PİYASALAR
Serhat Özeren
[email protected]

Sadece yerli otomobil değil...

Serhat Özeren / [email protected]/ @serozeren

Demir teli küçük elleriyle büküp direksiyon şeklini verdiğinde, henüz 10 yaşlarında bile değildi. Diğer ucuna plastik tekerliği takıp yerde sürükleyerek günlerce oynamıştı. Henüz toprak yollarda giden otomobillere bakarak, belki bir gün bunlardan birini kullanacağını düşünmüştü ama asla bir yerli otomobil yapımına öncülük edeceği aklına gelmemişti. Bir gün Türkiye’nin en köklü üniversitesinin rektörü olduğunda, artık bu ülkenin ideallerine sahip çıkması gerektiğini biliyordu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yerli otomobil fikrini dile getirdiğinde, “Her aksamının ülkemizde yapılması gerektiğini” söyledi. Artık her şey hazırdı... İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Rektörü Prof. Dr. Mehmet Karaca, milli projeye sadece katkı vermek değil, bu ülkenin hayalini gerçekleştirmek için yola çıkanlardan sadece biri...

TEKNOKENT PROJELERİ ÜLKEMİZİN GURURU HALİNE GELDİ

Bu hedefler doğrultusunda İTÜ’nün bir iddiası da, Teknokent şirketlerinin Ar-Ge çalışmalarıyla sırf ülkemizde değil, dünyada da söz sahibi olması. Milli ve yerli kavramlarını bütün hücrelerine işleyerek yola çıkan Teknokent projeleri ülkemizin gururu haline geldi. Bu çalışmaların aynı zamanda vitrini olarak kabul ettiğimiz ve on binlerce gence ev sahipliği yapan, İTÜ Çekirdek ekipleriyle girişimcileri buluşturan ‘Big Bang’ etkinliği ise 23 Kasım 2017’de Uniq İstanbul’da gerçekleşti. Her zamanki gibi muhteşem bir çalışmaydı. 
Gençlerin yüzündeki gurur, heves ve istek “Türkiye’nin geleceğinde biz de varız” diyordu. İTÜ Rektörü Prof. Dr. Mehmet Karaca’nın Ar-Ge ve İTÜ Çekirdek şirketlerine, girişimcilere ve bu şirketlerle iş birliği içerisinde olan akademisyenlere özel desteğini ve pozitif motivasyonunu da hatırlatmakta fayda var. İTÜ, bir araştırma üniversitesi. Sadece bilimsel eğitim ve öğretimle değil, ülkeye başarılı siyasetçiler, bürokratlar ve yöneticiler yetiştirerek adından söz ettiriyor. Bilimin her alanında faaliyet gösteren İTÜ, Maslak Kampüsü’nde yıllardır Ar-Ge çalışmalarını sürdüren ve elektrikli otomobil üretiminde büyük mesafeler kateden Derindere Motorlu Araçlar (DMA) şirketine de ev sahipliği yapıyor. 

Geçtiğimiz günlerde yerli ve milli imkanlarla hayata geçirilen elektrikli otomobiller büyük bir gururla test edildi.  İTÜ Rektörü Prof. Dr. Karaca, "Sadece kaporta problemi var. Kaporta yerli tasarımcılarla yapılırsa, iç aksamı tamamen burada üretebiliyoruz. Yazılımdan diğer bütün aksamlara kadar burada üretme imkanımız var” diye konuştu. Bunun anlamı, 'artık biz hazırız' demektir. Bilimin, ideallerin hizmetine girdiğinin göstergesidir. Derindere Motorlu Araçlar CEO'su Önder Yol’un da hakkını vermeliyiz. Yıllarca hem kaynak hem zaman hem de ömrünü harcamış birinden söz ediyoruz. Yine de mütevazı ve kararlı. Yaptığının bu ülkenin değeri olacağını biliyor ve bu iddianın bir parçası olmaktan gurur duyuyor. Önder Yol’un, “Yeter ki bu konuya gerekli önem verilsin. Biz şirket olarak tabii ki işin içinde bulunmak isteriz ama o devletimizin vereceği bir karardır” sözleri adeta bunun bir ispatı. 

ELEKTRİKLİ ARAÇLAR, DÜNYANIN GELECEĞİ

Derindere Motorlu Araçlar CEO’su Önder Yol, elektrikli araçların dünyanın geleceği olduğunu söylüyor. Elbette elektrik, aracın kullanacağı enerjiyi tarif ediyor. Ancak bunun içerisinde yürüyen aksamlar ve donanımların yanı sıra aslında yazılımın da büyük önem taşıdığını söylememiz gerek. Bir ürünün her şeyine hakim olabileceğimiz yazılımlar ile büyük bir atılımdan söz ediyoruz. 
Hepimiz, hayallerimizi gerçekleştirmek için büyük bir arzu duyarız. Hayallerimizi elbette ertelemeyelim, ancak ülkemizin idealleri ortak paydamız olsun. Zaman, hepimizin kenetlenme zamanı...

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Serhat Özeren
[email protected]

Türkiye'yi bilişim kurtaracak!

[email protected]/ @serozeren

Türkiye’nin büyümesini sürekli kılacak bir yönteme, yeni bir hikayeye ihtiyaç var. Bunun en önemli göstergesi de ekonomik büyümenin detaylarında saklı. Ülkemizin toplam ekonomik büyüklüğüne bakacak olursak; büyümeye etki eden üretimin içerisinde, ithalata dayalı ürünlerin ağırlığının cari açığı tehdit etmekte olduğunu net bir şekilde görebiliriz. Bunu gidermenin en önemli ve tek yolu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın her fırsatta dile getirdiği, ‘yerli ve milli üretim’ vizyonundan geçiyor. Savunma alanında yerli ve millileşme konusunda büyük adımlar atıldı. ASELSAN’ın ‘yerli ve milli’ konulardaki yaklaşımını, hızlı aksiyon alabilme kabiliyetini kutlamak gerekiyor. Üstelik ASELSAN’ın Türkiye’nin dört bir yanında küçük ve orta ölçekli şirketlere verdiği destek de bu misyonu sırtladığını, sahiplendiğini gösteriyor. Bunun yanı sıra, hayata geçirdiği projelerin başında genç Türk mühendislerin yer alması ise bizler için ayrı bir gurur! 

YAZIMIN BAŞLIĞINA DÖNERSEK... 

Burada, ekonominin güçlü bir hikayeye olan ihtiyacına önemle vurgu yapmak istedim. Türkiye’de bilişim ve bilişim uygulamaları konusunda önemli işlere imza atan kurumlarımız elbette var. Bu kurumların Ar-Ge bütçeleri, bu bütçeleri kullanarak katma değer sağlayan kuruluşlar da bulunuyor. Ancak, ‘yerli ve milli üretim’ misyonunun bayrağını tek başına kimse taşıyamaz. Bunun için devlet, şirketler ve yanında olmazsa olmaz olan üniversiteler de olmalıdır. Bunun adına endüstri 4.0 ya da yeni nesil yaklaşım diyebilirsiniz... İsminin ne olduğundan öteye geçip bir an önce uygulamaya geçmek, hızlı hareket etmek gerekiyor. Bu konuda Türk girişimcilerin müthiş öyküler yazdığını, başarılı işler çıkardığını, bunun desteklenmesi için zaman kaybetmemek gerektiğini ifade etmek istiyorum.  İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) tarafından 2012 yılından bu yana gerçekleştirilen Big-Bang etkinliği bunun en güzel göstergesi. Gençlerimizin fikirlerini yarıştırdığı binlerce proje burada yer aldı. 

BIG BANG VE UMUT IŞIĞI

Girişimcileri, şirketleri, yatırımcıları, profesyonelleri bir araya getiren geniş bir ekosistem ve kimyadan elektroniğe, bilişimden biyogenetiğe tüm sektörlere açık bir girişimcilik merkezi olan İTÜ Çekirdek tarafından organize edilen Big-Bang, dünyanın girişimcilik odaklı en büyük etkinliklerinden biri. Big-Bang dünyada girişimcilere en fazla kaynak sağlayan ilk üç girişimcilik yarışması arasında yer alıyor. Her yıl başvuru sayısının katlanarak arttığı İTÜ Çekirdek’e, bu yıl 10 bini aşkın başvuru gerçekleşti. Dinlenen binlerce başvuru arasından seçilen 478 aday, ‘Ön Kuluçka’ adımına kabul edildi. Big-Bang 2017’de yapılan yatırımların miktarı 14 milyon TL’yi aşarken, tüm ödüllerle birlikte toplamda 17 milyon TL girişimcilere dağıtılmış oldu. Bu konu maalesef sektör gündemi dışında Türkiye’de bir kamuoyu oluşturamadı. Oysa Türkiye’nin en önemli gündemi olan ekonomik gelişmeye destek olacak her türlü girişim en üst seviyede itibar bulmalıdır. Burada, Sayın Cumhurbaşkanı ve Sayın Başbakan’ın konuyu son derece önemsediğini, ilgili bakanlık ve kurumların da takip ettiğini biliyoruz. Ancak daha fazlasına ve hızlı bir şekilde aksiyon alınmasına ihtiyaç var. Başlığa atıfla belirtmek isterim ki; gençlerin inançlarını, gayretlerini gördükçe, dünyayı bilmem ama Türkiye’yi bilişim sektörünün kurtaracağına inanıyorum... 
Üreten, güçlü bir ülke olmamızın yolunu açacak, Türkiye’nin yarınlarını şekillendirecek olan genç girişimcilerin daha çok desteklenmesi, 2018’de gerçekleşmesini en çok istediğim temennilerimden biri! Gençlerdeki potansiyele inanan ve onları her platformda destekleyen biri olarak bunu canı gönülden diliyorum! Bu vesile ile tüm okurlarımızın yeni yılını en içten duygularımla kutluyorum.  

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Serhat Özeren
[email protected]

Yerli ve milli 'zeytin dalı'

[email protected]/ @serozeren

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) tarafından, Suriye'nin kuzeybatısında yer alan Afrin bölgesine yönelik ülkemizin güvenliği için önemli bir harekat başlatıldı. Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından bölgede yerleşik teröristlere yönelik başlatılan bu harekata ‘Zeytin Dalı Harekatı’ adı verildi. Bu operasyon, özellikle yerli silahların kullanılması açısından son derece önemli. Bir savaşa giriyorsanız, kendinizi sağlama almanız gerekli. Ülkemizin Ar-Ge çalışmalarının geldiği nokta açısından da bu operasyonda yerli silahların kullanılması stratejik bir öneme sahip. Savunma sanayimizin ‘start-up’larla olan işbirliğinden, iç içe çalışmalarından hareketle çok daha fazla ürünün çıkacağına inanıyorum. Yeter ki, devletimiz belirlediği kriterlerde alım garantisi versin. Hiç kimse, elinde alım garantisi olmadan ürün geliştirip sonra da bu ürün için müşteri aramaya çıkamaz, kimsenin böyle bir gücü de olamaz.

ZEYTİN DALI HAREKATI’NDA KULLANILAN SİLAH ENVANTERİNİN YÜZDE 75’İ YERLİ KAYNAKLARLA ÜRETİLDİ

‘Zeytin Dalı Harekatı’, işte bu sebeple çok önemli. Bir anlamda, YPG’nin elindeki ABD silahlarına karşı yerli silahlarımızın da savaşı olacak. Zeytin Dalı Harekatı’nda kullanılan silah envanterinin yüzde 75’i yerli kaynaklarla üretildi. Şimdi bu silahlara bakalım… Türk Silahlı Kuvvetleri’nin taarruz ve taktik keşif helikopteri ihtiyacının karşılanması amacıyla geliştirilen T129 ATAK Taarruz ve Taktik Keşif Helikopteri… Cirit, Türkiye'nin roket ve füze sistemleri üreticisi ROKETSAN tarafından geliştirildi. Hafif zırhlı, zırhsız, sabit ve hareketli hedeflere karşı yüksek hassasiyete sahip, sınıfının en uzun menzilli füzesi Cirit, ATAK helikopterlerince de kullanılmaya başlandı. Türk mühendislerince geliştirilen, yüksek ve alçaktan mermi atabilen kısa namlulu bu toplar, otomatik atış kontrol ve mermi doldurma sistemlerine sahip. Fırtına Obüsü’nün en önemli özelliği, farklı namlu açılarından art arda yaptığı 3 atışı hedefe aynı anda ulaştırabiliyor olması… Bu özellik Fırtına Obüsü’ne 3 obüsün atış gücünü tek başına karşılayabilme imkanı sağlıyor. Obüs, Sakarya'daki 1'inci Ana Bakım Merkezi Komutanlığında üretiliyor.

TÜRK ORDUSUNUN GÜCÜ

Türk mühendisler tarafından özgün olarak geliştirilen Koral, dünya üzerinde sayılı ülkenin envanterinde bulunuyor. Radarların karıştırılıp aldatılmasını sağlayan sistem, düşman ülkelerin hava savunma sistemlerinde önemli bir zafiyet oluştururken TSK'nın gücüne güç katıyor. Düşman hava araçlarının korkulu rüyası olan Atılgan ve Zıpkın, Türk ordusunun gücünü ortaya koyuyor. Kaideye Monteli Hava Savunma Sistemleri gece gündüz her türlü hava şartlarında hedeflere otomatik olarak füze yönlendiriyor, takip ediyor ve ateş ediyor. Yoğun şekilde korunan kara ve deniz hedeflerine karşı kullanılmak üzere tasarlanan SOM füze ailesinin SOM-A, SOM-B1, SOM-B2, SOM-J gibi konfigürasyonları bulunuyor. Milli Savunma Bakanlığı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin harekat ve anlık istihbarat kabiliyetini artıracak olan İnsansız Hava Aracı ANKA… Lazer güdümlü füze L-UMTAS'ın atış testleri ve milli imkanlarla üretilen Atak helikopterine entegrasyon çalışmaları geçtiğimiz yıl başarıyla sonuçlandırıldı. UMTAS'lar Atak helikopterlerinde kullanılabiliyor. Modern elektronik algılayıcı cihazların yer aldığı Kayı Sınır Güvenlik Sistemi, Hatay sınırında hizmet veriyor. Radar karıştırıcı cihazların da bulunduğu sistem, her türlü tehditte komuta merkezindeki güvenlik güçlerine bilgi aktarıyor. Huzurlu olmak istiyorsak güçlü olmalıyız. Güçlü olmak için ise yerli kaynaklara önem vermeliyiz. Bıkmadan, usanmadan Ar-Ge’ye ve eğitime önem vereceğiz. Yerli şirketlerimizin önünü açıp destekleyeceğiz. Barış ve istikrar bu şekilde sağlanır.

Son söz: Allah(c.c) ordumuzu muzaffer eylesin. 

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Serhat Özeren
[email protected]

Barselona'da Mobil Dünya Kongresi 2018'den notlar

Serhat Özeren / [email protected]/ @serozeren

Dünya mobil telekomünikasyon devlerinin yer aldığı, Barselona'da düzenlenen Mobile World Congress (MWC 2018) kongre ve fuarında teknolojinin geldiği noktanın nabzını tutmaya çalıştım. Endüstri liderlerinin, global markaların ve teknoloji şirketlerinin bir araya geldiği etkinlik, 4 gün boyunca sayısız duyuruya tanık oldu. Özellikle yapay zeka, mobil nesnelerin interneti (IoT) ve 5G alanında önemli yenilikler sergilendi. Qualcomm’un gerçekleştirdiği 5G simülasyonlarının sonuçları, gelecekte mobil internetin bugünkünden çok daha yüksek bir hıza ulaşabileceğini gösteriyor. Simülasyon sonuçları, mobil indirme hızının Frankfurt’ta 8 Mbps’den 100 Mbps’ye, San Francisco’da ise 10 Mbps’den 186 Mbps’ye yükseleceğini gösterdi. 2018 Mobil Dünya Kongresi’nde (MWC 2018) 5G teknolojisinin gerçek dünya koşullarındaki simülasyon sonuçlarını paylaşan Qualcomm testlerine göre, Frankfurt kentinde gezinme hızı ortalama 4G kullanıcısı için 56 Mbps’ye, 5G kullanıcısı içinse 490 Mbps’ye kadar yükseliyor. Gezinme için yanıt oranlarında da yedi katlık bir artış gözlemleniyor. Simülasyon sonuçlarına göre, kullanıcıların yüzde 90’ı LTE’de 8 Mbps indirme hızı görürken, 5G ile bu hız 100 Mbps seviyesine çıkıyor.

GSMA MOBİL EKONOMİ RAPORU

Etkinlik kapsamında yayınlanan GSMA Mobil Ekonomi raporu, uzmanların mobil pazarın yakın ve uzak geleceğine dair öngörülerini bir araya getirdi. Rapora göre, 4G ve 5GB iletişim ağlarının artışının önümüzdeki yıllarda hız kazanması bekleniyor. Günümüz küresel iletişim ağının yüzde 29’unu oluşturan 4G’nin 2025 yılında yüzde 53’ünü oluşturması bekleniyor. İlk ticari ağlarının, bu yıl kurulması beklenen 5G’nin ise 2025 yılına gelindiğinde küresel mobil iletişimin yüzde 14’ünü sağlayacağı tahmin ediliyor. Analistler, nesnelerin interneti akımının akıllı evler, akıllı binalar ve akıllı şirketler için geliştirilecek çözümlerle yaygınlaşmaya devam edeceği görüşünde. GSMA uzmanlarına göre, internete bağlı nesnelerin sayısı 2017 ile 2025 yılları arasında üç kat artarak 25 milyara ulaşacak. Raporda, ayrıca günümüzde 23 GSM operatör tarafından, NB-IoT ve LTE-M standartları kullanılarak kurulan 38 ticari nesnelerin interneti ağı olduğuna dikkat çekiliyor. Küresel mobil abonelerin sayısı geçtiğimiz yıl 5 milyarı aştı ve uzmanlar 2025 yılında bu sayının, 5.9 milyara (Dünya nüfusunun yüzde 71’i) ulaşacağını tahmin ediyor. 2025’de telefonlarını kullanarak internete bağlanacakların sayısının ise 5 milyar olması bekleniyor. 2017 yılında mobil internete bağlı abonelerin sayısı 3.3 milyar olarak ölçülmüştü. Yeni telefon bekleyenlere kötü haberim var. Maalesef yeni çıkan modeller eskilerine göre çok az değişikliğe sahipler. Değişikliğin az olmasının, yeni telefon alımlarını nasıl etkileyeceğini ise zamanla göreceğiz. Teknoloji dünyasının en sıkı rekabetlerinden birisine ev sahipliği yapan akıllı telefon pazarında iddiasını sürdürmek isteyen firmaların, yatırımlarını artırması gerekiyor. Pazarın sürekli artan rekabeti ve yatırım gereksinimleri nedeniyle gelecekte yalnızca birkaç telefon üreticisinin kâr edebileceğini düşünüyorum. Akıllı telefon pazarında yüzde 10’dan az pazar payına sahip olan firmaların hepsi zarar ediyor. Önemli gelişmelerden biri de insansız araçlar olacak. 5G teknolojisiyle beraber artık bu araçları daha çok görüyor olacağız. Ayrıca yapay zeka ile yönetilen robotlar, iş dünyasına hızlı bir giriş yapmayı planlıyorlar. Yapay zeka hayatımızın tam ortasında olacak. Bu teknolojiler hayatımızı kolaylaştırırken, aynı derecede bizleri tembelliğe itecek ve gerçek hayattan soyutlayacak.

Dikkat…

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Serhat Özeren
[email protected]

Sosyal medyanın gücü!

Serhat Özeren / [email protected]/ @serozeren

Dünyada mobil cihaz penetrasyonun artmasıyla internet teknolojilerinin gelişimi ve özellikle sosyal medya kullanımı çok hızlı bir şekilde gelişti. Sosyal medya, özellikle web 2.0 uygulamalarının gelişmesiyle interaktif yani karşılıklı bir etkileşim alanına dönüştü. Daha önce konusuna, uzmanlığına göre blog yazarları vardı. Şimdi sosyal medya sayesinde herkes bir mikro blog yazarı, gazeteci, haberci, eleştirmen ya da bir bilgiyi paylaşabilen bireyler oldu. Günümüzde, sosyal medya üzerinden kitlelerin yönetildiği, yön verildiği, algı operasyonlarının yapıldığı, isyan ve savaşların çıkartıldığı konuşuluyor. Öyle ki, sosyal medya mecralarının seçim kazandıran veya kaybettiren platformlar olduğu iddia ediliyor. Sosyal medyada masumca bir fotoğraf veya içerik paylaştığımızı düşünüyoruz ama arka planda neler oluyor? Biliyor muyuz? İddia ediyorum, sosyal medya şirketleri bağlı olduğu ülkelerin milli güvenliği kadar önemlidir. Piyasa değerlerinin 100 katı bile teklif edilse satılmaz, satmaya onay verilmez. Onay verilse dahi, yine kendi onaylı şirketlerine satışına izin verilir. Sosyal medya şirketleri bu kadar önemli bir ‘milli güvenlik’ olgusudur. Dikkat!

Sosyal medyaya içerik üreten kim? Kullanıcılar. Sosyal medya kimlerin davranışlarını ve bilgilerini topluyor? Kullanıcıların! Toplanan bu verilerle, online davranış bilimleri ve sosyolojik konularda derinlemesine çalışmalar ve analizler yapılıyor. 

SON FACEBOOK SKANDALI
İddiaya göre, Facebook 50 milyon kullanıcısının bilgilerini sattı. Belki de daha önce yüzlerce defa yaptı! Peki, bu nasıl oldu? İzin bile istemeye gerek olmadan, herkesin ulaşabileceği bir veri var; beğeniler (likes)… Cambridge Üniversitesi’nde çalışan bir araştırmacı, insanların beğendiği içeriği analiz ederek onları ‘tanımanın’ bir yolunu buluyor. Şöyle ki; sadece 10 beğeni ile sizi ortalama bir iş arkadaşınızdan daha iyi tanıyor. 70 beğeni ile arkadaşlarınızı geçiyor. 150 beğeni, anne ve babanızdan bile daha iyi tanımasını sağlıyor. 300 beğeniyi analiz ederek, size eşinizden daha yakın oluyor. Bunun ötesinde de artık sizi, sizden iyi tanıyor. Bu araştırmacı bulgularını yayınladığı gün, ilgili sosyal medya şirketinden telefon alıyor. Bir hafta sonra da Facebook, beğeni bilgisini halka kapatıyor. Ancak özel izinle uygulamalara verilir hale geliyor. Bu müthiş araştırmacı, araştırmalarına devam ederken başka genç bir akademisyen bu çalışmaları takip ediyor. İsteği, psikolojik modellemesini almak. Bu adamı biraz araştırıyor ve Strategic Communication Laboratories (SCL) diye bir şirketle anlaşmalı olduğunu öğreniyor. SCL, çok sayıda paravan şirketler içeren garip bir şirketler grubu. B  irçok ülkedeki seçimlerle alakaları var. ABD seçimleri için kullandıkları şirketin adı da bildiğiniz Cambridge Analytica. İddia edildiği gibi bu, bir güvenlik açığı değil, bilakis Facebook bir API (Application Programming Interface) yaratmış uygulama geliştiriciler için. Bu API tarafından da kullanıcıların bütün bilgileri toplanıyor. Sonrasında skandal patlıyor. Donald Trump'ın seçim kampanyasını yürütmüş olan şirket, ‘Cambridge Analytica’nın 50 milyon kullanıcı verisini uygunsuz şekilde kullandığının ortaya çıkmasının ardından; Facebook verisinin çalındığını söylüyor ve her kullanıcı başına 40 bin dolar cezaya çarptırılma olasılığı ile karşı karşıya geliyor. 

BİLGİLER ÇALINDI MI, SATILDI MI?
Facebook, akademik bir araştırma için toplanan verilerin kötüye kullanımına imkan vermek sebebiyle, ABD Federal Ticaret Komisyonu (FTC) ile olan 20 yıllık anlaşmasını ihlal etmiş olabilir. Sosyal iletişim ağı şirketi, kullanım koşullarını ihlal eden, ‘Cambridge Analytica’ üzerinde verilerin silinip silinmediği üzerine soruşturma başlattı ve FTC ile olan anlaşmanın herhangi bir şekilde bozulduğunu yalanladı. Bir Facebook kullanıcısı, gizlilik ayarlarını değiştirerek belirli bilgileri sadece arkadaşları ile paylaşabilir ancak veri, Facebook arkadaşlarının sözleşme içerisinde olduğu üçüncü taraflar ile hâlâ paylaşılabiliyor.

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Serhat Özeren
[email protected]

Kazanan ülkemiz olsun!

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 24 Haziran'da seçime gidileceğini açıklaması ile ülke olarak seçim havasına hızlı bir giriş yaptık. 24 Haziran’a kadar bol bol seçim kritikleri yapılacak, yazılıp çizilecek. Ülke olarak hızlandırılmış, yoğun bir propaganda dönemi yaşayacağız. Hazır seçim konuşulmaya başlamışken biz biraz daha ileri bakalım. Yüksek Seçim Kurulu (YSK) tarafından 2019’da yapılacağı duyurulan yerel seçimlere ilişkin öngörülerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.  Teknolojinin gelişmesiyle beraber, ‘belediyecilik’ kavramı da dünyada hızla değişiyor. Yeni dönemde ranta dayalı değil, teknolojiye dayalı seçim vaatleri kazanacak. Seçimlerde akıllı belediye sistemlerini, karar destek sistemlerini, akıllı şehircilik kavramlarını ve özellikle gençleri hedefleyen internet kullanımını teşvik eden, ulaşılabilir, erişilebilir hizmetler sunan adayların şansının daha yüksek olacağını düşünüyorum. Dünya giderek kentleşiyor; eş zamanlı olarak kentleşme ekonomik büyümeyi tetikliyor ve yetenekler için bir çekim alanı haline geliyor. Aynı zamanda şehirler büyüdükçe sürekli olarak toplumsal sorunlara maruz kalıyor. İşsizlik ve suçlar bir çözüm gerektiriyor, enerji verimliliği ihtiyacı daha da acil hale geliyor, nüfusun artması şehrin altyapısı üzerinde büyük baskı oluşturuyor ve kamu yetkililerinin daha az kaynakla daha çok iş yapmaları gerekiyor.

YAŞANABİLİR ŞEHİRLER İÇİN AKILLANACAĞIZ

Teknoloji, şehirler tarafından yıllardır kullanılıyor. Dönüşüme yol açan teknolojilerin, şehirlerin sorunlarını çözme potansiyeline sahip olması, teknolojinin kullanım hızını da giderek artırıyor. Bunun sonucu olarak kentsel alanlar, ‘akıllı şehirlere’ dönüşüyor. Yenilikçi teknolojiler, yaşanan bu döşümün itici güçlerinden yalnızca birini oluşturuyor. Akıllı şehirlerin ikinci önemli ayağı ise akıllı çözümlerin can damarı olan, ‘veri’. Şehir sakinlerinin gerçek ihtiyaçlarına değinebilecek ve onlar tarafından anlamlı bulunacak akıllı çözümleri yaratmak için verinin gücünden faydalanılması önemli bir zorunluluk olarak karşımıza çıkıyor. IoT, yani nesnelerin internetinin ve mobil çözümlerin gelişmesi, telekomünikasyon hızlarının artmasının temel amacı ise akıllı şehirlerde yaşayan insan refahının, konforunun artması, daha hızlı ve pratik çözümlere kavuşturulmasına dayanıyor. Akıllı şehirciliğin bir diğer önemli kısmı ise enerji verimliliğine yani daha az enerji tüketimi ve çevreye duyarlılığa dayanıyor. Araç optimizasyonu, doğru route planlaması, toplu taşımacılık, akıllı ulaşım teknolojileri karbon emisyonunu azaltan etkilerin başında geliyor. Daha yaşanabilir şehirler için akıllanacağız, akıllı şehircilik kavramını benimseyeceğiz.

TEKNOLOJİ ŞEFFAFLIĞI ARTIRIR, DEMOKRASİYE KATKI SAĞLAR 

Yeni dönemde belediye başkan adaylarının seçim bildirilerinde, akıllı şehirciliğe önem veren ve buna yönelik yapılacak projelerin yer aldığı seçim propagandalarını umarım görürüz. Umuyorum ki, daha sonraki seçimlerde ise teknolojiye duyarlı, akıllı şehircilik kavramını seçim bildirisinde en üst yerlere taşıyan adayları da e-oy ile internet üzerinden ve/veya kiosklar üzerinden hatta mobil uygulamalar üzerinden seçebiliriz. Teknoloji şeffaflığı artırır, demokrasiye katkı sağlar, bürokrasiyi azaltır ve uygunsuz durumları da ortadan kaldırır. Diğer bir deyişle şaibeli durumlar azalır. Daha huzurlu ve sürdürülebilir, konforlu bir yaşam sunar. 

Kentsel hafızayı artırmak, tarihi dokuya sahip çıkmak için de teknolojiye ihtiyacımız var. Denetim, risk yönetimi, acil durum haberleşmesi ve daha sayamayacağım birçok hizmet de akıllı şehirciliğin içerisinde bulunmaktadır. Teknolojiyle kazanan şehirlerimiz, ülkemiz ve insanlarımız olsun. 24 Haziran seçimlerine ilişkin çok fazla analiz yapılacaktır. Ben farklı bir bakış açısı, bir öngörü ortaya koymaya çalıştım. 24 Haziran seçimlerinin ülkemize, milletimize hayırlı olmasını dilerim. Kazanan ülkemiz olsun!

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Serhat Özeren
[email protected]

Neden bilgi toplumu olamıyoruz?

Serhat Özeren / [email protected]/ @serozeren

Bilgi toplumuna dönüşümü gerçekleştirmeyi, sürdürülebilir gelişmeyi ve yüksek rekabet gücüne ulaşmayı hedefleyen Türkiye için ‘eğitim’ stratejik bir öneme sahip. Gelişmenin, kalkınmanın, güçlü bir bilgi toplumu olmanın temel unsuru eğitimdir. Ülkemizdeki genç nüfusun, nitelikli insan gücü yaratmak için bir fırsat olduğu düşünüldüğünde, nitelikli eğitimin önemi bir kez daha açıkça ortaya çıkmaktadır. Eleştirel düşünme; bireylerin amaçlı olarak ve kendi kontrolleri altında yaptıkları, alışılmış olanın ve kalıpların tekrarının engellendiği, ön yargıların, varsayımların ve sunulan her türlü bilginin sınandığı, sorgulandığı ve farklı yönlerinin, açılımlarının, anlamlarının ve sonuçlarının tartışıldığı, fikirlerin çözümlenip değerlendirildiği, akıl yürütme, mantık ve karşılaştırmanın kullanıldığı ve sonucunda belirli fikirlere, kuramlara veya davranışlara varılan düşünme biçimidir. Maalesef çocuklarımıza eleştirel düşünce yapısını kazandıramıyoruz. Eleştirel yapı olmadığı takdirde alacakları eğitimin de fazla bir anlamı olmadığını biliyor, görüyor, yaşıyoruz. Zaten eğitim konusunda problemlerimizin olduğu hepimizin malumu! Eğitim alalım da nasıl alırsak alalım diye de bakabiliriz. Eğer kendi ayaklarımızın üzerinde duran demokrasisi gelişmiş bir ülke olmak; bilimde, sanatta ve sporda ilerlemek istiyorsak eleştirel düşünce yapısını çocuklarımıza kazandırmalıyız

BU HALE NASIL GELDİK?

1400’lü yıllarda Avrupa karanlık dönemleri yaşarken, İslam dünyası matematik, felsefe, fizik, astronomi gibi ilimlerde öncülük ediyordu. “Biz nerede hata yaptık?” sorusunu sorduğumuzda, aslında hepsinin temelinde, farklı düşünce yapılarını reddetmeye başlanmasını ve eleştirel düşünce yapısının kaybolduğunu görürüz. Peki, geçmişte yaptığımız hataları gördük mü? Maalesef hâlâ aynı hataları yapmaya devam ediyoruz! Çok fazla okul binasının olması, çok fazla öğretmen almak demek kaliteli eğitim anlamına gelmiyor. Eğitimle ilgili haberlere bakıyorum, öğretmen atamaları bekleniyor, şubatta şu kadar öğretmen atanacak. Ya da şu tarihte şu sınav var. İşin etrafından dolaşıyoruz, bir türlü temel probleme inemiyoruz. Problemin ana noktasıyla ilgilenmeyip popülist politikalara önem veriyoruz. Bir fanusta hem de gerçek bir fanusta yaşıyoruz. Eğitimde en temel başarı kriterimiz, sınavlardan elde edilen başarı puanları! Buna göre yarış düzenleniyor ve kendimizi, çocuklarımızı mutlu veya mutsuz, başarılı ya da başarısız hissediyoruz. Eğitimde radikal değişimler olmazsa dışa bağımlılığa ve düşük katma değerli üretime devam edeceğiz. Gençlerimiz neden yurt dışına gidip ülkelerine döndüklerinde daha başarılı oluyor? Daha fazla eğitim aldıkları için mi? Yoksa farklı düşünebilme, eleştirel düşünme yapısını kazandıkları için mi? Bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor. Kalkınan, araştıran, üreten bir Türkiye hedefi için eğitim sistemimizde radikal reformlar yapmalıyız.

BİLGİ TOPLUMU OLMA YOLUNDA 24 HAZİRAN SEÇİMLERİNİN ÖNEMİ! 

Önümüzde 24 Haziran seçimleri var ve bu seçimlerden gerçekten umutluyum! Beni umutlandıran, oluşacak yeni devlet yapısı ile tüm bu sorunlara ivedilikle kalıcı çözümler üretileceğine olan inancım. Neden derseniz? Bakanlıklar arası güç dengeleri, bakanların seçmen ve seçim kaygıları, tepe yönetimlerde politik baskı ve denge unsurları bitiyor. Bürokrasinin azalması için fırsatlar ortaya çıkıyor. Devletimizin, daha hızlı, daha güçlü, daha şeffaf, daha iyi hizmet eden, daha iyi yönetilen yeni bir sisteme kavuşacağına inanıyorum. 24 Haziran sonrasını iyi değerlendirmemiz gerekiyor. Kısır politikaları bırakıp bürokrasiyi azaltıp var gücümüzle eğitime, bilime, Ar-Ge’ye ve üretime odaklanmamız şart.

24 Haziran seçimlerin ülkemize, milletimize şimdiden hayırlı olmasını dilerim. Kazanan ülkemiz olsun, milletimiz olsun…

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Serhat Özeren
[email protected]

Enerji Savaşları

Serhat Özeren / [email protected]/ @serozeren

Sömürgeciliğin doğuşundan itibaren günümüze kadar süregelen bir güç savaşı vardır. Bu güç savaşı özellikle zengin enerji kaynaklarına sahip toprakların paylaşımı konusunda yaşanıyor. Gerek süper güç olarak nitelendirilen devletler gerekse terör grupları, enerji odaklı bir strateji izliyor. Yaşanan çatışmaların, uluslararası siyasi krizlerin perde arkasına baktığımızda enerji faktörü karşımıza çıkıyor. En basit şekliyle, Birinci Dünya Savaşı’nın çıkış sebebi de elinde yeterli madenleri, doğal kaynakları olmayan Almanya’nın hak talep etmesinden kaynaklandı. Birinci Dünya Savaşı sonunda yenilen devletlerin ağır şartlarla imzaladıkları antlaşmalar İkinci Dünya Savaşı’nın yolunu açtı. İkinci Dünya Savaşı ağır kayıplara sahne olmuş, sonunda Avrupa Birliği (AB) oluşturularak İkinci Dünya Savaşı nihai olarak sonuçlanmıştır. Ancak, yaşanan gelişmeler Birinci Dünya Savaşı’nın hâlâ devam ettiğini gösteriyor. Birinci Dünya Savaşı'nın nedeni olan sömürgeciliğin, zengin enerji ve doğal kaynaklara erişme ihtiyacının ve  kontrol altına alma isteğinin hâlâ devam ettiğini ifade etmek yanlış olmaz diye düşünüyorum. Şu anda dünya coğrafyasında nerede problem varsa büyük ihtimalle orada bir enerji potansiyeli vardır. Maalesef Orta Doğu’da yaşanan da tam olarak budur.

Güçlü bir devlet olmanın yolu, enerji sorununu çözmekten geçer

Sanayi Devrimi, İngiltere’de başlayıp Avrupa ve Amerika’ya yayılarak tüm dünyaya enerjinin, uygarlıkların devamı için vazgeçilmez bir unsur olduğunu, güçlü bir devlet olmanın yolunun enerji sorununu çözmekten geçtiğini göstermiştir. Bu düşünce ile eğer bir devlet enerji sorununu çözebiliyorsa, ekonomik anlamda belli bir gücü elde etmiş demektir. Ekonomik anlamda güçlü olan ülkeler de dünya siyasetine yön veren ülkeler olacaktır.

1859’da Amerika’da açılan ilk petrol kuyusu ile beraber dünyadaki güç dengeleri değişmiş, enerji kaynaklarına sahip olabilmek için farklı stratejiler oluşmaya başlamıştır. Örneğin; kendi topraklarında petrol olmayan Almanlar gözlerini Mezopotamya bölgesine yani bugünkü Irak topraklarına çevirmişlerdir. 1908’de İngilizler tarafından İran’da ilk petrol kuyusu açılmış, hemen sonrasında dünyanın en büyük petrol şirketlerinden biri kurulmuştur. O dönem İngiliz komutasının başında bulunan Churchill, Alman donanması ile mücadele edebilmek için donanmanın yakıtını kömürden petrole geçirmiştir. Bu önemli bir karardır, çünkü kendi topraklarında petrol yoktur. Kömürün yerini petrole bırakması dünya tarihinde sancılı bir dönem olarak hatırlanmaktadır. Günümüzde fosil yakıtların yani petrol, doğalgaz ve kömürün kullanım oranı yüzde 87’dir. Güneş ve rüzgar enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynakları ise oldukça düşük seviyelerdedir. Petrol ve doğalgaz rezervleri içinde Orta Doğu ülkeleri en çok paya sahiptir. Kömür rezervleri ise en fazla Avrupa, Avrasya ülkelerinde bulunmaktadır.

 

Özgürlüğün bir bedeli var

Bilindiği gibi petrol ve doğalgaz en önemli birincil enerji kaynaklarıdır. Petrol ve doğalgaz rezervlerinin dünya üzerindeki bölgesel dağılımı daha detaylı incelendiğinde; 2013 sonu verilerine göre; petrol rezervlerinin dağılımında en büyük oranın yüzde 48 ile Orta Doğu’da olduğu, Orta Doğu’yu yüzde 19 ile Orta-Güney Amerika’nın izlediği görülecektir. Ülkeler bazında bakılacak olursa; ilk sırada 298.3 milyar varil ile Venezüella yer alıyor. Onu, 265.9 milyar varil ile Suudi Arabistan ve 174.3 milyar varil ile Kanada izliyor. Çok enteresan değil mi? Venezüella’da bu kadar zengin kaynaklar var ama ülke karışmış durumda. Orta Doğu’yu hiç söylemiyorum neredeyse karışmamış yeri yok. Başka önemli bir konu ise bilim insanlarına göre dünyada şu andaki kullanım ve nüfus artışına göre hâlâ 200 senelik fosil yakıt rezervi olması… 200 senelik rezerv oldukça büyük bir rezerv.

Özgürlüğün bir bedeli vardır. Bu bedeller ödenmeden güçlü ve büyük devlet olunmaz.

Kaynak: gercekler.net

 

 

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Serhat Özeren
[email protected]

Yeni sistem ülkemiz için bir devrimdir

Serhat Özeren / [email protected]/ @serozeren

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi. En kısa şekilde tarifi şöyle… Yeni hükümet sisteminin en önemli özelliği, yürütmeyi iki başlı olmaktan çıkarması. Cumhurbaşkanının halkoyu ile seçilmesi nedeniyle halka karşı siyasi sorumluluğunun bulunması ve geniş icra yetkileri nedeniyle gelecekte, yürütmenin diğer tarafı olan Başbakan ve Bakanlar Kurulu ile yaşanabilecek muhtemel devlet krizini ortadan kaldıran bir değişikliktir. Yeni sisteme göre yürütme yetkisi halkoyu ile seçilen cumhurbaşkanına ait olacaktır. Cumhurbaşkanı bu yetkisini yardımcıları ve atadığı bakanlar ile kullanacaktır. Yasama yetkisi ise münhasıran Meclis’te olacaktır. Cumhurbaşkanının, yasa teklif etme yetkisi olmayacaktır. Yasama yürütmeden tamamen ayrı, kuvvetler ayrılığı ilkesine daha uygun bir hükümet sistemi öngörülmektedir. Peki, yeni sistemin ülkemizin kalkınmasına etkisi ve faydası nasıl olacak?  Özellikle, bilimsel çalışmalarda ne şekilde etkili olacak? Yeni sistemin, ülkemizin teknolojik, bilimsel ve araştırma geliştirme, üretime katkılarını Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Prof. Dr. Davut Kavranoğlu, birçok üniversitede çarpıcı bir şekilde anlattı. İstanbul Teknik Üniversitesi’ndeki (İTÜ) konuşmasını da bizzat dinledim.

HIZLI KARAR ALMA MEKANİZMASI, AZ BÜROKRASİ VE DİNAMİK  BİR YAPI...

Prof. Dr. Davut Kavranoğlu, konuşmasının başında Türksat 4A ve 4B uydularının Japonya’ya 571 milyon dolara yaptırıldığından bahsediyor ve uydunun ağırlığının 7 bin 700 kg olduğunu söylüyordu. Yani uydunun kilosuna 74 bin dolar ödenmişti. Kabaca, uydunun ham madde maliyetinin kilogram başına 10 dolar olduğunu söylüyordu. Yani 10 dolarlık bir malzemenin bize 74 bin dolara mal olmasının sebebini, ‘bilim’ olarak açıklıyordu. Evet, bütün sır burada… 10 dolardan 74 bin dolarlık bir değere nasıl ulaşabiliriz. Sayın Kavranoğlu yeni sistem içerisinde kurulacak olan ofislerde konusunda uzman akademisyenler, kanaat önderleri ve iş insanlarının çizeceği yol haritalarıyla buna ulaşabileceğimizi, yeni sistemin çok daha hızlı, karar alma süreçlerinin dinamik ve bürokrasinin daha az olacağı bir yapı olacağını söylüyordu.
Kendisinin, kalkınmış ülkelerin bunu nasıl başardığını 7 sene boyunca araştırdığını ve yeni Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi içerisinde bilime, teknolojiye, üniversitelere yön verecek ofis ve kurumların etkili rol oynadığının altını çiziyordu. Bilimin müthiş gücünü kavramış kanaat önderlerine ve iş insanlarına yeni yapıda daha çok ihtiyaç olacağına inanıyorum. Sayın Kavranoğlu’na yaptığı çalışmalar ve bilgilendirmeler için bu vesileyle de gönülden teşekkürlerimi sunarım. 

BU FIRSATI İYİ KULLANALIM

Bütün bu işlemlerin, yeni sistemin, ofislerin, kurumların amacı nedir? Ülkemizde sanayi ve üretimi artırmak. Üretmiyorsak hiçbir sistem işlemez. Hayalim nedir biliyor musunuz dostlar? Kuantum bilgisayarlar ve yapay zekayla uğraşan, nükleer enerjiye kafa patlatan, Ar-Ge çalışmaları yürüten, yazılım ihracatı yapan, dünya oyun sektöründe başarılı olan, kimyada yeni patent alan ve daha sayamayacağım birçok bilimsel araştırmalara imza atan şirket ve akademisyenlerin hizmetinde olan bir sistem. Bu insanlara problem çıkarmayan, önlerindeki çukurları kapatan bir sistem. Bir ihracatçının, “Problemim var” dediğinde alarma geçen bir sistem. Bilimsel çalışmalarda ve ihracat yapan, Ar-Ge yapan, üretim yapan şirketleri dolaşan ve “Probleminiz var mı? Daha fazla nasıl yardımcı olabiliriz?” diyen bir sistem. Sırma odalarda, makamlarda oturan değil sanayinin yanında duran bir sistem. Yeni sistem ülkemiz için bir devrimdir, bu fırsatı iyi kullanalım. Ülkemizi kalkındıracak, bilimi önde tutacak çalışmalar yapalım. Yeni sistem milletimize ve ülkemize hayırlı olsun...

 

 

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Serhat Özeren
[email protected]

Brunson krizi, ABD ile ekonomik savaş, milli ve yerli kaynakların önemi!

ABD’li papaz Brunson, terör örgütleri FETÖ ve PKK adına suç işlediği gerekçesiyle 9 Aralık 2016’da tutuklandı. Brunson hakkında İzmir Cumhuriyet Savcısı Berkant Karakaya tarafından hazırlanan iddianamede, din adamı görüntüsü altında söz konusu terör örgütleri adına suç işlediği ve genel stratejileri kapsamında eylem birlikteliği içinde olduğu, örgütlerin amaçlarını bilerek ve isteyerek iş birliği yaptığı belirtilmişti. Brunson olayı sonrasında ABD ile ipler iyice gerildi. ABD, uluslararası kuralları hiçe sayarak Brunson’un serbest bırakılmasını talep etti ve Türkiye’yi tehdit etti. Türkiye’nin bu talebe yönelik sergilediği dik duruş karşısında ABD, hukuksuzluğunu sürdürerek aldığı yaptırım kararları ile Türkiye’ye karşı ekonomik bir savaş başlattı. Akabinde Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan‘ın ABD elektronik ürünlerine ‘boykot’ kararı ve çağrısı ile olay yeni bir boyut kazandı.  Boykot kararının ne kadar doğru olduğunu anlamak için eldeki verilere bir göz atacak olursak; ABD ile Türkiye arasındaki elektronik sektörün en büyük kısmını cep telefonu ürünleri oluşturuyor. Ülkemizde aylık 950 bin ile 1 milyon 100 bin adet arasında cep telefonu satılmaktadır. Pazar büyüklüğü ise yaklaşık 2.5 milyar TL seviyesinde bulunuyor. ABD bazlı ürünlerin (Apple) piyasadaki pazar payı yüzde 18-20 civarında, Samsung yüzde 45, Huawei ise yüzde 15 civarındadır. Yerli üreticilerimizin pazar payları ise yüzde 5 ile 15 arasında değişkenlik gösteriyor. En bilinen, belli başlı yerli markalarımız ise Vestel ve General Mobile’dir. Bu iki markamız da gelecek açısından son derece umut vermektedir. General Mobile, hali hazırda 33 ülkeye ihracat yapmaktadır. Yakında yeni fabrikalarını da açacaklar. 

Şuna dikkat etmek gerek; yabancı sermayeli bir şirket Türkiye’de üretim yapıyorsa veya Ar-Ge çalışmaları yürütüyorsa, bu bizim için artık yerli bir şirket olarak düşünülmesi gerekmektedir. Dünya devi Samsung da Türkiye’de Ar-Ge merkezi açtı ve daha iyisini de yakın zamanda hayata geçirecek. Çin’in en büyük cep telefonu ve baz istasyonları üreticisi Huawei de “Ben yerliyim” diyor. Ülkemizde 500 Ar-Ge personeli çalıştıran bir şirket bence de yerlidir. Firmalara bakarken yerli olma konusu, bu şekilde değerlendirilmelidir. Bize de böyle şirketler lazım. Bir kuruşluk yatırım yapmayan, teknolojik know-how sağlamayan al satçılar değil. 
Ülkemizde binlerce start-up, girişimci, mühendisin olduğu bir ortamda, yeni Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle beraber yerli kaynakların değeri ve önemi artacaktır. Alınan boykot kararıyla da ABD merkezli elektronik ürünlerin yeri hızlı bir şekilde doldurulacaktır. Cep telefonlarının arasındaki fark teknolojik olarak artık o kadar az ki, farkı anlamak bile mümkün değildir.

YETİŞMİŞ KADROLARIMIZ VE GENÇLERİMİZLE BU SIKINTININ ÜSTESİNDEN GELECEĞİZ

ABD ile aramızdaki gerilimin, milli ve yerli kaynakların fakına varmamız, yerli üreticilerimizi ve sanayicilerimizi el üstünde tutmamız gerektiğini görmemiz için bir sebep oldu. Umarım bu süreç katlanarak ülkemiz menfaatleri için gelişir. Artık yerli ürün, hizmet ve ülkemizde yatırım yapmış yabancı sermaye ürünlerinin alımına ne zaman öncelik verilecek? Bu ihale kanununda olan yerli ürüne öncelik maddesi gerçek anlamda ne zaman işleyecek? Düşmana neden düşmanlık yaptın diye sormam. Adı üstünde düşmandır. Ama kamu kuruluşlarımızın yerli ürünü rahatlıkla alabilmesinin cesaretini vermemiz lazım. Biz almazsak ihracatı nasıl bekleriz! Bu yazım yayımlandığında süreç ne olacak onu bekleyip göreceğiz ancak unutmamamız gereken şey; Biz büyük bir ülkeyiz. Yetişmiş kadrolarımız, geleceğimizin güvencesi gençlerimiz var. Bu sıkıntının da rahatlıkla üstesinden geleceğiz. Yeter ki; Ar-Ge, üretim, inovasyon, eğitim kavramlarından uzaklaşmayalım. Her zaman bu kavramlar birinci önceliğimiz olsun. 

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Serhat Özeren
[email protected]

Yerli üretim logosu

@serozeren

Ticaret Bakanlığı yerli malını ve üretimini ayırt edici etiket için ilk adımı attı. Fiyat etiketi yönetmeliğinde değişiklik yapılmasına dair yönetmelikle üretim yeri Türkiye olan mallar için bakanlıkça tespit ve ilan edilen şekil, logo veya işaretin kullanılması öngörüldü. Bunun üzerine yapılan toplantıda yerli üretim logosu tanıtıldı. Üzülerek söyleyeyim ki üzerinde fazla çalışılmamış ve hızlı bir şekilde yapılmış bir logo olarak gördüm. Bu eleştirime kimler katılır bilemiyorum ama özellikle sebeplerini açıklamak isterim. En önemli sebeplerimden biri logonun yerli üretimi farklılaştırmak için yeni bir tasarım ve yeni bir alışkanlık olduğu için benimsenmesi çok hızlı olmayacak. Bu logonun bir yerinde Türk bayrağı kullanılsaydı ayırt etmek ve benimsemek çok daha hızlı olurdu, hatta psikolojik baskı da oluşturabilirdi. Ayrıca yerli üretimin üretim payları var. Bazı ürünler yüzde 100 yerli bazıları yüzde 10 yerli. Hepsinde aynı logo mu kullanılacak? Aynı logonun yanında yerlilik oranı da gösterilmesi çok anlamlı olurdu.

“KENDİ TÜKETTİKLERİNİ ÜRETMEDEN ÜLKELERİN ZENGİNLEŞMESİNE İMKAN YOK”

Yerli üretim logosunun tanıtım toplantısında konuşan Sayın Bakan Ruhsar Pekcan, konuya ilişkin şu yorumda bulundu: “Kendi tükettiklerini üretmeden ülkelerin zenginleşmesine imkan yok. Varsa da bu kısıtlı olacaktır. Burada bir noktanın altını çiziyorum. Bize inanan, bizimle beraber ürünlerini burada üreten, Türkiye'de istihdam yapan yabancı firmaların Türkiye'de üretilen ürünleri de yerlidir. Onların da bizim Türkiye'deki alın terimizin payı vardır. Onlar da aynı yerli logoyu kullanacaktır. Onların da buradaki varlıklarını destekliyoruz.” Bakanın dediklerine yüzde yüz katılıyorum ve ilave de yapmak istiyorum. Ülkemizde Ar-Ge merkezi açmış ve bu konuda yatırım yapmış, Ar-Ge personeli çalıştıran şirketlerde benim için yerlidir. Çünkü üretim için mavi yakalı personele vereceğiniz ücretle, Ar-Ge personeline vereceğiniz ücret kıyaslanamaz. Kıyaslamak gerekirse 1000 kişilik bir üretim tesisinde çalışan personel sayısı yaklaşık olarak sektörüne bağlı olmak üzere 50 ila 100 Ar-Ge personelinde bedeldir. İşte bu sebeplerden dolayı hızlıca yapılmış bir logo olduğunu söylemek istiyorum. İleride daha detaylı şekillendirmek zor. Çünkü tüketici alıştıktan sonra tekrar değiştirmek hem bilinç oluşturmak adına hem de maliyet adına zor. Dünya pazarında gerçekten rüzgar gibi esen Türk ürünleriyle insanımızın tüketicimizin gurur duyması hepimizin isteğidir. Peki, bundan sonra kamu kuruluşlarının da yerli üretim konusunda yapacakları çok önemli. Her zaman kamu en büyük alım gücüne sahip olmuştur.

YERLİ ÜRÜNLER İÇİN TEŞVİK VE DESTEK ÖNEMLİ

Önerim; defalarca yayınlanan yerli ürünleri kullanın çağrısı bir kez daha kamu kuruluşlarına yapılsın. Ayrıca kamudaki miktarı önemli olmadan her ihale ve ürün/hizmet alımı Ticaret Bakanlığı’na bildirilsin, internette şeffaf bir şekilde yayınlansın. Bu baskıyı sürekli yapmamız gerekiyor ve yerli ürünleri en fazla kullanan kurum/kuruluşları da ödüllendirmemiz gerekiyor. Yerli ürünler için teşvik, destek tabi ki önemlidir. Ama en önemlisi pazardır. Kendi ülkesinde ürün satamayan ama yurt dışına ürün satmaya çalışan birçok firma tanıyorum. Kamu alımda öncelik yapacak ki bu referanslarla özel sektöre ardından uluslararası pazarlara açılacağız. Bunu yapmak yeni görevimiz olsun. Bu görev yeni bir yapıya verilsin. İçinde sivil toplum kuruluşları (STK) ve kanaat önderleri de olsun. Üreticinin yanında dursun, problemleriyle ilgilensin ve ürün almayan şirketler neden almadığı iyice araştırırsın. Bu bir milli güvenlik meselesidir, geleceğimiz ve ülkemizin her şeyidir. Üretmeden tüketemeyiz. Yoksa geleceğimiz karanlıktır. Bunu başarmak için her şeyimiz var yeter ki bu duyarlılığı yaşatalım, bu güçlü irade ülkemizde mevcuttur.

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Serhat Özeren
[email protected]

Bir taş!

O güzel ve içinde dertleri, acıları, bir o kadar da gizemli hikayeleriyle dolu muhteşem Anadolu’muzda “Bir Mıh Bir Nal, Bir Nal Bir At, Bir At Bir Yiğit, Bir Yiğit Bir Vatan kurtarır” derler. Bu topraklarda nice isimsiz kahramanlar ve insanüstü çabalarıyla başarılı olmuş neferler vardır. Çoğunun ismi yoktur. Bu insanları sevgiyle, minnetle hatırlamamız ve hatırlatmamız gerekir. Millet olarak nereden geldik, neler başardık, ne zorluklar yaşadık bunları unutmamalıyız. Özellikle Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki savaşı; eğitim, sanayi ve üretim savaşını nasıl verdiğimizi unutmamalıyız. Bu ayki yazımda sizlere gerçek bir hikayeden, bir taşın hikayesinden bahsetmek istiyorum. Hani deniz kenarına vuran ölmek üzere olan milyonlarca denizyıldızı hikayesini bilirsiniz. Adamın biri onları tek tek denize atar, biri gelir ve adama “Ne yapıyorsun?” der. Kıyıya vuran denizyıldızlarını denize geri atan adam “Denize atıyorum” der. Öbürü, “O kadar çok var ki, atsan ne fark eder” dediğinde, diğeri bir denizyıldızını alır ve tekrar denize geri atar, “Bak onun için çok şey değişti” der. Tahmini olarak 1925-1926 yılları civarı. Türkiye Cumhuriyeti yeni kurulmuş bir devlet; ancak halkı savaştan yorgun, bitkin, fakir kalmış bir halk. Çoğunun ayağında ayakkabı yok. Ekmek bulan şanslı! “Anadolu’nun sen yüce bir dağısın” denen Ilgaz Dağı’nın etekleri. 

HAMDİ’NİN HİKAYESİ 

Hamdi isminde bir çocuk, annesini ve babasını çok erken kaybetmiş. Amcası ona bakar. Amcası testi yapar. Yaptıkları testileri bizim Hamdi ve kuzeniyle Ilgaz’dan Kastamonu’ya götürüp satarlar. Şu anda bile arabayla bir saatlik yol. O zaman tek yol dağ yolu. Gel zaman git zaman bir devlet büyüğü Ilgaz’a gelir. Bizim çocuk bir taşa bir kağıt sarar ve arabanın açık camından içeri atar. Araba gider, yıllar geçer. Yeni Türkiye Cumhuriyeti, hedefleri ileriye gitmek olan bir devlettir. Çok çalışılması, çok üretilmesi ve eğitime çok önem verilmesi gerektiğinin farkında olan bir devlettir. Ilgaz’a tekrar bir heyet gelir, “Hamdi kimdir?”, “Hamdi nerededir?” diye bizim çocuğu sorarlar. Hamdi bunu duyar, biraz ürker biraz da korkar. Korka korka meydanda duran heyetin yanına gider ve “Buyurun aradığınız Hamdi benim” der. “Senin notun ulaştı.  Seni Kastamonu Muallim Mektebi’ne götüreceğiz” derler. Taşa sarılankağıttaki yazı artık deşifre olmuştur. Tek bir cümle yazılmış bir not, “Okumak istiyorum.” Tek bir cümle ve bir taş. İşte bu not, ilgili yere ulaşmış ve gereği yapılmaktadır. Hamdi, Kastamonu Muallim Mektebi'nde yatılı olarak okumaya başlar. Kastamonu’dan Edirne Muallim Mektebi’ne geçer. Okulu bitirir. İzmir’in köylerinde gezici öğretmen olarak görevlendirilir. Daha sonraları ise gezici başöğretmen olur. Görevi, köylerde okul yapılmasını planlamak, denetlemektir. Tire, Menemen, Ödemiş köylerini at üzerinde dolaşır. 

Daha sonra İzmir Milli Eğitim Müdürlüğü'nde çalışır. Üç çocuğu olur: Tuncer, Yücel ve Şenay… Hamdi‘nin üç çocuğundan Tuncer; subay ve veteriner hekim gıda kontrol uzmanı, Yücel; subay ve doktor, Şenay ise eczacılık profesörü olur.

EĞİTİME ADANMIŞ BİR HAYAT! 

Hamdi, hayatı boyunca kendini eğitime adamıştır. Yılları at sırtında yüzlerce okulu gezmekle geçer. Devletinin ve milletinin parasıyla okumuş olmasının karşılığını, milletine hayırlı çocuklar yetiştirerek ve borcunu ödemek için çabalayarak verir. Ülkenin geleceğinin eğitimden geçtiğini kavramış isimsiz bir kahramandır Hamdi. Denizyıldızı hikayesindeki gibi arabanın açık camından içeri attığı bir taş; onun, yetiştirdiği binlerce çocuk ve aileleri için çok şey değiştirdi.
Ben de onun yetiştirdiği çocuklardan biri olarak Dedem, Hamdi Özeren’i rahmetle anıyorum.

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Serhat Özeren
[email protected]

Dünya değişecek!

Dünya da dengeler de değişecek. Üstelik önümüzdeki 10 yıl içerisinde. Bu magazin haberi değil. Ciddi bir ‘milli güvenlik’ tehdidinden, yeni bir ekonomiden, yeni şartlardan bahsediyorum. Artık çok askere sahip olmak güç anlamına gelmeyecek. Ya da geleneksel ekonomiler, şirketler hızla yeni oyunculara yerini bırakacak. Nasıl mı? Açıklayayım.
Usanmadan söylediğimiz ‘bilgi toplumu’ olma hedefini defalarca yazdım ve yazmaya da devam edeceğim. Dünyadaki ülkeleri birçok yönden sınıflandırabiliriz. Nüfusa, dine, medeniyete, gelişmişliğe, ekonomik büyüklüğe vs. Belki yüzlerce kriter oluşturabiliriz. Gelin biz teknolojiye göre sınıflandıralım. Teknolojiyi icat edenler, teknolojiyi üretenler, teknolojiyi kullananlar ve ‘teknolojiyi tüketenler’.  Bu sınıflandırmaya örnek vermek gerekirse ABD, Almanya, Japonya Güney Kore gibi ülkeler icat edenler; Çin, Tayvan, Malezya, Meksika, Brezilya gibi ülkeler üretenler; Suudi Arabistan, Katar, Güney Amerika ülkeleri, Afrika ülkeleri vs. teknolojiyi tüketenler.

Önemli bir soru; peki biz Türkiye olarak hangi sınıfa giriyoruz? Maalesef teknolojiyi tüketen ülkeler kategorisindeyiz. Bakış açımızı, farklı düşünme yeteneğimizi geliştirmeliyiz. Bunu da eğitim sistemimizle yapabiliriz. Bunu Çin başardı. 2000 yılında Çin dünya ekonomisinde sıradan bir ülkeydi. Ucuz iş gücüyle fabrikaları ülkesine taşıttı. Teknolojiyi kopyaladı. Kendi markalarını oluşturdu. Teknoloji icat eden öncü markalar oluşturdu. Şu anda ise dünya ticaretinde 2. sırada. Hem de açık ara. Çin telekomünikasyon sektöründe çok ama çok önemli bir oyuncu oldu. Uçtan uca çözümleri ve rekabetçi fiyatlarıyla bu işe büyük yatırımlar yapmış batılı firmaları sarsmaya başladı. 

YENİ REKABET ALANI:  5G HABERLEŞME 

Önümüzde yeni bir rekabet alanı başlıyor. 5G haberleşme. Bu zamana kadar 2G, 3G, 4G teknolojileri büyük değerler oluşturdu. Ama 5G çok farklı. Basit bir kıyaslama yapmak gerekirse, 4G teknolojisi insan hayatına, endüstriye 10 birim katkı sağladı dersek, 5G teknolojisi 300 birim katkı sağlayacak. 5G çok uzağımızda değil ve sunacağı imkanları düşünmek bile heyecan verici. İnternet hızı, makineler arası iletişim ve tüketicilerin daha üzerindeki hakimiyeti gibi başlıklarda çok önemli değişikliklere sahne olacak. 4G’den önce hiç kimsenin 5G’nin ne denli büyük bir devrim olabileceği konusunda öngörüsü yoktu. Şimdi ise bu teknolojinin, bağlantılı cihazlar, devasa datadan beslenen giyilebilir teknolojiler, şoförsüz araçlar ve gelişmiş VR/AR imkanlarıyla nasıl olabileceğini hayal edebiliyoruz. Çoğu kişi internet sağlayıcılarının dillerinden düşürmediği ‘bant genişliği’ kavramına aşina… Ancak konunun önemli bir ayağını da ‘latency’ yani iki cihazın birbiriyle konuşması için geçen bekleme süresi oluşturuyor. 5G teknolojisi için bu süre 4 milisaniye. 4G’de bunu 30-60 milisaniye olarak görmüştük.

YENİ FIRSAT VE ÇÖZÜMLER

5G teknolojisinin hayatımızı nasıl etkileyeceğini hepimiz hayal ediyoruz. Bir yandan da zincirleme reaksiyonlar sonucu şu anda aklımıza gelmeyen birçok yeni fırsat ve yeni çözümün hayatımızda olacağını göreceğiz. Yollarda bol miktarda insansız arabalar, nakliye kamyonları, insansız hava araçları görmemiz en basitleri.Hatta 5G teknolojisi yapay zekayı da çok hızlandıracak ve gelişimini tetikleyecek.Askeri alanda robot teknolojisi çok hızla gelişecek. Tam donanımlı insansız tanklar, robot piyadeler vs. hepsi de güçlü yapay zekalı olacaklar. Nasıl bir güç olduğunu tahmin edin! 

Hız, düşük gecikme süresi, yapay zeka. Bu çetin üçlüye dikkat edin. Dünya değişecek. 2010 yılından beri Google’ın 14, Apple’ın 13, Facebook’un 6, Amazon’un 5 yapay zeka şirketi satın aldığını da buraya not düşelim. 

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Serhat Özeren
[email protected]

Amazon’un Türkiye pazarına girişinin ardından neler oldu?

Özellikle en güçlü kısımlarını henüz Türk tüketicisinin hizmetine sunmamış durumda. Buradan hareketle, Amazon’un Türkiye pazarına girişinin ardından sektöre etkisinin neler olduğu sorusuna, ‘bekle ve gör’ seçeneğini kullanmayı seçmiş olabileceği cevabını vermek yanlış olmaz diye düşünüyorum. Dünyanın en fazla gelir elde eden internet şirketi olan Amazon, ABD'nin en fazla işveren ikinci şirketi konumunda bulunurken, ülkede bugüne kadar yaptığı toplam yatırım ise 160 milyar doların üzerinde bulunuyor. Şirketin Seattle kentindeki 33 binasında 45 binden fazla çalışanı bulunuyor. Bu kente 3.7 milyar dolarlık altyapı yatırımı yapan firmanın şehre yaptığı diğer doğrudan harcamalar ise 1.4 milyar dolara ulaşıyor. Amazon'un Seattle kentine yaptığı yatırımlar sayesinde şehre dolaylı yoldan 38 milyar dolarlık yatırım, kişisel gelirlere de 17 milyar dolarlık katkı gerçekleşirken, şirket sayesinde kentte 53 bin kişilik ek istihdam yaratılmış durumda. 

AVRUPA PAZARINA 1998'DE GİRDİ

Amazon, 1994 yılında ABD'de kurulmasının ardından 1998'de İngiltere ve Almanya'da, 2000'de ise Fransa'da hizmet vermeye başlarken, 2010-2011'de sırasıyla İtalya ve İspanya pazarlarına girdi. Ayrıca, Hollanda ve İrlanda'da hizmet veren şirketin, Avrupa'da 50 binden fazla çalışanı bulunuyor. Bu kıtada her yıl 1 milyardan fazla ürünü tüketicilere ulaştıran Amazon, Avrupa genelinde bin 300 dağıtım deposu kurmayı planladığını duyurmuştu.ABD, Kanada, Meksika, Brezilya ve söz konusu 7 Avrupa ülkesinin dışında şirket Japonya, Çin, Hindistan ve Avustralya'da faaliyet gösteriyor. 

ULUSLARARASI İŞ BİRLİKLERİ DESTEKLENMELİ 

Ülkemizde milyarlarca dolar ciro yapıp hiçbir yatırım yapmayan ve hatta sermaye bile getirmeyen şirketler var. Amazon gibi bir yapıdan Türkiye olarak nasıl faydalanabiliriz? 
Amazon, dünyanın en büyük perakende gücü. Türkiye’de üretilen ürünlerin belli oranlarda yurt dışı satışı için iş birlikleri geliştirebiliriz. Ama Bakanlıklar seviyesinde bu gündem olmazsa, Amazon da diğer yabancı şirketler de yalnızca satışlarına bakarlar ve ülkemizden topladıkları gelirleri kendilerine transfer ederler. Bu şirketlerle rekabet etmektense iş birliği yollarını ve onları ülkemizin menfaatine nasıl kullanabiliriz seçenekleri üzerinde durmalıyız.Yerli üretimi arttırmanın yollarını bıkmadan usanmadan araştırmalıyız, Ar-Ge çalışmalarına hız vermeliyiz ve bazı konularda ise Amazon gibi dünya devi şirketlerle iş birliği yapmalıyız. Serbest piyasa demek her istediğin yapılması anlamına mı gelir? Kesinlikle hayır. Serbest piyasa herkesin elini kolunu sallaya sallaya ülkemize gelip ne isterse yapması veya satması değildir. Ülkemizdeki gibi bir serbestlik en demokratik ülkelerde bile yok. Önce ülkenin menfaatleri ve yerli üreticinin korunması gelir. Ama yurt dışına açılma yollarını ve bu hedefi de unutmadan iş birliklerini geliştirmeliyiz. Akıllı olalım, kazan-kazan seçeneğini kullanalım.

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Serhat Özeren
[email protected]

Turizmde dijital dönüşüm

2023 yılında ise 63 milyon turist ve 86 milyar dolar turizm geliri bekleniyor. Turizm sektöründe dijital dönüşümü sağlayarak teknolojinin daha verimli kullanılmasıyla hedeflenen ekonomik gelirleri elde etmek mümkün olacak. Potansiyeli olan bir ülke olarak, bu hedefi yakalamak için dijitalleşme konusunu ve teknolojinin sunduğu imkanları da iyi okumalıyız. Tatil dediğimiz zaman akla ilk olarak yaz için kum, deniz ve güneş; kış için ise uzun ve alternatif pistler gelirdi. Ancak son zamanlarda gelişen teknoloji ile kültür, sağlık, gastronomi turizmi gibi birçok alternatifin de var olduğu keşfedildi. Teknolojinin de yardımıyla insanlar alternatif rotalara yönelmeye başladı ve turizmde çeşitlilik arttı. Kullanıcı deneyimi ve memnuniyeti de teknoloji eliyle farklı bir boyut kazandı. Mesela, konakladığımız bir tesiste otelcilik hizmetleri ne kadar iyi olursa olsun, eğer internet yeterince verimli değilse pek mutlu olamıyoruz. Çünkü tatil yaparken bile mobil haberleşme, internet hızı, notebooklarımızı kullanabilme imkanı gibi kriterler, konforumuzun bir parçası haline geldi. Bunun yanında bir de gelişen teknoloji ile hayatımıza giren teknolojik trendler var. Yazımın kalan kısmında bu trendleri sizlerle paylaşmaya çalışacağım.

YAPAY ZEKA VE KİŞİSELLEŞTİRİLMİŞ HİZMET DÖNEMİ

Tesislerin, müşterilerine-yeni deyişle misafirlerine-sunacağı kişiselleştirilmiş hizmet ve deneyimler önemli hale gelecek. Yani konaklayacağımız otelin ya da kullanacağımız tesisin bizi önceden tanıması ve ihtiyaçlarımıza, beklentilerimize göre hazırlanmış bir deneyim sunması tercihlerimizi etkileyecek. 

FOTOĞRAFÇILIK VE DRONE 

Tatil planı yaparken artık otel tercihlerimizde internetten kıyaslama yapma şansımız var. Hiç gitmediğimiz bir otel hakkında on binlerce kullanıcının fotoğraflı deneyimlerini aktardığı yorumlardan, o otel ile ilgili bir değerlendirme şansına sahip oluyoruz. Fotoğraf, potansiyel misafirleri karar verme aşamasında etkileyen güçlü bir pazarlama aracıdır ve kendilerini konakladıkları yerden önce konaklamaya dahil etmelerine izin verir. Dronelar, seyahat destinasyonlarının göz alıcı fotoğraflarını çekerek dijital pazarlamayı geliştiriyor. İnsanlar sadece arzu ettikleri yerlerin fotoğraflarını almakla kalmıyor, bunun yerine görsel perspektiflerin film benzeri bir özünü de alıyorlar. Manzarayı kuş bakışı olarak gösteren seyahat sektörü liderleri, insanlara daha önce göremedikleri bir bakış açısı sunuyor. 

ALTERNATİF ÖDEME SEÇENEKLERİ 

Hizmetler ve kullanıcı deneyimlerinin yanında ödeme seçeneklerinin farklılaşması, teknolojik ödeme alternatiflerinin sunulması da tercih sebebi olabiliyor. Taksitli, kampanyalı ödeme seçenekleri neredeyse artık her yerde var. Bunun yanında alternatif para seçenekleri de tercih sebebi olacak gibi gözüküyor. Örneğin, en çok tanınan ve bilinen Bitcoin’i de ödeme alternatifi olarak göreceğiz. Seyahat sektörü liderleri, özellikle otel deneyiminde IoT’nin popülerliğini görecek ve konuk deneyimini tamamen kişiselleştirmek için gerekli olan verileri sunacak. Oteller, otel odasındaki çeşitli unsurlara ve çevredeki olanaklara bağlanan oda içi tabletler aracılığıyla IoT sistemine giriyor. 

Misafirler, akıllı cihazları bir kontrol ağına bağlarken deneyimlerini kendi özel ihtiyaçlarına göre değiştirebilirler. Tüm bu teknolojik imkanların doğru kullanılması ve son tüketiciye doğru sunulması turizm sektöründe çıtayı daha da üst noktalara taşıyacak. Daha da önemlisi kazanan, ülke ekonomisi olacaktır.

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Serhat Özeren
[email protected]

Dünyada eğitim sistemine genel bir bakış

Son yıllarda Doğu Asya ülkeleri eğitim sistemlerinde bir adım önde gözüküyor. Güney Kore, sıralamanın en başında yer alırken, onu Japonya, Singapur ve Hong Kong  takip ediyor. Geleneksel olarak güçlü performans gösteren İskandinavya ülkeleri güçlerini kaybetme belirtileri gösteriyor. 

2012 Endeksi’nin lideri olan Finlandiya sıralamada 5 sıra aşağı düşerken, İsveç 21’inci sıradan 24’üncü sıraya düştü. Birleşik Krallık’taki eğitimin yetkisinin devredilmesiyle birlikte bölgedeki hükümetler, eğitimle ilgili konuları artık kendileri yönetiyor. 

Yeni teknolojiler eğitim hayatına katılmakla beraber radikal İngiliz sistemi ve disiplinini eğitim sistemlerinde görüyoruz. İskoçya, Galler, Kuzey İrlanda ve İngiltere hükümetleri, bir Birleşik Krallık otoritesi altında kolektif bir şekilde yönetilmek yerine kendi eğitim sistemleriyle kendileri ilgileniyorlar. 

Pearson, Birleşik Krallık’a Avrupa sıralamasında 2’nciliği, dünya sıralamasında ise 6’ncılığı verdi. Dikkate değer gelişme gösteren ülkeler arasında İsrail (12 sıra birden yükselerek 17. oldu), Rusya (7 sıra birden yükselerek 13. sırada yer aldı) ve Polonya (4 sıra birden yükselerek 10. oldu) yer aldı. Peki, bu ülkeler eğitim sistemlerinde neler yapıyor? Örneğin Güney Kore, dünyada kendini eğitime en çok adayan ülke olarak kabul edilebilir. Çocuklar genellikle okula haftada yedi gün gidiyor ve çok küçük yaşlardan itibaren ödev yapıyorlar. Güney Kore’de bir öğrenci sabah 8’de girdiği okuldan gece 10’da çıkıyor. Ülkede sırf üniversite mülakatlarına hazırlanmak için gelen öğrencilerin oluşturduğu bir şehir bile var.

Yüksek teknoloji ürünler derslerde kullanılıyor. Güney Kore’nin sistemine karşın Finlandiya dahil dünya ekonomisinde ve gelişmişlik düzeyinde önde gelen birçok Avrupa ülkesinde ilkokul 2, 3. sınıflara kadar okuma yazma öğrenmiyorlar, ödev verilmiyor ve çocukların daha çok oyun oynaması sağlanıyor. Japonya gibi teknoloji devi bir ülkede ise örneğin akıllı tahta kullanılmıyor.

Başarılı eğitim sistemlerinin ortak kesişimi; Eğitim Kültürü

Raporlar, en iyi ve en kötü eğitim sistemlerini karşılaştırdı ve başarılı bir eğitim sistemini belirlemenin en güçlü faktörlerinin neler olabileceğini ortaya koydu. Rapora göre harcanan paranın ilginç bir şekilde o kadar da önemli olmadığı ortaya çıktı. Kısacası başarılı eğitim sistemi uygulayan ülkelerde farklı metotlar var.

Peki, bu başarılı eğitim sistemlerinin ortak kesişimi nedir diye baktığımızda, bütün bu başarılı eğitim sistemini uygulayan ülkelerde eğitime önem vermek bir 'kültür' olarak ortaya çıkıyor. Eğitim almak, eğitime önem vermek 'kültürü'. Okulda geleneksel olan matematik, fizik, kimya, yabancı dil vs. derslerini almak önemli. Ama bundan daha çok önem verilen unsurlar görüyoruz. Kendini tanımak (milli değerler, milli benlik), iyi insan olmak, özgüven, disiplin, sorumluluk ve görevleri liyakatle yerine getirmek. 

İşte bütün bu eğitimde başarılı olmuş ülkelerde bu ortak değerleri ve prensipleri görüyoruz. Diyeceksiniz ki, “Ne var bunlar zaten olmalı.” O kadar basit değil. Eğitim sisteminin temeli yukarıda saydığım unsurlar, üzerine akademik, sanat ve spor eğitimlerini koyuyorlar. Bu değerleri almadan bir sonraki aşamaya geçmiyorlar.  

Eğitimin önemi hayatın odak noktası haline getirilmeli

Eğitim sabır gerektiren, yılları alan bir sistem. Başarılı olmak kolay değil. Ama hedeflerimizi doğru koyup bu hedefler içerisinde yolumuza devam etmeliyiz. Matematik dersi çok olmuş az olmuş, temel prensip bu değil. Toplumumuza eğitim kültürünü yerleştirecek vizyon çalışmalarımızı yapmalıyız. Bunun için de topyekûn eğitim seferberliğiyle eğitimin en önemli unsur olduğunu, eğitim denince akan sular duracak kadar önemli olduğu gerçeğini hayatımızın odağına almak zorundayız. Ancak böyle eğitim kültürünü oluşturabiliriz.

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Serhat Özeren
[email protected]

Yeni nesil uçak teknolojileri

Gün geçmiyor ki havacılık sektörüyle ilgili yeni bir gelişme yaşanmasın; yeni bir teknoloji, başarı haberi gelmesin. Havacılığın gelişmesiyle beraber birçok sektör gelişiyor, uzaklar yakın oluyor ve iş birlikleri artıyor. Havacılık sektörünün gelişmesi, ekonomik gelişmelere çok hızlı bir katalizör oluyor. Havacılık sektörünü oluşturan iki önemli etken ise modern ve kullanıcı dostu havalimanları ile yeni teknolojiye sahip uçaklar… Özellikle uçak teknolojisi ve uçakların güvenlik katsayılarının artması; müşterilerine daha konforlu uçuş deneyimi kazandırması, uçuş sırasında her türlü konforun sunulması ve daha uzun uçuş mesafelerine kolay erişimin sağlanması, havacılık sektörünün gelişmesine büyük katkı sağlıyor. Uçaklardaki yüksek teknolojinin ilerlemesiyle, havalimanlarındaki gelişimin eş zamanlı olması şarttır. Yolcular; uçuşlara daha hızlı erişmeyi, uçaktan inerken de daha kısa sürede, rahat bir şekilde ayrılmayı tercih ediyor.

HAVALİMANI REKABETİNDE HUB NOKTASI OLMA YARIŞI 

Yeni nesil yolcu uçakları, yolcuların uçaktan inmek istemeyeceği farklı konforlar sunuyor. Bu da yolculuğun benzersiz bir rahatlıkta geçmesini sağlıyor. Havalimanlarının da yolculara aynı derecede konfor ve esneklik sağlaması birbirini tamamlayan unsurlar. Dünyada havalimanları rekabetinde, ülkelerin hub noktası olma -yani yolcu değişim merkezleri olma- yarışı hızla artıyor. Bu, ülkeler için prestij aynı zamanda da stratejik bir önem demektir. Bunu sağlayabilmek için, en başta o ülkenin bayrak taşıyıcı havayolu şirketinin/şirketlerinin yeni ve teknolojik uçak filosuna sahip olması gerekiyor. Tabii ki hub noktası olması planlanan havalimanının, coğrafi konumu ve üç saatlik, altı saatlik uçuşlarda kaç milyon potansiyel yolcuyu kapsayacağı da bir diğer önemli stratejik parametre… Yeni nesil uçak teknolojilerine baktığımızda daha fazla eğlence, konfor, güvenlik sunulmasıyla daha hızlı ve daha uzun mesafelere uçuşun önemli bir unsur olduğunu görüyoruz. Böyle bir uçağa binen yolcu, bir sonraki uçuşunda da aynı tarz uçakları aramaya başlıyor. Ucuz uçak biletinin yanında verilecek hizmet, güvenlik ve konfor, varış noktasına en kısa sürede erişim yolcuların aradığı öncelikler haline geliyor. Yani kaliteyi en uygun fiyata satın alabilmek işte bu yeni nesil teknoloji uçaklarıyla gerçekleşiyor. Uçuş sürelerinin kısalması ve havalimanlarında daha az bekleyerek yolculukları tamamlamak havacılık sektörünü daha da geliştiriyor. Bunun sonucunda ise havalimanı teknolojileri de inanılmayacak bir hızla gelişiyor. Artan yolcu talebine en iyi şekilde cevap verebilmek için havalimanları da çok hızlı bir şekilde kendilerini yeniliyor ve bu konseptte yeni havalimanları açılıyor.

YENİ TEKNOLOJİ UÇAKLAR, DAHA BÜYÜK VE AKILLI PİSTLERE İHTİYACI ARTIRIYOR

Ayrıca yeni nesil teknolojik yolcu uçakları yolcu kapasitesiyle çok daha fazla yolcuyla aynı anda uçmayı sağlıyor. Daha fazla koltuk kapasiteli bu yeni nesil teknolojik uçaklar, havalimanlarının yolcu kapasitesini, yer hizmetlerini, catering hizmetlerini, misafir hizmetlerini, güvenlik hizmetlerini, bagaj hizmetlerini, yemek içmek servislerini, konaklama/otel hizmetlerini, müşteri hizmetlerini artırmak ve çok daha iyi hizmet vermek amacıyla doğal bir zorlama içerisinde... Aynı zamanda yüksek yolcu kapasiteli bu yolcu uçakları daha büyük daha akıllı pistlere ihtiyacı artırıyor, aynı zamanda uçuş kontrol hizmetlerini geliştiriyor. Yeni nesil teknolojik uçaklarla, yeni havalimanları bir bütündür. Birbirlerini tetikler ve etkiler. Etle tırnak gibi ayrılmaz bir parçadır. Uçak teknolojileri daha da geliştikçe çok daha enteresan havalimanları ve havalimanı teknolojileri göreceğiz.
Havacılık sektörü ülkenin medeniyetinin, gelişmişliğinin bir göstergesi, aynı zamanda geleceğidir. Güvenli ve keyifli bol uçuşlar dilerim.

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Serhat Özeren
[email protected]

Yerli ve milli depolama merkezler kurulmalı

Bugüne kadar ‘dijital dönüşüm’ün önemine vurgu yapan çok sayıda yazı kalem aldım. Bunların birinde de şu ifadeyi kullanmıştım: “Artık çok askere sahip olmak güç anlamına gelmeyecek. Ya da geleneksel ekonomiler ve şirketler, yerini hızla yeni oyunculara bırakacak. Bununla beraber ülkelerin sahip olduğu petrol, doğal gaz ve değerli madenlerin yanı sıra büyük verilere sahip olma ve koruma da aynı derece de stratejik öneme sahip olacak.” Geldiğimiz nokta, aslında tam da işaret ettiğim gibi. Yaşamın her alanında büyük bir dijital dönüşüm süreci yaşanırken ortaya çıkan ‘veri' ile bu verinin güvenli şekilde saklanması ihtiyacından doğan ‘veri depolama' kavramları, neredeyse ‘djjital dönüşüm’ kadar önemli hale geldi. 

VERİ DEPOLAMA NEDİR?

Kişisel ve kurumsal olarak tüm önemli verilerinizi, güvenli bir şekilde size ayrılmış bir alanda depolayabilirsiniz. Veri depolama sayesinde, tüm bilgilerinizi istediğiniz şekilde yönetebilirsiniz. İşlenmesi için yenilikçi çözümler gerektiren yüksek hacimli, yüksek hızda ve yüksek değişkenlikteki veri olarak adlandırılan 'big data’ yani ‘büyük veri', dediğimiz verileri güven içinde nasıl depolayacağız? İşte bu noktada büyük boyutlardaki verilerin depolanması, düzenlenmesi, dağıtılması amacıyla bilgisayar ve ağ sistemlerinin bir merkezde toplanması için kurulan veri merkezleri bulunuyor. Veri merkezleri, yapıları ve özelliklerine göre sınıflandırılıyor. Uzmanlara göre en kullanışlı ve en ekonomik veri depolama alanı, bulut veri merkezi sistemleridir. Bulut teknolojileri, bilgi işleme yetkinliklerinin ölçeklenebilir ve esnek bir şekilde internet üzerinden hizmet olarak sunulmasını sağlar. Günümüzde bulut teknolojileri, hemen hemen her sektörde çeşitli yazılım ve donanım altyapısı gereksinimleri için kullanılıyor.

STRATEJİK SEKTÖRLERE AİT VERİLER, MİLLİ ŞİRKETLER TARAFINDAN KORUNMALI

Bu bilgiler ışığında savunma, havacılık ve otomotiv başta olmak üzere Türkiye’nin stratejik sektörlerindeki veri depolama işlemini, Türk şirketlerinin geliştirmesinin önemini belirtmeye gerek yok sanırım. Dijitalleşme ile birlikte kesintisiz bir şekilde büyüyen bu verilerin yerli ve milli şirketler tarafından korumaya ihtiyacı var. Her şeyden önce stratejik öneme sahip sektörlerdeki verilerin milli veri merkezleri tarafından korunması, bu verilerin tehdit unsuruna dönüşmesinin önüne geçecektir. Ülkemizde, verinin stratejik önemini bilen birçok işletmenin veri depolama konusunda hizmet aldığını, yeni nesil teknoloji adaptasyonunda Türkiye’de yerli sermaye ile kurulmuş veri merkezlerini tercih ettiğini biliyoruz. 2019 başında 5 farklı ilde, 125 farklı şirketin katılımıyla gerçekleştirilen bir araştırmaya göre; her 5 KOBİ’den 4’ünün teknolojik altyapı hizmeti alacakları şirketin yerli bir marka olmasını istediği sonucu ortaya çıkıyor. Yerli sermaye ile kurulan veri merkezleri, yüksek teknolojili altyapılarıyla küresel çapta hizmet sunarak hem yüksek düzeyde güvenlik sağlamış olacak hem de işletmelerin güvenini en üst seviyeye çıkaracak şekilde sürekliliği sağlayacak. 

TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK VERİ MERKEZİ

Bu bağlamda geçtiğimiz ay, T.C. Sanayi ve Teknoloji Bakanı Sayın Mustafa Varank, Türkiye’nin en büyük veri merkezlerinden birinin açılışını gerçekleştirdi. Sanayi ve Teknoloji Bakanı Varank, 140 milyon dolarlık yatırımla kurulan merkezin yerlileştirilmiş bulut teknolojisi ile hizmet sunacağını kaydetti. Ülkemizdeki şirketlerin verilerinin, yerli bir veri merkezi tarafından korunacak olması oldukça önemli bir gelişme. Dijital dönüşümde yaşanan gelişmeleri takip eden değil; etkili politikalar üreten, uygulayan bir ülke olma hedefiyle çalışmalıyız. Dijital dönüşüme ayak uyduran sektörlerin ekonomimizi üst sıralara taşıyacağını söylemek yanlış olmaz. Dijitalleşme sürecinde belirli sektör ve teknolojilerde bölgesel veya küresel lider olmak istiyorsak, veri depolama gibi kritik ve stratejik öneme sahip yerli ve milli depolama merkezleri kurulmasını teşvik etmeli, ülkenin verilerinin ülkede kalmasını sağlamalıyız.

;
Yazının devamı için tıklayınız...
Serhat Özeren
[email protected]

Madenin bilişim teknolojisindeki önemi

Günümüzde gelişimi hızla devam etmekte olan teknolojiyi, insan hayatını kolaylaştırmak, daha sağlıklı bir yaşam ve daha çok konfor için kullanıyoruz. Bunun yanında teknoloji tabi ki savunma sanayisinde de yüksek oranda kullanılıyor. Sanayileşme, hızlı veri iletişimi, internet, GSM teknolojileri, bilişim dünyası gibi sektörler ve alt kırılımlarına baktığımızda da yüksek oranda rekabet ve hatta ciddi savaşlar yaşandığını görüyoruz. 

Amerika Birleşik Devletleri’nin Çinli Huawei şirketine çeşitli ambargolar veya kısıtlamalar uygulamasının nedenini dünya çapında teknolojiye sahip olmak ve bu güçle de dünyanın liderliğine hükmetmek olarak gösterebiliriz. GSM dünyasındaki bu savaşı ‘5G savaşı’ olarak adlandırmak daha doğru olur. Altyapıya sahip olan, birçok konuda öne geçmiş olacak, hatta teknolojik açıdan diğer ülkeleri de kendine bağımlı kılmaya zorlayacak. GSM rekabetinde, ABD’nin elinin çok güçlü olduğunu söylemeliyiz. En çok kullanılan chipset’ler ABD menşeilidir. Bu sebeple bu ürünleri ya alır kendi ürününüzde kullanırsınız ya da patent bedelleri ödersiniz. GSM mobil haberleşmede kullanılan işletim sistemlerinin de yüzde 99’unu ABD şirketleri üretiyor. Bunun yanında en çok kullanılan sosyal medya uygulamaları da ABD şirketlerinin. Dahası da var! Her cihazın internete bağlanması gerekli. İnterneti olmayan bir cep telefonu ise belki iyi bir fotoğraf makinesi olarak kullanılabilir. İnterneti yani IP adreslerini veren kurum da ICANN’dir. Ne kadar bağımsız olarak adlandırılırsa da ABD kontrolündedir. Kısacası bilişim, haberleşme ve internet dünyasında ABD ile iş birliği yapmadan rekabet etmeniz imkansızdır. Yüksek teknoloji dediğimizde Ar-Ge’ye, ürün gelişimi için çok büyük maddi kaynaklara ve nitelikli insan gücüne ihtiyaç duyuluyor.

TEKNOLOJİYE SAHİP OLMAK İÇİN MADENLERE ERİŞİM ŞART

Bütün bu geliştirilen, üretilen ürünlerin en temel gereksinimi ise yer altında gizli. Yani madenler! Daha da önemlisi bu madenler sıradan madenler de değil, oldukça değerli madenler. İşte bu konuda da başka bir yarış ve savaş yaşanıyor. Teknolojiye sahip olmak için madenlere erişim şart. Sanayinin pek çok kolunda, düşük oranda ancak hayati öneme sahip bir girdiyi oluşturan nadir metaller, cep telefonu, mücevher, fiber optik, lityum piller, güneş panelleri, uzay, elektronik, seramik, cam, çelik, kimya ve petrol endüstrisinde önemli bir yer teşkil ediyor. Problem ise stratejik öneme sahip bu hammaddelerin büyük kısmının bir avuç ülkenin elinde bulunmasından kaynaklanıyor. 

ABD VE BATILI DEVLETLERİN ÇİN İLE İŞ BİRLİĞİ ŞART GÖZÜKÜYOR

Bu ülkeler arasında ilk sırada Çin yer alıyor. Çin, hibrid motor, LED ampul üretiminde ve nanoteknolojide kullanılan nadir metal kaynağının yüzde 95'ini, antimonun yüzde 87'sini, tungstenin yüzde 84'ünü elinde bulunduruyor. Çin'i Rusya, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Brezilya takip ediyor. Bu da yüksek teknoloji kullanımını yaygınlaştırmayı hedefleyen ABD ve AB ülkeleri için ciddi sorunlara işaret ediyor. ABD ve Batılı devletlerin, dünyanın en büyük nadir metal ve mineral ihracatçısı Çin ile iş birliği şart gözüküyor. Bu da Çin’in elini kuvvetlendiriyor. Günümüzde cep telefonu gibi pek çok elektronik cihazın üretiminde kullanılan Lanthanum, Neodimium, Terbium gibi 17 nadir madenin en büyük üreticisi konumundaki Çin, geçen 7 yılda söz konusu madenlerin ihracatını yüzde 40 oranında azalttı. 

BATILI ÜLKELER YENİ KAYNAKLAR BULMAK ZORUNDA KALABİLİR 

Gelecek yıldan itibaren nadir madenlerin ihracatını daha da azaltacak olan Çin yönetiminin, sadece iç ihtiyacını karşılayacak kadar maden çıkartmayı amaçladığı tahmin ediliyor. Bu durum, Batılı ülkeleri yeni kaynaklar bulmak zorunda bırakacak. Teknolojiyi üretmek için rekabet eden ülkeler, madenlere erişim için de ciddi mücadele edecek gibi gözüküyor. İlerleyen zamanlarda Huawei gibi başka satranç hamleleri de görmemiz mümkün gözüküyor.

;
Yazının devamı için tıklayınız...

BUGÜN YAZANLAR