Platin
PİYASALAR
Acar Baltaş
[email protected]

Normların değiştiği ortamda hayata dönmek

Zihinsel, duygusal ve bedensel denge; insanların dış koşulların kurbanı olmasını değil, kendi kaderini çizmesine ve onu yönetmesine yardım eder.

“İyi bir krizi asla ziyan etmeyin.”

_Winston Churchill

Her krizin bir tehlike ve fırsat içerdiği Çin alfabesindeki sembollerle anlatılmıştır. Winston Churcill’in sözü de bunu işaret etmektedir. İçinden geçtiğimiz süreç hem kurumlar hem de çalışanlar açısından tehdit edici ögeler içerdiği gibi aynı zamanda fırsatlar da barındırıyor. Son bir aydır her ortamda çok sık tekrarlanan bir söylem var: “Koronavirüs sonrası hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.” Hiç şüphesiz önümüzdeki birkaç ay içinde hayatın derece derece alıştığımız düzene döneceği beklentisi birçoklarına rahatlık veriyor. Krizler var olan eğilimleri güçlendirir ve bazı değişikliklerin hızla hayata geçmesine imkan verir. Geride bıraktığımız süreçte de yıldırım hızıyla yaşadığımız değişiklikler; evden çalışma ve evden eğitim oldu. Bu değişimin uzun dönemde kalıcı sonuçlar verecek sonuçları olacak. Ancak ‘hayatın asla eskisi gibi olmayacağını’ düşünmek, insan doğası ile ilgili temel gerçeklerle çelişir. Kurumlar açısından güçlük verimliliği ölçmek ve aidiyeti korumak; çalışanlar açısından zorluk ise iç disiplinini geliştirerek dürtüsel davranışlardan uzak kalmak ve verimliliği artırmaktır. 

YAŞANACAK DEĞİŞİKLİKLER, HERKESİ AYNI BİÇİMDE ETKİLEMEYECEK

Alışkanlıklar ince ipliklerle dokunmuş halatlardır ve bu örgü on binlerce yıl içinde oluşmuştur. Bu nedenle bir kuşaktan diğerine bütünüyle farklılaşmaz, bir insan ömrü içinde değişmesi ise söz konusu değildir. Örneğin, günde 350 kere elini yüzüne götüme alışkanlığını kazanmış olan insan canlısı, bunun yanlış olduğunu öğrendiği halde, bu davranışından kolayca vazgeçemez. Diğer taraftan bireyler, tehlikenin geçtiğine ikna oldukları zaman, eski alışkanlıklarına dönmek için hızla ve birikmiş açlıkla hareket edeceklerdir. Kısacası hepimiz alıştığımız hayata dönüş için yeşil ışığın yanmasını bekliyoruz. Birçokları için sabah kahvesini içerek işe gitmek, hapşıran birine ters bakıp ondan uzaklaşmak yerine, “çok yaşa” diyeceğimiz günleri özlüyoruz. Ancak görünen, beklediğimiz yeşil ışığın yanmasını daha uzun ve belirsiz bir süre bekleyecek olmamızdır. Virginia Wolf’un söylediği gibi: “Hepimiz aynı dünyaya baksak da farklı gözlerle görürüz.” Bu nedenle bugüne kadar yaşadıklarımızda olduğu gibi, bundan sonra da yaşanacak değişiklikler benzer olsa da herkesi aynı biçimde etkilemeyecek.

KORONAVİRÜS DÖNEMİ

Birinci dönemde mart ayının ikinci haftası, daha önce fazla dile getirilmeyen bazı bilgilerin yüksek sesle dile getirilmesiyle doğan korku ve kaygı, heyecanlı ve belirsizliklerle dolu bir süreç başlattı. Yönetimlerin tutumu çalışanların duygu durumunu ve ruh halini belirledi. Örneğin, sık ve verimli toplantılar yapan ekiplerde belirsizlik ve dedikodu olmadı, verimlilik azalmadı, hatta bazılarında yükseldi. Buna karşılık yöneticilerin kendi kaygılarını yönetemedikleri ekiplerde baskı, güvensizlik ve belirsizlik egemen oldu ve doğal olarak verimlilik de düştü. Kısaca söylemek gerekirse bu süreç kişisel ve kurumsal değerlerin sınandığı bir dönem oldu. Yönetimler açısından bu dönemde maliyet azaltıcı önlemler alırken çok dikkat etmek gerekir. Çünkü çalışanlar bu durumu bir tehlike işareti olarak algılayabilirler. Kimse hayatının sonuna kadar 2020 yılının nisan ve mayıs aylarını unutmayacak. Çalışanların anlamsal hafızalarında olumlu veya olumsuz yer etmek, liderlerin tercihleriyle belirlenmiş olacak. Yöneticilerin kendilerine, “Ekibime güven mi aşıladım, yoksa kaygı ve güvensizlik mi?” sorusunu sormaları gerekecek.

YENİ NORMLAR

Üçüncü dönem, sınırlı olarak ofiste çalışmaya başlanacak dönem olacak. Bu dönemde yeni normlara uymak herkesi zorlayacak. Bu konuda ilk akla gelen, çalışanların uzun bir süreyi evde geçirdikten sonra tekrar günlük trafik mücadelesini yaşayarak ofis ortamına psikolojik açıdan uyum sağlamanın getireceği zorluklar... Oysa yaşanacak zorluklar öncelikle duygusal değil, davranışlarla ilgili olacak. Yeni normlara alışmak sadece çalışma koşullarına uyum göstermekle ilgili olmayıp öncelikle günlük davranışlarda yapılması gereken değişiklikleri içine alacak. Örneğin, bu zorlukların başında maske takmak mecburiyeti gelecektir. Maske takmak, zorlayıcı ve bunaltıcı olmasının ötesinde, birçoğumuzun henüz deneyimlemediği, çok daha farklı bir zorluk taşıyor. İnsanlar duygularını, tarih sahnesinde var olduklarından bu yana, mimikleriyle ortaya koyar ve başkalarını da aynı yolla anlarlar. Ortaya çıkan bu yeni durumda ne kendi duygumuzu yansıtmak ne de karşımızdakinin duygusunu anlamak mümkün olacaktır. Maske takmak toplumda yetersiz olan empati düzeyini düşürecek ve insan ilişkilerini olumsuz etkileyecektir. Bir başka önemli nokta, temas konusunda yaşanacak olan tereddüt ve kuşkulardır. Türk kültüründe önemli bir yeri olan sarılma, kucaklaşma, arkadaşlar arasında öpüşme alışkanlıklarına ara vermek zorunlu olacak. Temas konusundaki sorun objelere temas konusunda da kendini gösterecektir. İşi yönetenler açısından çalışanların sağlığını göstermelik değil, gerçekten gözetmeleri ve bunu da hissettirmeleri önem taşıyacak.

DENGE

10 aylık bir bebeğin yürüme çabasını gözünüzün önüne getirin. Dengede durmanın zorluğunu, adımlarını birbirine uydurmanın acemiliğini ve ilk adımı atmak konusundaki yılmaz mücadeleyi hatırlayın. Bunu hatırlamak zor geliyorsa bisiklet, kay kay, sörf veya snowboard üzerindeki ilk denemenizi düşünün. Denge kurmak için verdiğiniz mücadeleyi anımsayın. Ve bütün bunların sonunda ulaştığınız yeterlilik düzeyini gözünüzün önüne getirin. Bazı çocuklar 10 ayda yürürken bazıları bunu ancak 15’inci ayda tamamlar. Benzer şekilde bazıları bir alet üzerindeki dengesini üçüncü veya dördüncü denemesinde sağlarken, bazıları için bu sayısız başarısız denemeyi gerektirir. Ancak şikayet etmeyen, başkalarını ve aletin doğasını suçlamayanların hepsi sonunda başarır. Hayatta da iç dengenin dış koşullara uyum sağlaması süreyi kısaltır. Zihinsel, duygusal ve bedensel denge; insanların dış koşulların kurbanı olmasını değil, kendi kaderini çizmesine ve onu yönetmesine yardım eder.

SONUÇ

Haruki Murakami; “Fırtınadan çıktığınızda asla fırtınaya giren insan olmazsınız” diyor. Bu ifade, yolculuğun insanı terbiye ettiği ve dönüştürdüğünün özlü anlatımıdır. İçinden geçtiğimiz süreç hepimizi dönüştürecektir. Neye dönüştüreceği ise herkesin yaptığı tercihe göre değişecektir. Enerjimizi nereye koyarsak hayat orada gelişir. Bu süreçte de “şu anda iyi olan ne?” sorusunu soran ve enerjisini sahip olduğu değer ve kaynaklar üzerine odaklayanlar öne geçecek. Bu kişiler üstlerine düşeni de yapıp, kendilerinden de bir şey katanlar olacak ve kazançlı çıkacak. Buna karşılık şikayet eden, hatalara odaklanan, dedikodu yapan, olumsuz konuşan ve girdikleri ortamın havasını zehirleyenler, kaybedenler listesine yazılacak. Bütün okuyucularımıza sosyal mesafelerini korudukları ve sevdikleriyle bağlarını güçlendirdikleri, sağlıklı günler dilerim.