PİYASALAR

"Tarihteki tüm ekonomik krizlerin ortak paydası aşırı borçlanma"

Ekonomi tarihindeki büyük krizlerin her biri bugünün iktisat dünyası için bir ders niteliğinde Dünya 21’inci yüzyılda bu kez hem bir sağlık hem de bir ekonomik krizle başbaşa. Peki, bugüne kadar yaşanan krizlerden ders alabildik mi? Bundan sonrası için nasıl bir yol haritası izlemeliyiz? Eski SPK Başkanı, Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Vedat Akgiray, 'krizler tarihini' ve koronavirüs'ün ardından dünyanın bu yeni krizle nasıl başa çıkacağını Platin'e anlatıyor

İrem Sertbaş / [email protected]

Tarihteki bütün ekonomik krizlerin hem sebepleri hem de sonuçları bakımından ortak yönleri çoktur. Çoktur çünkü, gerekli dersler alınmıyor. Sıkıntılı günler geçtikten sonra esas problemler unutuluyor ve pembe yalan devam ediyor, ta ki yeni bir kriz çıkana kadar... Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dünya iktisat tarihi böyle örneklerle doludur” diyen Akgiray, bizi 1929’dan günümüze kısa bir tarih yolculuğuna çıkarıyor. 

• 1929 Büyük Buhran’ın ortaya çıkma sebepleri nelerdir? Dünya bu boyutta bir bunalıma hangi koşullar altında sürüklendi?

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki 10 yıl boyunca ABD ekonomisi hızlı bir refah artışı yaşadı. Varlık fiyatları ve özellikle hisse senedi fiyatları çok yükseldi. Amerikan Merkez Bankası FED’in para arzını kısmasının sonucu, 1920’lerin sonlarına doğru üretim yavaşlamaya ve işsizlik artmaya başladı. Ama, finans piyasalarındaki coşku devam etti. İşinin kaybetmiş olanlar bile biraz daha borca girip hisse senedi almaya devam etti. Bu kitlesel coşku hali 1929 senesindeki meşhur ‘Kara Perşembe’ gününe kadar devam etti. Birikmiş borçlar ödenemez düzeye yükseldiği için hızlı bir varlık satışı başladı ve arkasından borsadaki çöküş geldi. Kısılmış para miktarı borçları daha da ödenemez hale sokunca hem evde para saklama huyu hem de bankalara hücum baş gösterdi. İflaslar ve işsizliğin sebep olduğu panik önce Amerika sonra Avrupa ekonomilerini İkinci Dünya Savaşı’na kadar sürecek olan derin bir buhrana soktu. 1929 krizinin tek önemli sebebi aşırı borçlanmaydı. ABD’deki toplam borcun milli gelire (GDP) oranı yüzde 300’ü aşmıştı! Borca dayalı kalkınma modeli ve bunu mümkün kılan denetimsiz bir finans sistemi. O tarihte ABD’de sermaye piyasası ve bankacılık kanunları yok denecek kadar azdı ve insanlar/şirketler kolayca aldatılabiliyordu. Meşhur Glass-Steagal, Securities Exchange ve Banking Act gibi köklü yasal düzenlemeler hep 1930’larda yapıldı. Aptalca borçlanma ve denetimi zor bir finans sektörünün çöküşten başka bir sonu olamazdı.

"1980’LERDE GLOBAL DÜZEYDE BİR FİNANSAL SERBESTLİK (DEREGULATION) FURYASI BAŞLADI”

•1929'dan 2008 yılına kadar ekonomik sistemi sarsacak boyutta bir kriz yaşanmadı. Bu durumun ana unsurlarını nasıl açıklarsınız? 2008 Mali Krizi’ne giden süreç nasıl şekillendi?

İkinci Dünya Savaşı’ndan 1980’lere kadar dünyada büyük bir kriz yaşanmadı. Bunda 1929’dan çıkartılan dersler sonucu getirilen finansal düzenlemelerin büyük payı vardı. Global borç yönetilebilir düzeylerde seyretti (çoğu ülkede milli gelirin altında). 1970’lerde Bretton-Woods anlaşmasının çöpe atılması sonucu ABD doları rezerv hesaplarında egemen para birimi olmaya ve dolara dayalı dünya ticareti hızla büyümeye başladı. Bunun sürdürülebilmesi için diğer ülkelerin dolarla borçlanabilmeleri gerekiyordu ki bu da 1930’larda atılan yasal düzenlemelerden geri adım atmayı icap ettiriyordu. Böylece 1980’lerde global düzeyde bir finansal serbestlik (deregulation) furyası başladı. Teknolojinin de yardımıyla finans sistemi denetimi imkansız bir karmaşıklığa büründü. Borçlanarak büyümek ve tüketmek tekrar çok kolaylaştı. 2007’ye geldiğimizde (bu sefer sadece ABD’de değil) dünyanın gelişmiş tüm ekonomilerinde borcun milli gelire oranı tekrar yüzde 200 seviyelerini geçmiş ve global borç 170 trilyon dolara yaklaşmıştı. Ve sonra 2008 Krizi çıktı! Yine aynı senaryo: Aptalca borçlanma ve denetimi zor bir finans sektörünün çöküşten başka bir sonu olamazdı. 2009 senesine geldiğimizde, tetikleyen olaylardan bağımsız, 2008 krizinin ana sebebinin aşırı borçlanma olduğu konusunda tüm dünya fikir birliğindeydi. Borcu azaltmak yönünde global bir irade oluşmuştu. Ama heyhat! Amerika ve Çin’in olağanüstü parasal ve mali genişleme uygulamaları finans sisteminin ölmesini engelledi ve bunun verdiği yalan rahatlık ile borç büyümeye devam etti. Finans sektörü zaten büyük oranda kontrol edilemiyordu. 

“FİNANS PİYASALARINDA PANİK HAVASI TEKRAR ESMEYE BAŞLADI”

•Koronavirüs’ün getirdiği ve getireceği ekonomik etkilerin, önceki krizlere (2008 ve Büyük Buhran) göre benzerlikleri ve farklılıkları neler?

2019 senesine geldiğimizde global borç milli gelirin yüzde 300’ünü de geçmiş ve 300 trilyon dolara doğru hızla gidiyordu. Tarihte bu kadar büyük bir borç balonu görülmemiştir. Böylesine ağır bir bilanço ile Koronavirüs salgınına yakalandık. Tüm ülkelerde ve aynı anda iktisadi faaliyet ani duruşa geçti ve finans piyasalarında panik havası tekrar esmeye başladı. Bir yandan hastalık ve ölüm korkusu bir yandan da anormal bir borç yükünün olası tahrip korkusu. Bu sefer endişemizi tetikleyen neden farklı ama aynı 1929’da ve 2008’de olduğu gibi ödenemeyecek bir borç yükü var dünyanın sırtında. Tarihteki tüm ekonomik krizlerin ortak paydası aşırı borçlanmadır.

•Salgın piyasaları nasıl etkiledi? Sürecin uzun dönem yansımalarına yönelik öngörülerinizi öğrenebilir miyiz? 

Salgının piyasalara etkisi çok ani oldu. Salgını kontrol altına almak için alınan tedbirler hem talep hem de arz yönünde ani bir duruşa yol açtı. Satış ve üretimde hızlı yavaşlama ve işsizlikte ciddi artışlar görüldü. Sadece ABD’de üç hafta gibi kısa bir sürede 20 milyondan fazla insan işsizlik fonuna başvurdu. Borçlu firmalar iflas planlamasına başladı. Salgın kontrol altına alınıp insanlar korkmadan serbestçe hareket edebilene kadar iflaslar ve işsizlik artmaya devam edecek. Bunun ne kadar uzun süreceğini bugünden kestirmek imkansız ama 2020 senesinin tüm dünya ekonomileri için küçülme ve maalesef artan işsizlik ile geçeceğini tahmin edebiliriz. Çin ekonomisi onlarca yıldan sonra ilk defa daralma yaşadı. Tahribatın boyutu ülkeden ülkeye değişebilir ama bugünkü globalleşmiş ticari yapıda hiçbir ülke bu problemin üstesinden kendi imkanlarıyla kolay kolay gelemez.

 "İRRASYONEL VE ACELECİ DAVRANIŞLAR GÖRÜLMEYE BAŞLANDI”

Her belirsizlik ortamında olduğu gibi finans piyasalarında irrasyonel ve aceleci davranışlar görülmeye başlandı. Büyük oranda kredi ile şişirilmiş olan ABD borsaları tarihin en hızlı düşüşünü yaşadı. Sadece iki haftada yaşanan değer kaybı 10 trilyon doları geçti. Politika faizlerinin sıfır alt limitine ve trilyonlarca dolar değerinde tahvilin negatif getirilere indiği son yıllarda oluşan borç balonu patlamaya başladı. Muhtemel temerrütlerin korkusu ile ve faizler yüksek iken alınan tahvillerden edilen kârları yakalamak için yapılan hızlı satışlar fiyatların gerilemesine ve faizlerin artış trendine girmesine yol açıyor. Diğer yandan temerrüt ve iflaslar başladı. Kredi pazarları daraldı ve dolar borcu yüksek olan ülkelerden hızlı para çıkışları başladı. Bu aşamada piyasalar ne yapacağını şaşırmış durumda. En küçük iyi veya kötü haber bile yön değiştirmeye yol açıyor. Belirsizlik çok yüksek ve yarını bile tahmin etmek çok zor. Üç ay sonrasını bile göremediğimiz durumda uzun vadeyi kestirmek imkansız. Her şey ağırlıkla salgının seyrine bağlı ama finans piyasalarında 2008’den bile çok daha büyük bir çöküş riski var gibi. Ödenemeyecek kadar çok borç var.

•Koronavirüs salgının yarattığı ekonomik etkileri azaltmak için bugüne kadar yapılan çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bugüne kadar devletlerin salgına karşı ilan ettikleri ekonomiyi ‘kurtarma’ paketleri maalesef yine ağırlıkla borç odaklı ve finans sektörünü kurtarmaya yönelik. Birçok merkez bankası kredi şartlarını kolaylaştırarak ve mevcut kredileri satın alarak piyasalara nefes aldırmak istiyor. Amerika’da FED ve Avrupa’da ECB hazine tahvillerine ek olarak batmak üzere olanlar da dahil özel sektör tahvillerini de satın alacaklarını açıkladılar. Netice olarak, özel borçlar azalmayacak (sadece alacaklı taraf şimdi finans kurumları yerine devlet olacak) ve satın alınan miktar kadar ya kamu borcu artacak ya da kamu kaynakları harcanacak. 2008’den sonra yapıldığı gibi yine vatandaşın parasıyla finans endüstrisi kurtarılmış olacak. Sadece Amerikan FED’in ve Hazine’nin açıkladığı ‘kurtarma’ paketi, 6 trilyon doları geçti ve bunun bile yetmeyeceği anlaşıldı. Yetmeyecek çünkü, bu kriz 2008’de olduğu gibi sadece finans sektörü ile sınırlı değil, reel ekonomi de aniden durdu. Bu korkuyla, kritik finansal düzenlemeler ve kurallar da rafa kaldırılmaya başlandı. Basel III ile banka kredi limitleri, sermaye piyasalarında finansal raporların doğruyu yansıtma zorunluluğu, türevlerle ilgili teminat kuralları ve benzeri birçok kuralın uygulanması ertelendi. Bu yaklaşım hem ahlak sınırlarını zorluyor hem de ileride olabilecek daha büyük bir felakete zemin hazırlıyor. Finans piyasaları bu tür tedbirleri, “Devlet bizi 2008’de kurtardı, şimdi kurtarıyor, ileride de kurtarır” müjdesi gibi algılıyor. Ama nereye kadar? Bekleyip göreceğiz.

“EKONOMİ ZARAR GÖRMESİN DİYE BU MÜCADELEYİ ZAMANA YAYMAK ÇOK TEHLİKELİ OLUR”

•Koronavirüs’ün yaratacağı ekonomik yansımaların üstesinden gelmek için hangi adımların atılması gerekiyor?

Öncelikle ve tartışmasız olarak yapılması gereken salgını en hızlı şekilde ve bir seferde kontrol altına almak ve tehdit olmaktan çıkartmaktır. Ekonomi zarar görmesin diye bu mücadeleyi zamana yaymak çok tehlikeli olur ve uzun vadede ekonomik zararı büyütmekten başka işe yaramaz. Hem insani açıdan hem de olası ekonomik zararı asgaride tutabilmek için en doğru politika budur.

Bir musibet bin nasihatten evladır. Bugünkü musibetten kurtulmaya çalışırken ve fırsattan istifade düzeni düzeltici işler de yapılabilir. Şirketlerin batmasını ve insanların işsiz kalmasını istemiyorsak bunları yapmalıyız. Şirketlerin batmamak için paraya ihtiyaçları varsa verilmelidir. Ama, bu paranın borç olarak değil sermaye olarak sağlanması çok doğru olur. Merkez bankaları ve devlet hazineleri, faaliyetleri durmuş olan şirketlere borç vermek yerine sermaye koyabilirler. Bu sermayenin kullanımı işçi çıkartmama ve olan borçları kapatma şartlarına bağlanabilir. Bu kaynak gerekirse yeni ‘para basarak’ bile bulunabilir. Talebin azaldığı bir ortamda arttırılan para miktarı, merkez bankacıların korkusu olan enflasyonu tetiklemez. 

“KOBİ’LERE KREDİ YERİNE SERMAYE DESTEĞİ VERMEK ÇOK İSABETLİ OLACAKTIR”

• Türkiye özelinde ne gibi bir yol haritası izlenmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?

Türkiye’nin borç/gelir oranı (yüzde 150) dünya ortalamasının (yüzde 350) çok altındadır. Yabancı para cinsinden borcumuzun yüksek olması kısa vadede bir kırılganlık sebebidir ama nihayette önemli olan borcun görece az olmasıdır. Yabancı paraya bağımlılığı kırmanın tek yolu şirketlerin sermaye tabanını yaymak ve kuvvetlendirmektir. İşlerin durma noktasına geldiği bugünlerde özellikle KOBİ’lere kredi yerine sermaye desteği vermek çok isabetli olacaktır. Bu hem ekonominin can damarı olan işletmeleri kurtaracak hem de salgın sonrası döneme çok daha kuvvetli bir finansal yapıyla girmemize vesile olacaktır. Borca olan bağımlılığı azaltmak ve ekonominin sermaye tabanını kuvvetlendirmek için bu büyük fırsatı kaçırmamalıyız. Koronavirus’ü yenerken finanstaki ‘borç virüsünü’ de yenelim.

“KRİZ, TÜRKİYE İÇİN BÜYÜK FIRSATLAR DOĞURABİLİR”

• Dünyanın ekonomik durgunluğa girmesi, uzun dönemde global siyaset için ne anlama geliyor? 

Ekonomik durgunluğun ne kadar uzun süreceği ve bu süreçte devletler arası ilişkilerin nasıl evrileceği uzun dönemdeki dünya düzenini belirleyecektir. Bir yıldan daha uzun süren bir durgunluk ve global iş birliği eksikliği köklü değişikliklere yol açabilir. Bugünkü görüntü Euro bölgesinin ortak hareket yerine milli politikalara yöneldiğine ve ABD ile Çin’in diğer ülkeler gözünde güven kaybettiklerine işaret ediyor. 

Komünizmin yıkılmasından sonra beklenen ve doların egemen para birimi olduğu ortak global bir finans sistemi artık kolay sürdürülebilir durmuyor. ABD hazine tahvillerine olan ABD dışı talep 2008’den beri sürekli azalıyor ve bu krizin finansmanı için çıkartılacak yeni tahvilleri Amerika dışından kimin alacağı büyük bir soru işareti. Aynı zorluk Çin için de geçerli. Durgunluk birkaç yıla yayılırsa bu ayırıcı çizgiler biraz daha kalın çizilecek gibi. Salgının yol açtığı ekonomik durgunluk, artan işsizlik ve iflaslar insanların devlete ve devletlerin küresel düzene bakışını etkileyecek. 

2008 krizi sonrası büyük oranda azalan düzene güven duygusu, bu krizi de benzer adaletsiz ‘günü kurtarma’ politikaları ile geçiştirirsek daha çok azalacak. ABD ve bazı Avrupa ülkeleri bu yolu seçmiş gibiler. Diğer yandan, bu musibetten ders çıkartabilen ülkeler ve liderler yarını belirleyenler olacaktır. Yarının global siyasi düzeni bu minvalde tekrar şekillenebilir.

• Krizin, Türkiye ekonomisi üzerinde nasıl etkileri olacağını öngörüyorsunuz?

Kriz, Türkiye için büyük fırsatlar doğurabilir. Coğrafi konumu ve nüfus yapısı Türkiye’yi Avrupa ve diğer komşu coğrafyalar için bir üretim ve lojistik üssüne çevirebilir. Kısmen Çin’e alternatif olarak. Bu fırsattan tam yararlanabilmemiz için öncelikle finansal yapımızı 'daha az borç ve daha çok sermaye'şeklinde düzeltmeliyiz. Bunu kolaylıkla yapabiliriz çünkü sermaye piyasalarımız zaten çok küçük ve büyüyecek çok yer var. 

Borç ödeme telaşından ve her an bir kriz çıkabilir endişesinden uzak verimli üretime yeterli zaman ve kaynağı ayırabilecek rahatlığa kavuşmalıyız. Borç derdinden uzak ve teknolojiyi akıllı kullanarak nasıl daha verimli olabiliriz sorusuyla meşgul olabilmeliyiz.