PİYASALAR

Küresel jeopolitik risk kat sayısı artıyor

 

Sevgili Platin okurları, ülkemizin ekonomik geleceği ve gidişatı hakkında doğru bir yorumda bulunabilmek için öncelikle dünyadaki makro ekonomik ve jeopolitik gelişmelerin yönünün iyi analiz edilmesi gerektiği görüşündeyim. BM Güvenlik Konseyi ve IMF/Dünya Bankası toplantılardan edindiğim izlenim, uluslararası yatırımcılar ile sürekli değerlendirdigimiz risk faktörlerini desteklercesine, artan korku ve bilinmezlik ortamının küresel ekonomide ciddi bir yönlendirici faktör olduğu tezini maalesef doğrulamaktadır.

 

Gelişmiş ülkelerde 2008 krizi sonrası hortlayan düşük enflasyon ve hatta Japonya stili dezenflasyon korkusunun yol açtığı gevşek para politikasının bitmek bilmeyen devamı ve bunun tetiklediği sıfır ve hatta negatif faiz ortamının sonucu olan likidite bolluğunun yarattığı çeşitli varlık balonları artık sistematik sayılacak bir küresel ekonomik risk ifade etmektedir.

 

ABD’nin nispeten iyi giden ekonomisi ve dolayısıyla ‘normalleşme’ yönünde Fed’in çekinerek de olsa uygulamaya niyetli olduğu faiz yükseltme politikasının, Avrupa ve Japonya’da hızla devam etmesi beklenen parasal gevşeme politikası ile yarattığı çelişki, gelişmiş ülkeler içinde bile ciddi bir ayrışmaya gidildiğini gösteriyor. Zaten yeterince ciddi bir yapısal çöküntü ile boğuşan Avrupa Birliği’nin Brexit ile daha da büyük bir varoluşsal kriz ile karşı karşıya kalması; Türkiye dahil birçok ülkenin en büyük ticari ortaklarından biri olan Avrupa Birliği’nin ticari yapısı üzerinde de ciddi bir belirsizlik yaratmaktadır.

 

GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELER ARASINDA CİDDİ BİR AYRIŞMAYA GİDİLECEK…

 

Peki ‘gelişmiş’ ülke kategorisinde Amerika’nın giderek pozitif ayrıştığı, güçlü Amerikan Doları’nın kalıcı bir hale geldiği, düşük faiz ortamının en azından orta vadede artık ‘normal’ sayıldığı bu ortama gelişmekte olan ülkeleri ekleyince ortaya nasıl bir resim çıkıyor?

 

Şunu baştan söyleyelim; yukarıda özetlediğimiz düşük faiz ve bol likidite ortamı gelişmekte olan ülkelere para girişinin devam edeceği anlamına geliyor. Yatırımcıların bu ortamda minimum getiri hedeflerini yakalamaları için daha da fazla risk almaktan başka bir çareleri yok ve bu da daha riskli olarak görülen gelişmekte olan ülke varlık sınıfı için tabii ki de iyi bir konjonktür. Ancak beklenti altında kalan büyüme rakamları, yapısal krizler ve artan jeopolitik risk faktörleri, gelişmekte olan ülkeler arasında da ciddi bir ayrışmaya gidileceği anlamına geliyor!

 

ÖNÜMÜZDEKİ 10 YILA DA AMERİKA-ÇİN ÇEKİŞMESİ DAMGA VURACAK

 

Bu bağlamda içinde bulunduğumuz küresel jeopolitik ortamı özetlemekte fayda görüyorum. Amerika ve Çin arasında Asya Pasifik bölgesi ile başlayan ancak giderek küresel bir güç savaşına dönen çekişmenin önümüzdeki 10 yılın en büyük risk faktörleri arasında olduğu bir gerçek. Bunun ilk ayağını Amerika liderligindeki TPP (Trans Pacific Partnership) ve Çin liderliğindeki İpek Yolu Projesi kapsamında şimdiden görmeye başladık. Rusya'ya geldiğimizde azalan nüfus  problemi, petrol fiyatlarındaki düşüş ve üzerinde uygulanan ambargo sayesinde ekonomisi ciddi bir darbe almış ancak Amerika’nın bölgede giderek azalan varlığını fırsat bilen Rusya, Suriye ve Ukrayna’daki hamleleri başta olmak üzere bölgede Amerika’ya karşı denge oluşturan agresif bir dış politika izlemeye başlamıştır. Brezilya’daki ekonomik ve politik kaos, Hindistan-Pakistan-Çin gibi 3 nükleer ülke arasında Kashmir üzerinde giderek agresifleşen hareketlilik ve ISIS başta olmak üzere dünyada birçok bölgede aynı anda yaşanan düşük yoğunluklu savaş ortamının küresel jeopolitik risk kat sayısını ciddi bir şekilde artırdığını gözlemliyoruz.

 

AŞIRI SİYASİ GÖRÜŞLERİN TETİKLENDİĞİ BİR ORTAMDAYIZ

 

Son olarak dünya genelinde özellikle genç nüfusun, ‘establishment’ olarak adlandırılan ve aslında küresel kapitalizm düzeninde merkez yönetim olarak da tarif edebileceğimiz çekirdek siyasi yönetim yapısına giderek azalan inancının ‘aşırı’ siyasi görüşleri tetikledigi bir ortamda bulunduğumuzun da altını çizmek gerekir. İngiltere’de Brexit’in kabulü, İspanya’da Podemos’un, Yunanistan’da Syriza’nın yönetime gelmesi, Almanya’da Merkel’in koltuğunun sallanması, Fransa’da Le Pen’e yükselen destek ve Amerikan başkanlık seçimlerinde Donald Trump gibi bir başkan adayının bunca skandala rağmen arkasında bulunan popüler destek, son 25 yıldır rakipsiz kalan kapitalist dünya düzenin de hâlihazırdaki şeklinde sürdürülmesi güç bir yapı olduğunu gözler önüne seriyor. Bu sosyal, ekonomik ve  jeopolitik konjonktür göz önüne alındığında küresel yatırımcıları önümüzdeki yıllarda çok daha zor bir yatırım ortamının beklediğini söylemek mümkün. Peki yukarıda özetlemeye çalıştığımız bu ortam, Türkiye için ne ifade ediyor?

 

TÜRK İŞ ADAMLARI VE YATIRIMCILAR ‘TİCARİ BÜYÜKELÇİ’ GÖREVİ ÜSTLENMELİLER

 

Bu ortam Türkiye gibi genç, dinamik ve büyüyen nüfusa sahip olan bir ülke için -çok iyi yönetilen bir iç ve dış politika eşliğinde- ciddi bir fırsat yaratmakla beraber bazı hatırı sayılır riskleri de beraberinde getiriyor. Atlattığımız darbe girişiminin, takibinde gelen OHAL ve FETÖ terör örgütüne karşı haklı olarak yapılan temizleme operasyonunun dünyaya çok iyi ve pro-aktif bir şekilde anlatılması gerektiği görüşündeyim, çünkü dışardan bakıldığında maalesef gerçeklerden uzak bir Türkiye algısı mevcut.

 

Bu algının doğru yönetilebilmesi için yurt dışında uluslararası yatırımcılarla çalışan ve dolayısıyla bu yatırımcılar nezdinde dengeli ve objektif bir ‘portfolio yönetici’ görüşünü verebilen Türk iş adamlarının ve yatırımcıların hükümet ile koordineli bir yapı içersinde bir nevi ‘ticari büyükelçi’ görevini üstlenmelerinin önemli olduğunu düşünüyorum.

 

 

MESAJLARIMIZI DÜNYAYA NET BİR ŞEKİLDE VERMELİYİZ

 

Yukarıda altını çizdiğimiz küresel belirsizlik ortamında, kronik bir cari acığa sahip olan ve dolayısıyla bunu yurt dışından gelen para ile finanse etmek zorunda olan ülkemizin uzun vadeli ve kaliteli yatırımcıları çekmesi için yapısal reformlara devam etmesi, özellikle enerji gibi stratejik sektörlerde özel teşvik paketlerinin yaratılması ve küresel yatırımcıların olmazsa olmazı olan ‘hukukun üstünlüğü’ kuralının uygulandığı ve uygulanacağına dair olan mesajin açık ve net bir şekilde verilmesi gerektiği görüşündeyim.

 

Kartlarımızı doğru oynadığımızda; yani iç politik ortamın yumuşadığı, büyümeye odaklı, ekonomik ve yapısal  reformlara devam eden, hikayesini tüm dünyaya aktif ve kurumsal bir şekilde anlatan, kapısını yabancı yatırımcılara sonuna kadar açan bir Türkiye’nin, son yıllarda hiç olmadığı kadar doğru risk/getiri dengesi peşinde koşan küresel yatırımcılara iyi bir ‘yuva’ olacağı ümidini taşıyorum. Küresel gerçeklerle tamamen yüzleştiğimiz takdirde bu potansiyelimizi kullanmamız mümkün…

 

;
Yazının devamı için tıklayınız...

Rüzgar neden yavaş esiyor?

Günümüzde hemen hemen her alanda sorgulanmadan kabul edilen değişim rüzgarları, neden şirketlerin yönetim kurullarında, mevzu bahis cinsiyet olunca, yavaş esiyor? Akıllı ve vizyon sahibi patronlar ya da hissedarların, şirketlerinin en üst yönetim mercilerinde farklı görüş ve tecrübeleri bir araya getirme konusunda bir tereddütleri olmamasına rağmen, cinsiyet farklılığının getirisi konusunda fikirlerinin değişmesinin zaman aldığı bir gerçek. Yapılan araştırmalara göre yönetim kurulu dinamiğinin değişmesi için en az 3 kadın yönetim kurulu üyesine ihtiyaç duyuluyor. 

Yönetim kurulu üyeleri arasında yüzde 20’si ve üzeri kadın olan halka açık şirketlerin operasyonel ve hisse performansları ise diğerlerine göre daha yüksek. 
Bununla beraber Türkiye başta olmak üzere Avrupa’da kadın yönetim kurulu üyeliklerinin artması için ciddi bir çaba sarf ediliyor. Bu iyi bir atılım olmakla birlikte, bu alanda kotaların getirilmesi bazen zorluklar doğurabiliyor. Keza; zoraki bir şekilde değil, doğal bir biçimde önlerinde hiçbir ‘camdan tavan’ olmadan kadınların da bilgi ve becerileri doğrultusunda yönetim kurullarına girmesi çok daha sağlıklı ve sürdürülebilir bir ortam yaratacak. 

ETKİLİ LİDERLİK 

Son 10 yılda kadın üyelerin sayısı, ciddi bir tırmanış sergilese de büyüme yavaşlamış durumda. Yapılan araştırmalara göre bunun en önemli sebeplerinden biri, yönetim kurullarında bulunmalarına ek olarak bu bünyede gerçek anlamda etkili liderlik pozisyonlarına henüz istenen ivmede girememeleri...Yönetim kurullarının içindeki en etkili görevlerinin, değişik komiteler bünyesinde bulunduğunu göz önünde bulundurduğumuzda, halen çoğu kadın yönetim kurulu üyesinin bu komitelerde olmaları gerektiği kadar yoğun bir şekilde görev almadığını görüyoruz. 

Yazılı kurallar dışında ve daha ziyade teamüller çerçevesinde yapılanmış yönetim kurulu güç dengelerinin bulunduğu yönetim kurullarında, kadın üyeler de zaman içinde hak ettikleri konuma gelecekler. Bu önemli kırılma noktası ne kadar çabuk aşılırsa, şirketlerin yönetimi de bir o kadar sağlıklı hale gelecek.

AVRUPA STANDARTLARINI DA GEÇECEĞİZ 

Türkiye ve Türk şirketlerine gelince; hâlâ Avrupa normlarının altında bir seviyede ilerlememize rağmen arayı kapatmaya başladığımızı söyleyebiliriz. İşin güzel tarafı ise bunun için son zamanlarda artan bir ivme ile yapılan atılımların çoğalması. Türkiye’deki yönetim kurullarındaki kadın sayısının artması ve tecrübeli -kadın ve erkek- yönetim kurulu üyelerinin yeni üye ve gelecekte üye olması, muhtemel adaylara aktif olarak mentorluk yaptığı STK’ların da çoğalması ile Avrupa standartlarını yakalayacağımız ve muhtemelen de geçeceğimiz günlerin çok uzakta olmadığını söyleyebiliriz. 

Zorlu bir ekonomik konjonktürde bulunduğumuzu göz önünde bulundurursak, şirketlerin yetenekli kadın yönetim kurulu üyelerinin değişik ve değerli perspektiflerinden olabildiği kadar çok faydalanmaları gereken bir dönemde olduğumuzu söyleyebilir ve bu alanda atılan doğru adımların hızlanarak devam etmesini temenni ederim.

;
Yazının devamı için tıklayınız...

BUGÜN YAZANLAR