamamı kazanır."
(UN Global Compact Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı Güliz Öztürk)GELECEĞİN EYLEM PLANI
UN Global Compact'in 2030 vizyonu, iş dünyasını sürdürülebilirlik hedeflerini dünyanın gerektirdiği ölçekte eyleme dönüştürmek üzere harekete geçirmek üzerine kurulu. Kurum, stratejisini üç temel sütun üzerine inşa ediyor: Birincisi şirketlerin ve değer zincirlerinin bilgi, araç ve uygulama kapasitesini güçlendirmek; ikincisi şirketler, kamu, akademi ve sivil toplum arasındaki iş birliğini artırarak ortak hareketi hızlandırmak; üçüncüsü ise sürdürülebilirliği rekabetçilik ve dayanıklılığın temel unsuru olarak konumlandırıp iş değerini daha görünür kılmak. İklim Hedefi Hızlandırma Programı ile şirketlerin bilim temelli emisyon azaltım hedefleri belirlemelerine destek olunurken, Hedef Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Programı ile kadınların temsilini artıracak somut eylem planları teşvik ediliyor. İş Dünyası ve İnsan Hakları Programı ile risklerin sistematik yönetimi desteklenirken, bu yıl hayata geçirilecek İş Etiği Hızlandırma Programı ve Sürdürülebilir Tedarik Zinciri Programı ile şirketlerin dönüşüm kapasitelerinin güçlendirilmesi hedefleniyor. Bu eylemsel ajandanın en kritik odak alanlarından biri de Türkiye'de gerçekleştirilecek olan COP31 İklim Konferansı olacak. UN Global Compact Türkiye, bu süreci Birleşmiş Milletler Türkiye, COP31 Yüksek Düzeyli İklim Şampiyonu Ofisi ve ilgili paydaşlarla birlikte yürüttüğü özel sektör istişare toplantılarıyla destekliyor. Düşük karbonlu dönüşümden iklim finansmanına, uyumdan dayanıklılığa kadar farklı başlıklarda iş dünyasının katkılarını bir araya getiren kurum, Türk şirketlerinin COP31'e çözüm ve uygulama üreten stratejik paydaşlar olarak katılım sağlamasını amaçlıyor. Güliz Öztürk, geleceğe dair eylemsel bakış açısını ve uygulama kararlılığını şu net mesajla tamamlıyor: "Önümüzdeki yıllarda başarıyı belirleyecek olanın yeni taahhütlerden çok uygulama kapasitesi olduğuna inanıyoruz. Bu nedenle tüm çalışmalarımızı; ölçülebilir sonuçlar üreten, değer zincirlerini kapsayan ve şirketlerin uzun vadeli rekabet gücünü artıran somut dönüşüm alanlarına odaklıyoruz. Türkiye iş dünyasının bu dönüşüm için gerekli bilgiye, deneyime ve motivasyona sahip olduğunu görüyoruz. Biz de UN Global Compact Türkiye olarak bu yolculukta şirketlerin yanında olmaya ve ortak etkiyi büyütmeye devam edeceğiz."
VERİLERLE TÜRK İŞ DÜNYASININ SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK PERFORMANSI
'Belém'den Antalya'ya: Verilerle İş Dünyasının Sürdürülebilirlik Yolculuğu' başlıklı etkinlikte paylaşılan UN Global Compact Türkiye 2025 İlerleme Bildirimi Analizi, Türk şirketlerinin küresel pazardaki sürdürülebilirlik olgunluğunu ortaya koyan ilk karşılaştırmalı veri çalışması olma özelliğini taşıyor. Çalışma, 153 ülkeden 11 bin 435 şirketin yer aldığı küresel veri havuzunda, Türkiye'den 250 katılımcı şirketin performansını Avrupa ve dünya ortalamalarıyla kıyaslıyor. Güliz Öztürk, raporun sunduğu somut verileri ve dikkat çeken eğilimleri değerlendirirken Türkiye'deki şirketlerin sürdürülebilirlik alanında önemli bir ilerleme kaydettiğini belirtiyor. Yönetişimden çevreye, insan haklarından yolsuzlukla mücadeleye kadar birçok göstergede Avrupa ve küresel ortalamalara yaklaşıldığını, bazı alanlarda ise bu ortalamaların üzerinde sonuçlar görüldüğünü ifade eden Öztürk, şu analizi paylaşıyor: "Ancak raporun en önemli mesajlarından biri, sürdürülebilirlik yolculuğunda bir sonraki aşamaya geçilmesi gerektiği. Politika ve taahhüt düzeyinde kaydedilen ilerlemenin, uygulama süreçleriyle daha güçlü şekilde desteklenmesi gerekiyor. Özellikle insan hakları, çevre ve yolsuzlukla mücadele alanlarında şirketlerin kendi operasyonlarının ötesine geçerek değer zincirlerini de kapsayan uygulamaları güçlendirmesi önem taşıyor."
Tedarik zincirindeki emisyonların izlenmesi ve yönetilmesi konusunda Türkiye'deki büyük ölçekli şirketlerin önemli bir operasyonel derinliğe ulaştığını belirten Öztürk, raporda öne çıkan Kapsam 3 emisyon ölçümlerindeki mevcut durumu şu sayısal verilerle açıklıyor: "Türkiye'deki büyük ölçekli şirketlerin yüzde 45'i Kapsam 3 emisyonlarını tam olarak ölçerken, kısmi ölçüm yapanlar da dahil edildiğinde bu oran yüzde 68'e, ölçüm çalışmalarına başlayanların oranı da dahil edildiğinde ise yüzde 80 seviyesine çıkıyor. Ancak raporun dikkat çektiği bir diğer konu, büyük şirketlerle KOBİ'ler arasındaki farklılaşma. Kurumsal kapasite ve kaynak çeşitliliğine bağlı olarak sürdürülebilirlik uygulamalarında farklı seviyeler gözleniyor. Bu nedenle önümüzdeki dönemde sürdürülebilirlik gündeminin en önemli başlıklarından biri, dönüşümün değer zincirlerinin tamamına yayılması olacak. COP31'e ev sahipliği yapacağımız bir döneme girerken bu bulguların Türkiye iş dünyası için önemli bir referans oluşturacağına inanıyoruz."