KÜLTÜR&SANAT
21 Ekim 2022 15:59

Yalçın Gökçebağ: Resimlerimde çocukluk anılarımı kullanıyorum

Ressam Yalçın Gökçebağ: “Resimlerimde işlediğim konuların tamamını bizzat çocukluğumda yaşadım. bunun için o yaşama dair her şeyi çok iyi biliyorum. sanki hâlâ köyde yaşıyor gibiyim. çocukluk arkadaşlarım, harman yerleri, tepeler, uçurtmalar, köy düğünleri, üzüm bağları, o süslü at arabaları…"

Yalçın Gökçebağ: Resimlerimde çocukluk anılarımı kullanıyorum

Türk resim sanatının öncü ve önemli isimlerinden biri Yalçın Gökçebağ... Bu zamana kadar sayısız ödül almış, hem ulusal hem de uluslararası alanda kişisel sergiler açmış bir usta. Resimlerindeki pastoral anlatı ve Anadolu manzaraları çok uzaktan değil, kendi geçmişinden ve çocukluğundan. Deneyimlemediği ya da hissetmediği hiçbir şeyin resimlerinde yeri yok. Kendisi son sergisini İş Sanat çatısı altında Kibele Sanat Galerisi'nde açtı. 'Geçmiş Uzun Sürer' başlıklı retrospektif sergisi farklı dönemlerine ait eserlerden oluşan ve 23 Temmuz'da sona eren sergide Gökçebağ, bizzat tanıdık olduğu şeylerle buluşturdu bizi. Samimi olmayan veya yapay bir buluşturma değil bu... İçten, çocukluğundan gelen bir buluşturma. Az değil, dile kolay 60 yıllık sanat hayatının mirasıydı bu sergidekiler. Şimdilerde ise Kazan'da açacağı yeni sergisinin hazırlığı içerisinde olan sanatçıyla atölyesinde bir araya geldik. Hem resim sanatını hem de hayatını konuştuk.

(Ressam Yalçın Gökçebağ)

* İş Sanat'ta açtığınız son serginizin sizdeki karşılığı neydi?

Bir retrospektif sergi açmak çok heyecanlandırdı beni. Çünkü şimdiye kadar bütün yaptıklarımın bir özeti bu sergi. Bugüne kadar yaklaşık 4 bin resim yaptım. Bu sergide yer alanlar da bunların arasından seçildi. Kimisi özel koleksiyonlardan kimisi de hiç kimsenin almadığı resimler. Aşağı yukarı 13 yaşımdan bu yana aralıksız resim yapıyorum. TRT'ye girdiğimde, "Ben ressam olmak istemiyorum, rejisör olmak istiyorum" diyerek kısa bir ara vermiştim. Ama ne ben resmi bıraktım ne de resim beni. Yıllar içinde çeşitli sergiler açtım. Ama tabii her zaman sadece beğeni olmuyor, çeşitli tenkitler de oldu resimlerime. Bu sergide işte o resimlerim de var. Bu nedenle heyecanlıyım. Çünkü o beğenilmeyen resimlerim yeniden gündeme geldi ve şunu fark ettim. O resimler anormal derecede beğenildi.

* Bu resimlerin sizin için büyük bir önemi var değil mi?

Elbette. Ben bu resimleri yaptığım yıllarda ne kimse bana karışıyordu ne de bu resimlerimi alıyorlardı. Annem ve babam ise "Yapıyorsun, yapıyorsun, ne olacak bunlar, bir işe yaramıyor..." diyorlardı. İşte o resimler bunlar, tamamen kendi içimden gelerek yaptığım resimler... Daha sonra ne oldu, satış başladı. Satış yapmak güzel bir şey tabii. Fakat bazen o eski duyguyu alamıyorsun. Bunu anlatmak çok güç. Resimde özgürlük çok önemli, istediğin zaman resim yapma, zamanı istediğin gibi değerlendirme ve harcama... Fakat işin içine satış girince bu daralıyor. Çünkü insanlar sipariş veriyor, resim istiyor. Tüm bunlar resim üretimini etkileyen şeyler. Bahsi geçen resimler de bende hâlâ, satmamıştım. O resimler benim içimdeki gerçek duygularımdı. O zaman gençtim, 13-15 yaşlarındaydım. Satışlar başlayınca sergiler de açtım. Bu serginin de en önemli özelliği tüm bu anlattıklarım. İnsanların bu resimlerimi fark etmesi ve sanatçı dostlarımın o resimler hakkında iyi yorumlar da bulunması çok hoş benim için.

(Yalçın Gökçebağ / 60x80 cm / Hasat ve Mola / Tual Üzerine Akrilik Boyama)

"RESİMDE KONU GEÇİŞİ EN AZ BEŞ YIL ALIR"

* Bu durum diğer resimlerinizin kötü olduğu anlamına gelmiyor tabii. Değil mi?

Benim imzam olan her resim, benim beğeni süzgecimden geçmiş demektir. Fakat bir sanatçı daima arayış içinde olmalı, değişik şeyler bulmalı. Hep aynı yere gitmemeli, bunu yenmeli. İnsanlara yeni şeyler sunmak bir sanatçının en büyük özelliği olmalı. Tecrübelerime binaen söylüyorum, resimde konu değiştirmek, örneğin; ben bu zamana kadar ağaçlar yaptım, deniz yapmaya kalkarsam bu geçiş en az 5 yıl alır. Bu geçiş pat diye olmaz. Araştırmadan ve tanımadan bu geçiş yapılamaz. Benim resimlerimde deniz sadece bir unsur. Hiçbir zaman ana başlık durumda değil, gerçek değil. Çünkü ben bir deniz çocuğu değilim, denizi bilerek büyümedim ben kara çocuğuyum. Doğduğum yerde deniz yoktu. Denizi ancak 1958 yılında İstanbul'a geldiğimde gördüm, çocuktum. Denizi gerçekten tanımak için onun içine dalacaksın ve onu hissedeceksin. Bu duygular resim yaparken de çok önemli. Resim yaparken kendini onda hissetmek... Yani ne resmi yapacaksan o olman gerekir. Yoksa yapamazsın.

"GEÇİRDİĞİM KAZAYLA BERABER RESİMLERİMİN KONUSU DEĞİŞTİ"

* Resimlerinizin içeriğini ve tekniğini üreticisi olarak nasıl tanımlıyorsunuz?

1974 yılında eşimle birlikte çok büyük bir kaza geçirdim. Kaldırımda yürürken Murat 124 model bir araba geldi ve arkadan bize çarptı. Fena halde yaralandık ve birçok yerimiz kırıldı. Ondan son hastaneye yattık ve iki yıl alçılar içinde dolaştık. O sürece kadar ben daha çok farklı resimler yapıyordum. Sonra alçılar içinde düşünmeye çok zamanım oldu. Bu süreçte fark ettim ki hayat yaşamaya değer ve çok güzel. Hal böyleyken çocukluğum ve köy yaşamım aklıma geldi. Çocukluk arkadaşlarım, mekanlar, yazılar, harman yerleri, tepeler, uçurtmalar, köy düğünleri... Bilirsiniz, çocukluk anıları genelde güzeldir. En azından ben öyle bir çocukluk geçirdim. Dereye gittim, yüzdüm, bağlarda üzüm topladım, harman yerinde arkadaşlarımla boğuştum, yani şu an bizzat işlediğim konuların tamamını ben çocukluğumda yaşadım. Bunun için o yaşama dair her şeyi çok iyi biliyorum. İşte yaptığım resimler de böyle, köy düğünleri, köyümden manzaralar, köy yaşamı... Sanki hâlâ köyde yaşıyor gibiyim. Örneğin, resimlerimde asla makine, traktör veya motosiklet yoktur. Bunları hiç yapmam. Çünkü makineyi sevmiyorum. Ben at arabasını seviyorum. Onun sesine hayranım. Onun tıkır tıkır sesi benim için bir melodiye dönüşür. O at arabasının geleneksel süsleri vardır.

(Yalçın Gökçebağ / 60x80 cm / Çay Toplayanlar / Tual üzerine akrilik boyama)

"RESİMLERİM DE BEN DE ŞEHRE ISINAMIYORUZ"

* Köy yaşamınıza ve çocukluğunuza dair ne hatırlıyorsunuz? Neler yer edindi hafızanızda?

Köylerdeki çalışma sisteminde bir imece usulü vardı o zaman, bugün senin tarlanı, yarın benim tarlamı biçeriz mantığı... Buna amelelik veya işçilik olarak bakılmazdı. Şölen gibi bir havada gerçekleşirdi tüm bunlar. Yaşlılar yemek yapardı, ben eşeğime biner götürülmesi gerekenleri yerine ulaştırırdım. Yaşlılar yemek yapar, ben eşeğin üstüne biner ulaşılması gerekenleri yerine götürürüm. Ondan sonra gençler, biraz orta yaşlılar üzüm toplar, erkekler ekin biçer, kadınlar onları toplardı. Bu imece usulü sistem şimdi yok ne yazık ki. Ve düğünler... Köylerde davetiye verilmezdi. Onun yerine 'oku' denilen sembolik bir şey kullanılırdı. Örneğin, leblebi şeker bir mendil veya havlu içinde insanlara ulaştırılırdı. Bu "Düğünümüze gel" demekti. Yan köylere de giderdi ve insanlar da atlarını ve kendilerini süslerler ve o düğüne gelirlerdi. Ben de tüm resimlerimde bunu kullandım. O süslü arabalar, atlar, o kadar güzel ki. Tabii ki şu an böyle bir şey yok. Son model bir araba, gelinler buna biniyor. Bana göre hiçbir tadı tuzu yok. Koşturan atlılar, cirit oyunları, o şölen artık yok. Ben hâlâ bunları yaşıyorum. Aynı şekilde de üretmeye devam ediyorum. Bu nedenle de şehre bir türlü ısınamıyorum. Resimlerim de ısınamıyor. İstanbul resmi yaptım mesela fakat tat almadım. "Bırak" dedim, İstanbul'u İstanbullular yapsın. Benim işim o değil...

* Gençlik döneminizde yaptığınız resimleri nasıl adlandırıyorsunuz?

İnsan gençlik döneminde resim yaparken aklında bir sürü resim oluyor. Fakat birkaç türlü etken bunu engelliyor. Örneğin, teknik olarak o düzeye ulaşamadığın için, yapamıyorsun. Ancak üstat düzeyine geldiğin zaman yapabiliyorsun. Veya cesaret isteyen bazı işleri yapamıyorsun. Genç ressamların en büyük tenkitçisi ikinci ressam, yani arkadaşı... Bir resim yaparsın ve o arkadaşın seni yerin dibine batırır. Eleştirir, olumlu eleştiri yapacağım derken de batırır çıkarır. Ancak büyük bir zaman geçirip bir yere geldiğinde daha özgür olabiliyorsun, istediğin resmi yapabiliyorsun. Gençliğimde yaptıklarımla şimdikiler arasında farklar var. Onları da buna yorumluyorum. Belki gençliğimde yapmak istediğim de bu tür resimlerdi. Bunu bilemezsin. Ben ona doğru gittim.

(Yalçın Gökçebağ / 60x80 cm / Düz Damlı Evler-2021 / Tual üzerine akrilik boyama)

"BİR ARA REJİSÖR OLMAK İSTEDİM, TRT'YE GİRDİM"

* TRT'ye dair neler hatırlıyorsunuz peki? O süreçte çektiğiniz belgeseller size yeni bakış açıları kazandırdı mı resimleriniz için?

TRT televizyonuna girdim. Neden girdim? Çünkü resim satılmıyordu. Ne beğenen vardı, ne de alan. Ben o dönemde aç kalma tehlikesi bile geçirdim. Öğretmenlik yapmadım. Sınavlarına girdim ve 1972'de kameraman olarak TRT'de başladım. Kazandıktan sonra bir ara resmi bıraktım çünkü rejisör olmayı çok istedim. Fakat o sırada TRT'de çalışırken aldığım bir ödül yine beni resme bağladı. Ve devam ettim resme. Bizim evimiz küçüktü, oğlum da yoktu o zaman. Ve salonun bir köşesini atölye yaptım. Senelerce orada resim yaptım. Kaloriferin dibinde. Atölye bile denmez, karanlık bir köşeydi. Senelerce böyle resim yaptım. O resimlerin kimisi bende kimisi de özel koleksiyonlarda. Bir gün TRT için Mersin'de portakal narenciye belgeseli yaptık. Portakal, limon, greyfurt bunların toplanma sürecini belgesel olarak çektim. Tüm toplama aşamalarını kayıt altına aldım. O kadar hoşuma gitti ki Ankara'ya gelince de 'Portakal Toplayanlar' diye resmini yaptım. Perspektif yerine tepeden kuşbakışı resimledim. Devlet sergisine katıldı ve satılma kategorisine girdi. Çünkü çok güzel değişik bir resim olmuştu. Ondan sonra da her çekime gittiğim yerde, konu zenginliğine kavuştum. Mesela Karadeniz'e gittim çay bahçelerini gördüm ve resimledim. Adeta bir senfonik müzik gibi harika bir ritim var orada. Mardin'deki o evler, Harran'daki o buğday tarlası, bunların hepsinin resmini yaptım.

* Ressamlık sürecinizde 60 yılı geride bıraktınız. Şöyle bir dönüp baktığınızda tüm bu çalışmalarınıza ve hayatınıza dair ne hissediyor ne düşünüyorsunuz, aklınızdan neler geçiyor?

Çok çok memnunum. Çünkü öyle bir beğenilme duygusu içindeydim ki... Bir gün Ankara'daki evime zamanın cumhurbaşkanı olan Fahri Korutürk'ün eşi Emel Korutürk Hanımefendi geldi. Benden bir resim aldı. Cumhurbaşkanlığının kapılarını bana açtı. "Evladım sen çok iyi ağaç yapıyorsun, buralarda da çok ağaç var, onları da çiz" derdi. Ben oralara serbestçe girip çıkardım. Yurt dışına çok gittim bu sayede. Benim resmim ülkemizin resmiydi, herkes de seviyordu. İstanbul tarih boyunca hep sanatın merkezi olmuş. Anadolu'ya birkaç kez ressamlar gönderilmiş, işte sen buraya git, sen şuraya git diye. Ama diğer zamanlarda Anadolu'yu resimleyen sanatçılar pek çıkmamış. Fakat ben köy enstitülü bir çocuk olarak, aynı zamanda Anadolu'yu dolaştığım için oraların güzelliğini, verimliliğini, kültürünü ortaya çıkarmaya gayret ettim. Mesela Karadeniz'deki çay bahçelerini resimlemek, kimsenin aklına gelmemiş. Halbuki Türkiye'de ressamın en çok çıktığı bölge, Karadeniz bölgesi. Buna rağmen çay tarlaları çizilmemiş. Ama ben gördüm ve çizdim. Öte yandan Mersin'e gittim. Mersin'de o portakal bahçelerine kimse benim gibi bakmamış, görmemiş buraları... Bir gün TRT'de bir arkadaş bana bir ağaç altında piknik yapan bir aileyi çizmemi söyledi. Ben de bir ağaç yerine 100 ağaç yaptım. Ve her birinin altına o sayıda aile... Büyük bir şölen haline getirdim. Çünkü ben doğayı böyle görüyorum.

"ANADOLU'YA GİDEN RESİM ÖĞRETMENLERİ RESİM YAPMAMIŞLAR"

* Geçmişte resim yapmak daha zor bir deneyim miydi sizce?

Geçmişte resim yapmak daha zor olmasına ve hiçbir geçerliliği olmamasına rağmen bizler Anadolu'da mücadele ettik, resim yaptık. "Anadolu'ya resim neden gitmemiş?" diyoruz. Bu çok önemli, resim öğretmenleri buralara gitmişler fakat resim yapmamışlar. Halbuki resim öğretmenleri gittiği yörenin resimlerini yapsa ne güzel olurdu.

Sonuçta sen oraya sınavla seçilerek gönderilmişsin... Fakat yapmamışlar. Ben zamanında Akşehir'e gittim. Bilirsiniz, Nasrettin Hoca'nın memleketi. Ve dikkatimi çekti Hoca'nın minyatürü dışında hiçbir resmine denk gelmedim. Biz de rahmetli ressam arkadaşım İsmet Şen ile 70x100 tuvaller yaptık. Nasrettin Hoca'nın en ünlü fıkralarını aynen klasik bir resim anlayışıyla ona bir temsil de oluşturarak resimledik. Elma yanaklı, güler yüzlü, beyaz kavuklu, ak sakallı yaşlı bir tip çıkardık ortaya. Yaptığımız tüm resimlerde bu temsili kullandık. Bir sergi açtık, inanılmaz ilgi gördü.

Orada hâlâ kullanılıyor bu resimler, kimi müzede kimi de özel koleksiyonlarda... Şimdi yapılan Nasrettin Hoca portreleri dahi bizim o zaman yaptığımız temsilden alıntı. Onu kullanıyorlar. Bir resim öğretmenin görevi, sadece okulda ders vermek değil. Bir de o yörenin güzelliğini ortaya çıkarmaktır.

(Ali Demirtaş, Yalçın Gökçebağ ile Kadıköy'deki atölyesinde)

"GENÇ SANATÇILAR KAFALARINDAKİ NEYSE ONU YAPMAYA ODAKLANMALI"

* Genç ya da yeni sanatçılara, bu yola girmek isteyenlere neler söylemek istersiniz? Hangi soruları kendilerinde yanıtladıktan sonra bu işe girişmeliler sizce? İçerik veya teknik olarak neyi mesele edinmeliler?

Eğer resim alanında öğrenim görmüşse ve niyeti de ciddiyse bir kere çok azimli olmalı. Bıkmayacak, usanmayacak ve her zaman resim yapacak. Aç kalsa da yapacak toksa da yapacak, azmini sürdürecek. Özellikle kendi resmini yapacak. Bu şu demek, her ressamın zihninde bir resim vardır. Fakat onu yapmaktan çekinir. Çünkü çevre ne der, arkadaşlarım ne der, düşüncesiyle hareket eder. Ya da eğitim aldığı hocası gibi düşünüp hareket etmeye çalışır. Tüm bunları unutacaksın ve sileceksin beyninde. Ortada sadece sen ve tekniğin olmalı. İstediğini yapacaksın, korkmadan cesurca... Belki çok tenkit alırsın ama üzerine gidersen, çalışırsan sonunda da çok iyi bir ressam olursun. Sanat çok zordur ve uzun bir sürünme dönemi vardır. İşte bu dönemde yılmamak gerek. Her şeyi unutup kendi resmini yapacaksın. Korkmayacaksın. Şimdi bir moda var, oradan buradan almak, Pinterest gibi. Alıyorsun ve resmediyorsun. Bunlarla işin olmamalı. Ya da Avrupa resmi/ressamlığı, "Şu sanatçının resimleri çok geçerli, çok iyi satıyor, ben de onun gibi yapsam" düşüncesiyle hareket ediyorlar. Bu olmamalı. Eğer gerçekten sanat yapmak istiyorsan bütün çevreni sileceksin, kafandaki neyse onu yapacaksın.

EN ÇOK OKUNANLAR