PİYASALAR

Markaya ödediğimiz para, neyin karşılığı?

Bir ürünün, ödediğimiz paraya değer olup olmadığına karar vermek için iki ölçü kullanırız. Birincisi; ürünün fiyatını, ona benzer kabul ettiğimiz bir başka ürünle kıyaslamak, ikincisi de fiyat olarak konmuş çapanın (anchoring) etkisinde kalarak alım kararı vermek. Bu, özellikle indirimli ürün alırken geçerli olan bir ölçüttür. 
Daha açık bir anlatımla, ürünün çapa etkisi yapan standart fiyatı ile o an satışta olan indirimli fiyatını karşılaştırmaktır. İndirimli fiyat duyuruları bu açıdan etkilidir. Bir saatin, kadın ayakkabısının, eşarbın veya trikonun fiyatını belirleyen, ürünün maliyeti veya kalitesi olmayıp o markanın temsil ettiği hayat tarzına atfedilen değerdir. Marka, özlem duyulan bir yaşam biçimi algısı yaratır. Bu algının yaratılmasında ürün kadar, ürünün satışa sunulduğu mağazanın dekorasyonu ve mağaza çalışanlarının giyimi gibi pek çok unsur etkilidir.
İnsan beyninin bu özelliğini bilen marka yöneticileri, ürünlerinin kalitesini geliştirerek belirli bir noktanın ötesine geçemeyeceklerini bildikleri için marka algısına yatırım yapmayı tercih ederler. Bu şekilde insanların duygu dünyaları üzerinden özlemleriyle ilişki kurarak, beynimizde markanın kavramlaşmasını sağlarlar.

LEZZET TESTLERİ

Lezzet testine sokulan çeşitli marka su veya maden suyu arasından markayı tanımlayacak bir fark yakalamak oldukça zordur. Ancak dünyanın neresine giderseniz gidin, birçok otel odasındaki mini barı açtığınızda karşınıza Evian veya Vittel marka su, Perrier veya San Pellegrino marka maden suyu çıkar. Son zamanlarda İstanbul’un lüks restoranlarında da maden suyu istediğinizde, size sormadan önünüze San Pellegrino konur ve restoranın kendini konumlandırmasına ve insafına göre hesabınıza 10-29 TL yazılır. İyi olacağına inandıklarımızın iyi, kötü olacağına inandıklarımızın da kötü çıkması her insanın hayatında defalarca yaşanmıştır. Bu sadece duygularımızın bizi yönlendirmesi midir yoksa yaşanılan deneyimin fizyolojik göstergeleri de değişir mi? Örnek olarak bir şeyin tadının iyi olacağını beklediğimizde, bize tadı iyi hissettiren nöron aktivitesi de değişir mi? fMRI cihazıyla yapılan lezzet testlerinde,(1/2) denekler markayla ilgili dışarıdan bir ipucu almadıkları zaman, çeşitli markaları taşıyan içecekler arasında bir fark algılayamamışlardır. 

DEĞERİ UZMANLIK GEREKTİREN KONULAR

Değeri, konunun uzmanları tarafından belirlenen ve alıcının körü körüne satıcıya tabi olduğu ürünlerin başında pırlanta, zümrüt, yakut gibi kıymetli taşlar, özellikle kadınların tercih ettikleri kürk giysiler ve şarap gelir. Ancak kıymetli taşlara hiçbir ölçüye dayanmadan yüksek fiyat biçmenin tehlikeli bir yönü vardır. Ortada kullanım süresince hep aynı kalacak somut bir ürün olduğu için ikinci bir uzmandan görüş almak mümkündür. Kürkün değeri de modaya ve markaya bağlı olarak büyük değişkenlik gösterebilir. Ancak şarap böyle değildir. Kullandığınızda, yani tüketildiğinde biter. O halde lüks bir restoranda yemeğe ödenen miktardan daha yüksek bir bedel ödenen şarabın ısmarlanmasına yol açan bir tercih hangi sebeple yapılır? Bir şeye değer biçmek için o konuda eğitim almak bazıları için biraz yararlı olsa da esas olarak çok büyük bir fark yaratmıyor. 
Sonuçta, değer algımızda ve kabullerimizin önemli bir etkisi bulunuyor. Ancak düşünen beynimiz bu etkiyi görmezden gelip seçimlerimizi mantık kurallarına uyacak şekilde gerekçelendirmeyi seçer. Bu yüzden, "Bu şaraba çok para verdiğim için tadı bana iyi geliyor" demek yerine, "Bu şarap gerçekten çok lezzetli. Verdiğim paraya değdi" demeyi tercih ederiz. Beynimizin bu hatalı çalışma tarzını bilenler de bunu sonuna kadar istismar etme hakkını, serbest ticaret anlayışının gereği olarak kendilerinde görürler.

LÜKS ÜRÜNLERE ÖDEDİĞİMİZ PARA

Coco Chanel, “Gerekli olanın bittiği yerde lüks başlar” demiştir. Bain & Company'nin ‘2016 İlkbahar Küresel Lüks Tüketim Malları Raporu’na göre, küresel lüks tüketim pazarı 2016 yılını 253 milyar Euro gelirle kapattı ve 2020'ye kadar bu gelirin yüzde 2 ila 3 oranında artışla 280-295 milyar Euro’ya ulaşması bekleniyor. Raporda ayrıca, değişen tüketim alışkanlıklarıyla birlikte hızla büyüyen X ve Y Kuşağı harcamalarının lüks pazarına 50 milyon yeni tüketici kazandıracağı belirtildi (3). Lüks markaların bilinirliği, arzulanması ve bu markaların ürünlerine sahip olma isteği arasında güçlü bir ilişki bulunuyor. Sanıldığı gibi lüks markalar sadece zenginlere pazarlanmaz. Lüks markalar herkesin bunları satın alamayacağı algısı yaratır ve çok geniş bir kitlede güçlü bir satın alma arzusu uyandırır.

BENLİK İŞARETLEMESİ

Çoğunluğunu İsviçre, İtalyan ve Fransız üreticilerin oluşturduğu saat, ayakkabı ve çanta pazarında alım yapanların büyük çoğunluğu orta ve üst-orta gelir gurubundandır. Bu alımlar mezuniyet, işe kabul, terfi ve nişan-düğün gibi özel vesilelerle satın alınır veya hediye edilir. Bu nedenle lüks markalar geniş bir dağıtım ağına, yaygın reklam ve pazarlama stratejine sahiptir. Çünkü büyümelerini geniş kitlelerin seyrek de olsa bu ürünleri almasına borçludurlar. 
Marka, insanların önemli bir bölümü için başkalarından üstün olduğunu gösterme, bazıları için de kendini ödüllendirme ve buna değdiğine inanma duygusudur (4). Yüksek fiyata satılan gerçek bir Louis Vuitton, Gucci, Prada vb. markalı bir çanta, ayakkabı veya aksesuar kullanmakta zorluk çekenler de görüntüleri ve dışardan gözlenen özellikleri asıllarına çok benzeyen taklitlerini kullanır. 

Sosyal psikologlar bu durumu benlik işaretlemesi (self signaling) adını verdikleri bir kavramla açıklamaya çalışırlar. Her insan kendisinin zevkleri ve karakteriyle özel olduğuna inanmakla beraber; kendisini tam olarak bilmediğinin de farkındadır. Başka insanları davranışlarıyla, kendimizi niyetimizle değerlendiririz. Bu arada bazı davranışları da taklit ederiz. Örneğin dilenciye para vermek, kişinin kim olduğu, karakteri, ahlaki normlarının sıkılığı konusunda bilgi vermez. Ancak böyle bir davranışta bulunan kişi bu davranışın sağladığı bilgiyle ‘benlik işaretlemesi’ olarak kendisini müşfik ve hayırsever bir insan olarak görür (5). Benzer şekilde taklit ürün kullananlar da kendilerini ait olmak istedikleri sınıfın bir üyesi olarak görürler.

SONUÇ

Marka, gerçek bir değerden çok algılanan bir değerdir. Algılanan değer, ürünün sunduğu faydanın ötesinde beklenti ve özlemlerin soyut dünyasıyla ilgili olduğu için kolayca çarpıtılabilir.  Ürünün tasarımı ve niteliklerin alışılmışın dışında olması, bedelinin sıradan olan markaların çok üzerinde olması, iletişiminde özel bir hayat tarzının sunulmasıyla statü sembolü olmasına para öderiz. 

Bu yüzden, gözü kapalı marka bağımlısı olmayın veya yüksek fiyat konulan bir ürünün daha nitelikli olduğuna inanmayın. Size bilinçsizce para harcatacak seçimler yapmak yerine, zevkinize ve sezginize önem verin. Fiyat ile değer arasında doğrudan bir bağlantı olmadığını, çoğu zaman değer algımızın çarpıtılarak fiyatlarla oynandığını bilin.

Kaynaklar:
1. McClure SM ve ark. Neural correlates of behavioral preference for culturally fami¬liar drinks. Neuron 2004; 44(2): 379--387.
2. Plassmann H ve ark. Marketing actions can modulate neural representations of experienced pleasantness. Proceedings of the National Academy of the United States of America 2008; 105(3): 1050-1054.
3. Byron Sharp, “Why Luxury Brands Really Need to Advertise.
https://byronsharp.wordpress.com/2005/02/03/why-luxury-brands-really-need-to-advertise/
4. Aksoy, T.: https://www.temelaksoy.com/luks-markalar/?utm_source=Temelaksoy.com&utm_campaign=2f4dddf6bf-Luks-Markalar-2017-06-06&utm
5. Gino, F.; Norton, M. I.; Ariely, D.:“The Counterfeit Self: The Deceptive Cost of Faking it” Psychological Science, 2010.

;
Yazının devamı için tıklayınız...

Tatil kararı nasıl veriliyor?

Turizm özellikle gelişmemiş ekonomiler ve Türkiye gibi gelişme yolundaki ekonomiler için büyük önem taşır. Turistlere hizmet veren oteller, restoranlar ve çeşitli hizmet alanlarında istihdam yaratarak işsizliği azaltır. Bu nedenle turizm endüstrisini geliştirmek isteyen ülkelerin potansiyel turistlerin özelliklerini bilmesi ve bir seçim yaparken onları harekete geçiren motivleri anlaması gerekir. Turizm pazarlamacıları için turistlerin ziyaret edecekleri veya tatillerini geçirecekleri yeri seçerken kararlarını etkileyen yaş, cinsiyet, geçmiş deneyimler ve yaşam biçimi gibi faktörleri bilmek büyük önem taşıdığı için, birçok araştırmaya konu olmuştur. Akademik alanda bu araştırmacılardan biri olan Cohen; turistleri yenilik arayanlar ve alıştıklarını izleyenler olarak iki temel özellikten hareketle kaşifler, bağımsızlar, değişkenler (başıboşlar) ve kitle turizmine katılanlar olarak dört gruba ayırmıştır. 
Potansiyel bir turist, bir yere gitmeye karar vermeden önce yapacağı seyahatin yarar ve risklerini tartar. Yararlara örnek olarak kendi deneyimlerimden hareketle sükûnet (Maldivler), farklı manzaralar görmek (Ren Nehri’nde vapur), farklı bir deneyim yaşamak (Vietnam/Alaska), macera (Amazon Ormanları) veya belirli bir etkinliğe katılmak (Venedik Bienali) verebilirim. Riskler arasında seyahatin maliyeti, konaklama imkanları, sağlık ve hijyen koşulları, şiddet ve terörle ilgili kaygılar ve doğal afet ihtimali sayılabilir. 

KİŞİSEL RİSK ALGISI

Fiyatla ilgili algılanan risk ne ölçüde yüksekse, potansiyel turistin o yeri seçme ihtimali azalır. Bu nedenle karar konusunda bireylerin ve potansiyel turist gruplarının risk algılarını ve değerlendirme ölçütlerini tanımak önemlidir. Kahneman’ın ‘beklenti kuramı’, risk algısını çok iyi açıklar. İnsanlar kaybetme ihtimalini, kazanmaya kıyasla daha yüksek görürlerse o eylemden kaçınırlar. Bir turist seyahat kararını vermeden önce yaptığı değerlendirmede, alıştığı koşulların dışına çıktığı için, belirli bir ölçüde risk almaya hazırdır. Ancak bu risk algısının değerlendirilmesi önemli ölçüde geçmiş deneyimlere ve kişinin risk konusundaki kişisel özelliklerine bağlıdır. İnsanların hayatlarındaki risk duyarlılıklarıyla turizm konusundaki risk duyarlılıkları arasında güçlü bir bağ vardır. Örneğin, şans oyunlarına yatkın olanlar ve kumarhane müşterileri, seyahat kararlarını verirken daha yüksek risk almaya eğilimlidir. Birçok araştırma insanların kararları konusunda akılcılık (rationality) ve gerçek (reality) ilişkisine odaklanmıştır. Thaler’e göre bireylerin finansal kararları ve davranışları kısmi akılcılık temelinde açıklanabilir. Akılcılık yaklaşımı zamana, kişinin ulaşacağı bilgiye ve zihinsel yeterliliğine bağlıdır ve duyguları, algıyı, egoyu, sosyal durumları, baskı gibi faktörleri hesaba katmaz. Diğer taraftan kişinin karar süreci aynı zamanda risk ve belirliliği de içine alır. Kahneman ve Teversky’ye göre, insanların eşit veya daha düşük kaybetme ihtimalini göze aldıkları iddia onların risk duyarlılıklarını yansıtır. Bu görüşe göre insanlar yatırım davranışlarını belirleyen dört gruba ayrılırlar: Aşırı güvenli, riske eğilimli, öz denetime sahip ve sosyal etkiye açık. Yapılan araştırmalarda deneyimsiz turistlerin sağlık, terör ve beslenmeyle ilgili kaygılarına karşılık, deneyimli olanların kültürel engellere karşı duyarlı oldukları bulunmuştur. Kişinin kendi ülkesi dışına yaptığı seyahat sayısı arttıkça risk alma eğilimi artmaktadır.

SEYAHAT KARARINI KİM VERİYOR?

Aile tatili, aile üyelerinin yaşadıkları yerin dışında rahat ve huzurlu zaman geçirme tercihi konusunda verdikleri satın alma kararıyla ilişkilidir. Bu satın alma kararı diğer satın alma kararlarından farklıdır. Çünkü bu karar soyut, çok sayıda değişkeni içeren ve zamanla sınırlı olmak gibi farklılıklar gösterir. Bunlara finansal ve duygusal riskler de eşlik eder. Finansal risk aile bütçesinden tatil için ayrılan bütçenin içinde kalmayı içerir. Ancak günlük rutinlerin dışına çıkan insanlar duygusal risk almaktan kaçınırlar. Turizm endüstrisinin aile tatillerine yönelik pazarlama etkinliklerini planlarken odaklandıkları sosyal ve demografik kabuller son yıllarda değişmiştir. Bunların başında kadınların iş gücüne katılımının artmasıyla aile içinde verilen kararlarda etkisinin artmış olması gelir. Diğer taraftan bilgi ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler, turizm pazarını önemli ölçüde etkilemiştir. Aile üyelerinin internet üzerinden kolayca bilgiye ulaşma imkanına sahip olması karar sürecini etkiler. Turizm endüstrisi uzun yıllardır ailenin aldığı tatil kararının fikir birliği çerçevesinde oluştuğu kabulünden hareket etmiştir. Ayrıca çocukların da tatil konusunda söz sahibi olmaya başlaması, pazarlamacıları seçecekleri odak konusunda kuşkuya sürüklemiştir. Ancak son veriler kararın ağırlıklı olarak anne-babalar tarafından verildiğini göstermektedir. Tatil konusunda kararın nasıl verildiği konusunu inceleyen araştırmalar, evli çiftlerin kararlarının üç aşamadan geçtiğini ortaya koymuştur: Problemin tanımı, iç ve dış bilgi kaynaklarının araştırılması ve nihai karar. Araştırmacılar özellikle bilgi araştırması aşamasıyla ilgilenmişlerdir. Çünkü bu aşama pazarlamacılara, etkinliklerinde kimi hedef alacakları konusunda bilgi verir. Bu konuda yapılan birçok bilimsel çalışmadan toplanan geniş bilgi, araştırma aşamasında eşlerin birlikte etkin olduğunu göstermektedir. Hiçbir araştırma erkeğin ağırlıkta olduğunu koymamıştır. Ancak kadının baskın taraf olduğunu ileri süren birçok araştırma vardır. Bu baskın rol çok kere son kararın verilmesi konusunda da etkilidir. Yine araştırmalar kadınların, farklı yaşantılar arayışında olduklarını ve tatil noktası konusunda daha cesur kararlar verdiklerini göstermiştir. Buna karşılık erkekler daha çok gidilecek yerle ilgili coğrafi, sosyokültürel, entelektüel ve genel bilgi toplamaktadır. Ancak son karar birçok araştırmaya göre birlikte verilmektedir.

PAZARLAMA POLİTİKASI İÇİN ÖNERİLER

Turizm araştırmalarının ortaya koyduğu verilerden hareketle turizm pazarlamacılarına önerilerimiz şunlardır:
Maddi güvenliğe önem verin: Hijyen, tehlikesizlik ve sürprizle karşılaşılmayacağını vurgulayın.
Finansal risk olmadığının güvencesini verin: Özellikle çocuklu aileler, tatil için ayırdıkları bütçenin içinde kalacaklarından emin oldukları ve çocuklarıyla onların beklentilerini karşılayamamaktan ötürü gerginlik yaşamayacaklarını bildikleri için ‘her şey dahil’ programlarını bu nedenle seçerler. 
Kadınları daha fazla hesaba katın: Tatil kararında en önemli figür, kadın olmuştur. Bu nedenle kadının duygularına seslenecek mesajlar verin.
Tanıtım görsellerinde aşırıya kaçmayın: Günümüz teknik imkanlarıyla oluşturulan olağanüstü güzellikte manzara görüntüleri, turistlerin beklentilerini gerçekçi olmayan bir düzeye çıkartarak hayal kırıklığına ve memnuniyetsizliğe neden olmaktadır. 

SONUÇ

İnsanlar yaşadıklarını unutur ancak ne hissettiklerini unutmazlar. Bu nedenle grup turlarında rehberlerin, otel turizminde müşteriye muhatap olanların turiste karşı tutumu bir tatil programından sonra ağızda kalan tat ve lezzeti belirler. Bu personelin seçimi ve eğitilmesi, turizme yapılan maddi yatırımlar kadar önemlidir. Özellikle bir tatil veya seyahat programı sırasında karşılaşılacak sorunlarda ve krizlerde eğitimli personelin tutumu, pahalı reklam kampanyalarından daha etkilidir.

;
Yazının devamı için tıklayınız...

Geleceğin içindeyiz

Winston Churchill, “Ne kadar geriye bakarsan, o kadar ileriye gidersin” demiştir. Bir insan yavrusunun bütün canlılık tarihinin özeti olduğunu düşünürsek, bu görüşe hak vermemek mümkün değil. Hayatın başlangıcının suda ve denizde tek hücreyle olduğunu, suda gelişip sonra karada sürünmeye başladığını ve bu canlılara eklenen kol ve bacakların nihayetinde iki buçuk milyon yıl önce dik duran ‘homo erectus’lara, sonra da 200 bin yıl önce zeki ‘homo sapiens’lere dayandığını unutmamamız gerekir. 

GELECEK GELDİ

Juan Enriquez, 20 yıl önce ‘Gelecek Peşimizde’ adlı bir kitap yazdı ve son 100 yıldaki gelişmelerin ürkütücü boyutlarını göz önüne serdi. Bilinen kurbağa hikayesini hatırlatmak istiyorum. Bir kurbağa 50 derece suda haşlanarak ölür. Oysa aynı kurbağayı 20 derece suya koyar ve yavaş yavaş ısıtırsanız 50 derecede yaşamaya devam eder. Bizler de bugün aynı durumu yaşıyoruz. Enriquez, bugün benzer bir kitap yazacak olsa adını ‘Gelecek Geldi’ koyardı. Arkanıza yaslanın ve düşünün 30 yıl önce kaybettiğiniz bir yakınınız, bugün dünyaya gelse ne yapabilir, nasıl yaşayabilir ve mesleğini yürütmesi mümkün olur mu? Marshall McLuhan’ın, “Önce biz araçları yaratırız, sonra da onlar bizi”, sözündeki gerçeği düşünün. Ray Kurzweil, 20 yılı aşkın süredir gelecek konusunda ortaya koyduğu tahminlerle dünyanın önde gelen mucit, düşünür ve fütüristlerinin başında gelir. Optik karakter tanıma, metinden konuşma sentezi, konuşma tanıma teknolojisi ve elektronik klavyeli enstrümanlarla ilgilenmektedir. 2012 yılından bu yana Google mühendislik bölümünün başındadır ve kısa bir süre önce lansmanı yapılan bütün işlevleri sözlü komutlarla yapan Google Assistant’ın yaratıcısıdır. Kurzweil, örüntülerin evriminin dünyanın nihai öyküsünü oluşturduğuna inanıyor. Dolaylı yoldan işleyen evrim sürecinde, her aşama ve evre bir sonrakini oluşturmak için kendinden önceki evrenin bilgi işleme yöntemlerini kullanır. Kurzweil, evrimin biyolojik ve teknolojik tarihinin altı evrede oluştuğunu söylüyor. Bu evreler sırasıyla fizik ve kimya, biyoloji ve DNA, beyinler, teknoloji, teknoloji ile birleşen insan zekası ve altıncı ve son evre olan evrenin uyanışı…

ÜSTEL BÜYÜME HIZININ ÜSTEL BÜYÜMESİ

Bilgi teknolojileri için ikinci bir üstel büyüme daha söz konusudur. Bir başka ifadeyle üstel büyüme hızının üstel büyümesi. Bunun nedeni, bir teknolojinin maliyet etkinliği arttıkça onun gelişimi için daha fazla kaynak ayrılmasıdır. İnsan beyninin taranması, üstel büyüyen teknolojilerden biridir. İnsan beyninin çalışma ilkeleri üzerinde kod çözme çalışmaları için gerekli araçlar yakın zamanda kullanılmaya başlandı. Bir süre önce beynin birkaç yüz bölgesinden, birkaç düzinesinin model ve simülasyonları elde edildi. 10 yıla kalmadan insan beyninin tüm bölgelerinin nasıl çalıştığı ayrıntılı olarak anlaşılabilecek. 5 yıl içinde insan zekasının etkili yazılım modelleri tamamlanmış olacak. İnsan zekasını tam olarak taklit etmeye imkan veren donanım ve yazılım, 2030 yılına varmadan geliştirilecek. Böylece bilgisayarlar biyolojik insan zekasını bütünüyle taklit ederek Turing Testi’ni başarıyla geçecek. Bu aşamaya gelindiğinde bilgisayarlar, insan zekasının güçlü yanlarını makine zekasının güçlü yanlarıyla birleştirecek. İnsan zekasının güçlü yanları arasında örüntüleri tanımak, algılama yetisini kullanarak deyimden ilkeler çıkarmak, dil yoluyla toplanan bilgiler de dahil yeni bilgiler edinmek sayılabilir. Makine zekasının güçlü yönlerinin başında milyarlarca veriyi doğru olarak hafızasında tutmak ve bunları anında hatırlamak gelir. Biyolojik olmayan zekanın, bir başka üstünlüğü ise makinenin bir beceriyi bir kere öğrendikten sonra birçok kez hızlı ve doğru biçimde tekrarlayabilmesidir. Memeli canlıların biyolojik beyinlerinin elektrokimyasal sinyaller için kullandıkları saniyede 100 metrelik hızla kıyaslandığında, makineler sinyalleri ışık hızına yakın bir hızda (saniyede 300 milyon metre) işleyebilmesidir.

GÖZE TAKILACAK BİR LENS

Ray Kurzweil, internet yoluyla insan-makine uygarlığının sahip olduğu tüm bilgiye, göze takılacak bir lensle erişilebileceğini söylemiştir. Bunun için böyle bir gelişmenin eğitim anlayışını nasıl etkileyeceğini düşünmek gerekir. Bilgi aktarmaya dayalı bütün eğitim sistemi yerle bir olacak, bunun yerine hangi bilginin aranacağı, bilginin nasıl sentezleneceği ve bu bilgiyle ne yapılacağı konusunda yeni ve çok farklı bir eğitim zihniyeti doğacaktır. Bugün sahip olduğumuz 200 bin yıllık beyin, birçok hata ve kusur barındırmaktadır. Beynimiz, zekayı ve bilinci barındırır. Zekanın iki fonksiyonu bulunuyor: Birincisi problem çözmek, ikincisi ise uyum sağlamak. Zeki insanların önemli bir bölümü, ikinci işlevi ihmal ederler. Buna karşılık yapay zeka problem çözme boyutunda insana karşı tartışılmaz ve kıyaslanamaz üstünlüğe sahiptir. Bilinç ise insanın çektiği acıyı, üzüntüyü, hayal kırıklığını ve sevinci yaşadığı yerdir. Bugün insan bedenindeki bütün organlar yapay yoldan üretilmiştir. Yakın zamanda bunlar, 3D makinelerde üretilecek duruma gelecektir. Ancak bilim, beyin benzeri bir yapıyı yapay yoldan üretmekten şimdilik uzaktır. Enriquez’in deyimiyle “Beyin hariç insanın geri kalanı paketlemedir.” Yapay zeka günümüzde insanların duygularını anlayıp değerlendirebilmekte ve buna karşı gerekli tepkileri verebilmektedir. Ancak henüz bu duyguları yaşayacak düzeyde değildir. 

SONUÇ

Bütün bu çalışmalar, yeni bir yolda olduğumuzu gösteriyor. Ancak bu yeni yolda hâlâ eski ayakkabılarla yürümeye devam ediyoruz. Bu nedenle duyguları da yaşayacak bedenlere sahip olacak sanal gerçeklikteki sanal bedenlerin geliştirilmesi bundan sonraki aşamadır. Bu yazdıklarımız geleceğe dönük ve çok hayali gelebilir. İnsanlar değişimin yakın zamandaki etkilerini çok abartmakta, uzun zamandaki etkilerini ise azımsamaktadır. Sanal varlıklar ve bedeni olan ve olmayan robotlarla yaşanacak olan hayatın iyi veya kötü bir hayat olması ise bu varlıkları yaratacak olan insanların niyet ve vicdanına bağlıdır.

*Bu yazı önemli ölçüde Ray Kurzweil’in İnsanlık 2.0 ve Farklı Bir Zihin Yaratmak kitaplarından yararlanılarak hazırlanmıştır. 

;
Yazının devamı için tıklayınız...

Hava yolculuğu ve limanları

Uluslararası havalimanlarıyla tanışmam 1978 yılına uzanıyor. İç ve dış hatlar operasyonlarının birlikte yürütüldüğü Yeşilköy Havalimanı’nın sınırlı çerçevesinden çıkıp Paris Charles de Gaulle, Londra Heathrow, New York JFK’ye ilk kez ayak basmak ve bu havalimanlarının anısı ile yurda dönmek o yıllarda ayrıcalıktı. Hele 80’lerin başında Turgut Özal’ın dışa açılımı ile yeni yapılan ve başlangıçta bizi mutlu eden dış hatlar terminalinden havalanıp Hong Kong, Singapur ve Tokyo’nun havalimanlarını hem şaşkınlık hem de merakla izlemenin yaşattığı farklı duygular vardı. 

YOLCULUK

70’li yıllarda İstanbul’dan Paris’e doğrudan uçuş yoktu ve Air France, Atina’da durak yapardı. 80’lerin başında örneğin, Tokyo’ya gitmek için önce Air France ile Paris’e uçar, orada bir gece geçirir, sonra Alaska üzerinden veya Bangkok’a gidilecekse Türkiye üzerinden geçerek menzile ulaşılırdı. Dönüş için de yolculuk süresine fazladan iki Paris gecelemesini eklemeyi unutmamak gerekirdi. Bugünden bakınca inanılması güç bu durum, o yıllarda bu yolu yapmak durumunda olan sınırlı sayıda yolcu için kader kabul edilirdi. Ayrıca uçak yolculuğu oldukça pahalıydı. Bir fikir vermesi açısından şunu söyleyebilirim: Çocuklarını yurt dışında okutma imkanına sahip olan az sayıdaki aile, çocuklarını ancak ders yılı sonunda, Türkiye’ye geldiklerinde görebilirdi.

90’lı yılların başında, Turgut Özal, düşünülemez olanı yaptı ve Türk Hava Yolları’na genel müdür olarak alışılageldiği üzere bir emekli askeri pilot yerine, uluslararası yönetim deneyimi olan Cem Kozlu’yu atadı. Onun döneminde THY, yerel bir havayolu olmaktan çıktı ve uluslararası normlarda hizmet veren bir yapıya dönüştü. Bu süreci yakından yaşama şansına sahip oldum. Seksenli yıllarda iç hat uçuşlarında iki saatlik gecikme olağan sayılırdı. Üstelik gecikmeler sabah ilk uçuştan başlar ve akşam uçuşlarına büyüyerek yaşanırdı. Uçak içinde hosteslerin yolcularla tartışması ve çatışması olağandı. Kabin ve yer personeli yolculara ‘ders veren’ anlayıştan ‘misafir ve müşteri merkezli’ anlayışa geçti ve ‘yolcu memnuniyeti’ ilk kez hedef oldu. THY bünyesinde bulunan 800 kabin memurunda bu anlayışın gelişmesi, dönemin uçuş eğitim biriminin katılımıyla Zuhal Baltaş’la beş yıldan fazla zaman aldı. Bu süreçte ayrıca işe alımlarda psikometrik testlerin uygulanması ve çağdaş görüşme yöntemlerinin kabul edilmesine katkıda bulunduk. Cem Kozlu’dan sonra Tezcan Yaramancı’nın genel müdürlük görevine gelmesiyle, THY’de emekli asker pilot genel müdür geleneği bütünüyle ve geri dönülmez olarak değişmiş oldu. Böylece 1994 yılına gelindiğinde THY, ‘yolcularını memnun etmek ve beklentiyi karşılamak’ anlayışından; ‘beklentiyi aşan hizmet’ anlayışına geçti.

SALONLAR VE YÜKSELEN  HİZMET KALİTESİ

90’ların başında yolcular, yeni açılan İstanbul Atatürk Havalimanı dış ve iç hatlar terminalinde THY’nin business sınıfı hizmeti vermeye başlamasıyla ‘salon’ (lounge) uygulamasıyla tanıştı. Bu salon başlangıçta çok sınırlı olan ikramıyla, yolculara uçuşa kadar sakin bir ortam sunuyordu. Diğer taraftan dünyada da durum çok farklı değildi. Doksanlı yıllarda uluslararası hava yolculuğu ağırlığı olan şirketler Swiss Air, Air France, British Airways, KLM, Alitalia ve SAS, Quantas ve Pan AM’di. Bu dönemin sonunda Uzak Doğu havayolları Thai Airlines, Singapour Airlines ve Cathay Pacific, farklı bir hizmet anlayışı sunmaya başladı. Uçuş sırasında yolculara sundukları yüksek ikram kalitesini ve mutlak müşteri memnuniyetini, uçuş deneyiminin ayrılmaz bir parçası haline getirmeye başladılar. Bu dönemde özellikle business sınıfı yolcuları ve yaygınlık kazanan yolcu sadakat kartlarıyla hizmet ve ikram kalitesinde çıta yükseldi. Diğer taraftan dünyada hareketliğinin artması ve bunun havayollarına yansıması, tatillerin yakın ülkelerden uzak ülkelere uzanması, yolcu sayısının artmasına ve yeni hava limanlarının yapılması ihtiyacını getirdi. Bu havalimanları, yolcularına sadece bir noktadan diğerine gitmek için aktarma noktası olmanın ötesinde, farklı deneyimler yaşatma fırsatını da sunacak şekilde inşa edilmeye başladı. Önceleri sadece gümrüksüz içki, sigara ve kozmetik ürünlerini kapsayan alışveriş imkanı, zaman içinde lüks markaları da içine alacak şekilde genişledi.

UÇAK İÇİ EĞLENCE

Uçak içindeki eğlence sistemlerindeki gelişme ise yolcu sayısının artması ve uçuş sürelerinin uzamasına paralel gelişti. Uzun uçuşlarda business ve ekonomi kabininde tavandan inen büyük ekrana yansıtılan ve sesi kulaklıkla izlenen iki ayrı film gösterilirdi. Deneyimli yolcular uçağa binerken kabin görevlilerine ‘hangi filmin oynadığını’ sorarlardı. Daha sonra uçaklara sadece birkaç kanalın elverdiği çeşitlilikte müzik sistemi kondu ve ancak 2000’li yıllarda her yolcunun istediği filmi, dilediği müziği, dilediği zamanda seçebileceği sisteme geçildi. O günleri bilmeyenlerin, karartılmış bir kabin içinde herkesin aynı ekrana farklı açılardan ve mesafeden bakarak film izlemesinin nasıl bir yaşantı olduğunu anlamaları zordur.  

SALONLAR

THY, bu gelişmeleri yakından takip etti ve hem yıllar içinde gelişerek üst düzeye çıkmış olan hizmet kalitesinde hem de ikram kalitesinde zorlanmadan rekabette yerini aldı. 2000’li yılların başlamasıyla hem salonda verilen hizmetler çeşitlendi hem de TAV’ın işlettiği Atatürk Havalimanı, dünyanın en iyileri arasında sayılmaya başlandı. Yeni açılan İstanbul Havalimanı gerek kart sahipleri ve business yolcuları için, gerekse bu ayrıcalıkların dışındaki yolcular için başlı başına bir deneyime dönüştü. 
Yüzlerce mağaza, onlarca yemek alternatifi, çocuklar için oyun alanları ve her türlü ihtiyaca cevap vermek üzere sunulan imkanlar, özellikle uluslararası uçuşu olanlar için yolculuktan saatler önce giderek vakit geçirmek isteğini doğuruyor. Diğer taraftan kart sahipleri ve business sınıfı yolcularına farklı salonlarda sunulan hizmetler yeni ve ulaşılması zor bir standart oluşturuyor.  Bu salonlarda Türk mutfağının nerdeyse bütün çeşitleri, özenli bir şekilde ve bireyselleşmiş bir hizmetle sunuluyor. Ayrıca oluşturulan farklı bölümler yolcuların ve özellikle iş insanlarını çalışmasına ve dinlenmesine imkan veriyor. Geçmiş yıllarda havalimanlarında vakit geçirmenin cazibesini artıran özelliklerin başında gümrüksüz alışveriş imkanı gelirdi. Sigara ve alkollü içecekleri piyasa fiyatının altında temin edebilmek uluslararası yolculuk yapanlar için avantajlıydı. Ancak zamanla bütün havalimanlarında duty free denilen gümrüksüz işletmeler, merkezi yapıların eline geçti. Bunun sonucunda sigara ve alkollü içki dışındaki ürünler piyasa fiyatından satılmaya başlandı. Bugün de insanlarda havalimanlarındaki gümrüksüz mağazaların ucuz olduğu yönündeki bu algı devam ediyor.

İstanbul Havalimanı’nın iki büyük rakibi olacağını düşünüyorum. Bunlardan biri, ilk kez 1978 yılında gördüğüm zaman da tropikal atmosferiyle beni derinden etkilemiş olan Singapur Havalimanı… Yıllar içinde sürekli geliştirilen Changi, yolcu olmayanların da ziyaret ederek vakit geçirebilecekleri dünyadaki ilk havalimanı olma özelliğine sahip. Rekabette ağırlığı olacak diğer bir havalimanı ise 1 Ekim 2019 da açılacak olan Pekin Daxing Havalimanı... Bu havalimanının projesi iki yıl önce genç sayılacak yaşta vefat eden mimari deha Zaha Hadid’in şirketine ait. Günümüzün hava yolculuğunu 40 yıl öncesiyle konfor ve güvenlik açısından kıyaslarsak otomobil yerine faytonla yolculuk etmeye benzetebiliriz. Benzer şekilde o dönemdeki havalimanlarını da bugünkü otobüs terminallerine benzetmek fazla abartı olmaz. Bugün hava yolculuğu, bu yolculuğun ayrılmaz parçası olan havalimanları ve buna bağlı olarak sunulan hizmet çeşitliliği ve standartları ulaşabileceği son noktaya ulaşmıştır. Bundan sonraki adım, kıtalararası mesafeyi bir-iki saatte geçecek araçların ve buna uygun hayat tarzına seslenecek şekilde olacaktır. 

SONUÇ

Bugünün yetişkinleri, İstanbul Havalimanı ile hava yolculuğu açısından yaşayabilecekleri en büyük lükse ve ulaşabilecekleri en yüksek standarda ulaştıklarının bilincinde olmalıdır. İstanbul Havalimanı için yapılabileceğim tek eleştiri; daha uzun bir süre, ihtiyacın çok ötesinde büyük olması sebebiyle yorucu olmasıdır. Seyahat edecek kişilere eğer uçuşları çok erken bir saatte değilse havalimanına erken gitmelerini ve orada dinlenmelerini, çalışmalarını, alışveriş yapmalarını, farklı lezzetler tatmalarını ve yolculuğu bir zorunluluk olmaktan çıkartıp özel bir deneyime dönüştürmelerini öneririm.

;
Yazının devamı için tıklayınız...

Sahip olmanın dayanılmaz üstünlüğü

Halk arasında bilinen bir hikayedir. Kayserili’ye bir malın fiyatını sormuşlar. Kayserili de soruya başka bir soruyla karşılık vermiş. "Alırken mi, satarken mi?" Kayserililerin uyanıklığına atfedilen bu özellik sadece Kayserililere özgü değil, insanoğluna özgü çok temel bir özelliği yansıtıyor. Belki bunun tek istisnası altındır. Altının hikayesi, yontma taş devrine dayanır. Bu döneme ait mağaralarda keşfedilen doğal altın parçalarının geçmişi, milattan önce 40.000'i işaret etse de altının ilk kez insanlar tarafından kullanılması yaklaşık 37 bin yıl sonra eski Mısır’da gerçekleşti. Altın, Mısırlıların dini ve gündelik yaşamında çok değerli görülürdü. Mücevherden Büyük Piramitler’in mezar taşlarına ve Kral Tut’ın cenaze maskesine kadar her şey altından yapılmıştı. Mısırlılar, altın madenlerini bulabilecekleri yerler ve krallığın dört bir yanındaki en iyi altın yatakları hakkında bilgi veren ayrıntılı haritalar da oluşturmuşlardı. Ancak altını çok sevseler de hiçbir zaman ticari amaçla kullanmadılar. Tüm bunlar, altının resmi bir parasal değeri olmadığı ancak yine de yüksek talep uyandırdığı bir dönemi işaret ediyordu. Parlaklığı ve kararmaya karşı olan direnci, bu değerli metali zaman içinde ideal bir mücevher kaynağı ve nihayetinde geçerli bir para birimi haline getirdi. Güzelliği ve nadir oluşundan ötürü altın, onu elde edebilen hemen her kültürde asaletin ve cazibenin sembolü oldu. Amerika Kıtası Batılılar tarafından istila edildiğinde gemicilerin ilk dikkatini çeken, yerlilerin sahip oldukları altın obje ve süslemelerdi. Bir bakıma bugün Orta Doğu’nun laneti olan petrol, 16 ve 17’nci yüzyılda orta Amerika’nın laneti olmuş ve o bölge yerlilerinin katliamına yol açmıştı. 

SAHİPLİK DUYGUSU

Herhangi bir nesneye yakın olmak, ona sahip olmak veya sahip olma ihtimali, ona bağlanmaya yol açar. Öğrencilik yıllarımda Türk turist gruplarıyla Avrupa’da yolculuk yapmıştım. Bu dönemde Amsterdam’da pırlanta, Helsinki ve Londra’da kürk satan satıcıların, alıcıların parmağına yüzükleri takmak, kürkü giymek konusundaki ısrarlarına hayret etmiştim. İnsan bir kere bir nesnenin kendisine ait olduğunu (veya bu örnekte olduğu gibi olabileceğini) düşündüğünde bir sahiplik duygusu geliştirir. Ondan sonra da bundan ayrılmak, bir kopma ve kaybetme duygusu (kaygısı) yaratır ve böylece kişi kayba odaklanır. Otomobil satıcılarının test sürüşü yaptırmalarının nedeni de budur. Para iade garantisi ile yapılan satışlarda da benzer bir mekanizma işler, özellikle halı, piyano ve bazı mücevher satıcıları iade garantisi ile mal satarlar. Bu tür satışlarda geri dönüş yok denecek kadar azdır. Sadece bu tür büyük ürünler değil, aynı zamanda TV aracılığıyla ve posta yoluyla yapılan satışlarda da ürün iade oranı çok düşüktür. Türkiye’de ilk kez, perakende sektöründe Cem Boyner, Beymen’de hem satışlarında artış sağladı hem de sektöre örnek oldu. İnsanlar sahip oldukları herhangi bir şeyi satışa çıkardıkları zaman bu ister ev, ister araba olsun ona farklı bir gözle bakarlar ve alıcının da aynı gözle bakacağını kabul ederler. Buna göre de fiyat belirlerler. Ayrıca sadece o ürüne yaptıkları masrafın değil, ona verdikleri emeği ve duygusal yatırımı da satış fiyatına dâhil ederler. Oysa bütün bunların alıcı için hiçbir anlamı yoktur. Buna karşılık alıcılar, evdeki rutubeti, dolapların kapaklarının düşük olduğunu görür veya arabanın tamponundaki çiziği fark eder veya gıcırdayan ön takımların sesini duyarlar.

PİŞMANLIK YAŞAMA ENDİŞESİ

Sahiplik duygusunun yaşandığı ilginç alanlardan biri de internetteki online ve canlı olarak yapılan açık artırmalardır. Uzun süre en yüksek teklifi verenler, en güçlü sahiplik duygusunu yaşarlar ve başlangıçta kendilerine koydukları sınırların ötesine geçerler. Benzer durum finans piyasalarına yapılan yatırımlar için de geçerlidir. İnsanlar bir kere bir yatırım yaptıklarında sadece paralarını yatırmış olmaz, aynı zamanda kendilerini de o yatırımın parçası olarak hissederler. Haifa Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada, katılımcılara yaklaşık 25 dolar tutarında bir ikramiye kazanma şansı veren biletler ücretsiz olarak dağıtılmıştır. Katılımcıların yüzde 80’i her biletin kazanma şansının eşit olduğunu düşünmüş, yüzde 10’u kendi biletlerinin daha fazla, yüzde 10’u da daha az kazanma şansı olduğuna inandıklarını belirtmişlerdir. Ancak 6 bilet sahibinden 5’i biletini değiştirmeyi kabul etmemiştir. İlginç olan biletlerin daha düşük bir kazanma şansı olduğunda insanların yüzde 67’sinin de biletlerini değiştirmeye yanaşmamış olmasıdır. Emeklilik fonlarına yatırım yapanların ezici çoğunluğu da hayatları boyunca ilk seçtikleri planın dışına çıkmazlar. Oysa yatırımcılar tarafından bir fonu seçme nedeni olarak, çok kere ‘dilediğinde değişim yapma şansı’ gösterilir.

Sahiplik duygusu sadece yatırım veya nesne gibi paraya bağlı konularla ilgili değildir. İnsanlar bir kere bir fikri savunmaya başlarlarsa, tartışma ne kadar uzarsa, diğer bakış açılarını anlayarak ikna olmak yerine, kendi fikirlerinden daha fazla emin olurlar ve daha şiddetle savunurlar. Bunun nedeni, pişmanlık yaşama endişesidir. İnsanlar kendileri için zor veya öngöremedikleri bir konuda karar vermeleri gerektiğinde kararsız kalırlar ve hiçbir şey yapmamayı seçerler. Çünkü bir şeyi elden çıkarmak ve sonra onun daha fazla değer kazandığını görmenin pişmanlığı insanı korkutur. İnsanlar bu noktada kazanacaklarından çok kaybedeceklerine odaklanırlar ve vazgeçip pişman olmaktansa, elde tutup sonuçlarına katlanmaya razı olurlar. 

ALTININ GÜNCEL KONUMU

Günümüzde ise altına yatırım yapmak için dört sebep öne çıkıyor: 1) Yeryüzünde sınırlı altın stoku bulunuyor. 2) Tüm dünyada fiziken aynı değeri ve standart ağırlığı elinde bulunduruyor. 3) Altın, finansal olarak anında satın alım gücüne sahip. 4) Bireysel yatırımcı için altın ticareti yapmak kolaylaştı. 
Altının değeri, duygusal, kültürel ve finansal açıdan çeşitleniyor ve dünya genelinde insanlar, çeşitli ulusal sosyo-kültürel faktörlerden, yerel piyasa koşullarından ve daha geniş makro ekonomik faktörlerden etkilenerek farklı nedenlerden dolayı altın alıyorlar. Altının kuyumculuk, teknoloji, bankacılık ve yatırım alanlarında çeşitli kullanımları, altın piyasasının farklı sektörlerinin küresel ekonomik döngünün farklı noktalarında öne çıkması anlamına geliyor. Altın piyasasının bu talep çeşitliliği ve kendi kendini dengeleyen yapısı, bir yatırım varlığı olarak altının sağlam niteliklerini destekliyor. Altın artık tarihteki geçmiş zamanlardan çok daha fazla sayıda farklı tüketici ve yatırımcı tarafından satın alınıyor. 1970'lerin başından bu yana, yıllık üretilen altın hacmi üç katına, alınan altın miktarı ise dört katına çıktı.  Küresel altın talebi, 2019 yılının ilk çeyreğinde geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 7 artarak 1.053.3 tona yükseldi. Ülkemizdeki altın üretimi tüketiminden fazla ve Türkiye dünyanın en önemli altın ithalatçıları arasında yer alıyor.

SONUÇ

Dünyada değeri en az değişen para birimleri dolar, Euro, İngiliz Sterlini, Japon Yeni ve İsviçre Frangı’dır. Yakın zamanda dolaşıma girmeye çalışan bitcoin benzeri araçlar, bir merkez bankası tarafından desteklenmediği için bütünüyle spekülatif nitelik taşıyor. Küresel fırtınalar, bu para birimlerinde değişiklik yaptığında spekülatif değişiklikler bu paraların değerini erozyona uğratır. Buna karşılık altın özellikle bu dönemlerde servetlerini korumak isteyenler için güvenli bir psikolojik limandır ve daha uzun yıllar böyle olma özelliğini korumaya devam edecek gibi gözüküyor.

Kaynaklar:
M.B Hillel, M. ve Neter, E. Why are people reluctant to Exchange lottery tickets?, Journal of Personality and Social Pyschology Vol.7 No. 1(1996)
Dan Ariely, Predictably Irrational HarperCollins, 2008
https://www.providentmetals.com/knowledge-center/collectible-coins/gold-history.html 
https://goldprice.com/project/the-history-of-gold/ 
https://www.gold.org/ 
https://www.mta.gov.tr/v3.0/sayfalar/bilgi-merkezi/maden-serisi/Altin.pdf

;
Yazının devamı için tıklayınız...

Psikolojik sermaye

90’lı yıllarda Martin Seligman’ın başlattığı pozitif psikoloji, hem bireylerin gelişim alanları konusunda hem de kurumsal hayata yansıyan sonuçları açısından temel bir zihniyet değişikliğine yol açtı. 

Sorunları mutlaka kök nedenine inerek çözmek gibi çok karmaşık, uzun ve çok kere sonuç vermeyen girişimler yerine, sorunlu durumun veya davranışın içinde olumlu olanlardan yola çıkarak getirilen çözümler bireylerde daha iyisini yapmak için istek doğmasına, kurumların da çalışanlarının potansiyellerinden daha etkili şekilde yararlanmasına imkan tanıyor. 

OLUMLUYA ODAKLANMAK

Bu konudaki ilginç örneklerden biri de Vietnam’da kötü beslenen çocuklarla ilgili yapılan çalışma… Birleşmiş Milletlerden sağlanan fonla, altı aylık süre içinde bu sorunu çözmek üzere görevlendirilen ekip, yaptıkları durum tespitinde görev süre ve yetkilerini aşan büyük sorunlarla karşılaştı. Kırsal alanda kötü beslenmenin yanlış eğitim, hijyen, temiz suyun bulunmayışı, ekonomik yetersizlik, batıl inançlar gibi çok sayıda nedeni vardı. 

Bu tespitlerin hepsi doğru ancak faydasızdı. Çünkü bunlarla mücadele etmek projenin süresini aşan ve sorunların birbiriyle ilişkisi nedeniyle son derece karmaşık ve sonuç vermeyecek bir süreç. Dil bilmeyen ve yerel otoriteler tarafından desteklenmeyen Jerry Stern ve arkadaşları, konuya farklı bir yaklaşım getirmiş ve aynı koşulları paylaştıkları halde sağlıklı beslenen çocuklar üzerine odaklanmış. 

Bu çocukların annelerinin, patates yapraklarını ve karides kabuklarını haşladıkları pirince kattıkları, böylece mineral ve vitamin desteği sağladıkları, çocukları geleneksel kültür olan ortak çanaktan ve günde iki öğün yerine, ayrı tabaktan ve üç öğün besledikleri görüldü. 

Bu uygulama içinde olan anneleri toplayıp kendi yaptıklarını diğer annelere nasıl öğretecekleri konusunda kısa bir eğitim vererek kurulan beslenme çemberleriyle bilginin yayılmasını sağladılar. 

BİREYLER YENİ BECERİLER KAZANMALI

Diğer taraftan kurumsal hayatın vazgeçilmez bir parçası olan performans değerlendirmelerinin büyük çoğunluğu, psikolojinin temel bilimsel ilkeleriyle çelişen özellikler taşıyor.Gelişim alanı olarak temel kişilik özelliklerine bağlı olan ve birey adına geliştirilmesi mümkün olmayan hedefler seçilir. Bu bilimsel gerçekten habersiz bir yönetici başarılı bir satış personelinden ayrıntılı raporlar tutmasını bekleyebilir. Oysa iyi bir satıcı olmakla düzenli ve ayrıntılı rapor tutmak birbirleriyle çelişen niteliklerdir. Bu bir anlamda hem uzun hem de kısa boylu bir çalışan aramak gibidir. Bunu anlayan birçok kurumsal şirket, performans değerlendirme sistemlerinde köklü değişiklikler yaptı. Konunun bir diğer yönü ise hızlı değişen dünyada, her bireyin yeni beceriler ve yeterlilikler kazanması gereği... Çünkü içinden geçtiğimiz ve giderek hızlanan değişim, her işin yapılma biçimini değiştirip ve dönüştürüyor. Bu nedenle sadece olumluya odaklanarak ve ‘aferin’ diyerek onları mutlu etmek mümkün olsa da geliştirmek ve kurumun-çağın gereklerine uygun hale getirmek ve dönüşüme uyumlu kılmak mümkün değil. Psikolojik sermaye olumsuz geri bildirimlerin hayal kırıklığı ile başa çıkmak, zorluk ve engellerle mücadeleyi göze almaya yardımcı olur. Seligman, yaklaşımını insanın, yaratıcılık, umut, cesaret, bilgelik, sorumluluk gibi olumlu taraflarına odakladı. Seligman’ın yaklaşımının temelinde insanlarda hata, kusur ve yanlışlara; toplumda da yolunda gitmeyen konulara odaklanmak yerine, sıraladığımız özelliklerden yola çıkarak olumlulara ve iyi olana odaklanmak bulunuyor. Böylece daha mutlu ve etkin insanlar, verimli kurumlar ve daha iyi işleyen bir toplum yaratmanın mümkün olduğuna inanılıyor. Psikolojik sermaye; olumlu tutum (iyimserlik), umut, yılmazlık ve özyeterlilik olarak dört kavramdan oluşuyor.

İYİMSERLİK VEYA OLUMLU TUTUM 

Bu iki kavram, birbirine yakın gözükse de çok temel bir farklılık içerir. İyimserlik; işler zorlaştığı  zamanlarda bile karmaşık duygular içinde olumlu olanların hakim olacağı ve zor durumun olumlu sonuçlanacağı beklentisi içinde olmaktır. Olumlu tutum, enerjiyi olmuş ve yaşanmış ve geride kalmış olana değil; olacak olana ve ileriye odaklamaktır. Çünkü enerji nereye koyulursa hayat orada gelişir. Olumlu tutum içinde olanlar şikayet etmek, kendini, dış koşulları veya başkalarını suçlamak ve olumsuz olaya takılıp kalmak yerine sorunun içindeki fırsata odaklanır. İyimserlerin yaşam doyumlarının ve iyilik hallerinin daha yüksek olduğu ve depresyon ve umutsuzluktan uzak oldukları birçok araştırmayla ortaya konmuş durumda. İyimserler olumlu beklenti içinde olurken, kötümserler olumsuz beklenti içindedir. Bu nedenle de istenmeyen durumlarla karşılaştıklarında iyimserler, bunun içinde olumlu bir şey bulmaya çalışır, kötümserler ise kolay vazgeçme eğiliminde olur. Ayrıca iyimserlerin iş doyumlarının yüksek olduğu biliniyor. Diğer taftan iyimserlik, birçok durumda olayların kendiliğinden iyiye gideceği beklentisini doğurduğu için, kurumsal hayatta gereken önlemleri almakta gecikmeye, bireysel düzeyde sağlık sorunlarının büyümesine ve istenmeyen durumlara karşı geç önlem alınmasına yol açabilir. Bunu tedbirsiz iyimserlik olarak adlandırmayı tercih ediyoruz. 1528 Terman grubu katılımcısının çocukluk dönemindeki neşelilik ve iyimserliklerinin değerlendirilmesinde, bu özelliğe sahip olanların daha uzun yaşadığı yolundaki inanış desteklenmemiştir. Tam tersine orta düzeyde kaygıya sahip olanların yaşam sürelerinin daha uzun olduğu görülmüştür.  

UMUT

Umut, gelecekle ilgili olumlu beklenti içinde olmaktır. Umut, insanları hedefe odaklayan ve hedefe ulaşmak için alternatif yollar bulmaya yönelten enerjinin kaynağıdır. İyimserlik ve olumlu tutum gibi umut da yüksek yaşam ve iş doyumu ve yüksek performans ile ilişkili bulunmuştur. İyimserlik ve umudu birbirinin yerine kullananlar vardır. Umuttan söz ederken eylem, yöntem ve amaç (hedef) bileşenlerini içine alması gerekir. Umut bir yönüyle amaca odaklanmayı, diğer yönüyle o amaca ulaşmak için seçilecek yolu ve yöntemi içine alır. 

YILMAZLIK 

Yılmazlık; bir zorluk ve sıkıntılı bir durumla mücadeleden sonra eski haline dönmek olarak tanımlanabilir. Yılmaz insanlar, karmaşık durumlar ve güçlüklerle yaptıkları mücadeleden gelişerek çıkarlar. Bu özellik dayanıklılık, direnç, esneklik gibi kişiliğe ait psikolojik ve fizyolojik nitelikleri içine alır. Bir yönüyle yılmazlık, hedef ve başarıya odaklanarak mücadeleden vazgeçmeme becerisidir. Psikolojik yılmazlık özelliği içine belirsizlik, olumsuz durumlar ve engellerle mücadele etme becerilerini de alır. Bu özellik psikolojik sermayenin diğer bileşenleri olan umut, olumlu tutum ve iyimserlikle birleşerek hayat başarısının temel belirleyicisi olan özyeterliliği oluşturur. 

ÖZYETERLİLİK

Özyeterlilik; kişilerin bir işi yaparken başaracakları konusunda temel inanç düzeyidir. Özyeterlilik, motivasyon üzerinde doğrudan etkilidir. Özyeterliliği yüksek insanlar konfor alanının dışına çıkmayı göze alır, ek sorumluluklar üstlenir. Bunun sonucunda da doğal olarak beceri ve potansiyellerini geliştirirler. 
Özyeterlilik; kişinin yetkinlikleri ile değil, genel yeterlilik algısıyla ilişkilidir. Bu algının temelinde kişinin geçmişinde üstesinden geldiği zorluklar ve aştığı engellerle ilgili yeterlilik duygusu vardır. Bir kurum içinde çalışanların özyeterliliği, kurumsal performansı doğrudan etkiler. Gelecekle ilgili olumlu beklentiler içinde olmak (umut), engel ve zorluklarla karşılaşacağını bilmek ve bunların üzerine gitmek (yılmazlık) ve bilmediklerini de bilerek risk değerlendirmesi yaparak olumlu tutum içinde olmak (olumlu tutum) ve geçmiş deneyim ve örneklerden yola çıkarak zorluk ve engellerin üstesinden gelineceğine inanmak (özyeterlilik) hem birey olarak hem de kurumsal performansın yükselmesi için önemli bir temel oluşturur.

SONUÇ

Bir kurumda insan kaynakları sermayesini güçlendirmek, psikolojik sermayesi güçlü çalışanları işe almak ve yöneticilik kademelerine yükseltmekle mümkündür. Bunun için insan kaynaklarının işe alım stratejisini gözden geçirmesi ve muhtemelen yeniden yapılandırması gerekir. İyi okullarda okuyan, imkanlı ailelerin, başarılı mezunlarını işe almak yerine öğrencilik yıllarında çalışmış, bulunduğu noktaya gelmek ve sahip olduklarını elde etmek için mücadele etmiş olanları seçmek bir alternatif olabilir. Eğitimi sırasında birden fazla ciddi staj yapmış, sektörü tanımak için çaba harcamış, kendi imkanlarıyla dünyayı tanıma girişiminde bulunmuş, coursera benzeri açık kaynaklardan sertifikalar almış, öğrenci kulüplerinde aktif görev yapmış, sivil toplum örgütlerinde hizmet etmiş olanlardan yapılacak seçimler, işe alım mülakatlarında yapay başarı hikayeleri anlatacak adaylardan kurum amaçlarına çok daha fazla hizmet edecektir.

;
Yazının devamı için tıklayınız...

Narsist liderlik

İstanbul Erkek Lisesi’nde Alman öğretmenlerden, Alman kültürü içinde 8 yıl yaşadıktan sonra 1973 yılında ilk kez Almanya’ya gitmiş ve 27 yıl önce müttefik kuvvetler tarafından cezalandırılmak amacıyla yerle bir edilmiş, bütün endüstri ve altyapısı çökertilmiş bir ülkenin kalkınma düzeyini hayret ve hayranlıkla izlemiştim. Yıllar içinde dünyanın çeşitli ülkelerine yaptığım seyahatler, kurduğum ilişkiler ve okuyarak kazandığım bilgiler sonucunda vardığım nokta şu oldu: Kalkınmış ve kalkınamamış ülkeler arasındaki farkı, ‘iyi yönetim ve kötü yönetim’ arasındaki fark belirliyor. İyi yönetim ve kötü yönetim arasındaki farkı belirleyen de batı dillerinde ‘hesap verebilirlik’ (accountability) denen ‘açıklık’... 
Meslek hayatımın daha sonraki yıllarında farklı alanlardaki yöneticilerle çalışma şansım ve fırsatım olduğunda şunu gördüm: Ülkeleri, siyasi partileri, şirketleri, spor kulüplerini, sivil veya resmi organizasyonları önce başarıya, sonra felakete aynı kişi götürür. Bu kişi kurumun veya sistemin başında olan liderdir. Lider, yönettiği kurumun kültürüne damgasını vurur. Liderin kişiliği ve duygusal dalgalanmaları, birlikte çalıştığı kişilerle olan ilişkisini etkiler. Bu etki de hem kurum iklimi hem de yakın çevresinde olanların yaşam kalitesi ve ruh sağlıkları üzerinde önemli ölçüde rol oynar. 

İş hayatı açısından çalışanların ruh sağlığı, ülkeler açısından vatandaşların refahı için en önemli tehdit, narsist bir liderle çalışmak veya kitle iletişim araçlarında ona uzun saatler muhatap olmaktır. Aşağıda sıralanan belirtilerin hepsinin bir tek kişide toplanma ihtimali çok düşüktür. Bu nedenle Amerikan Psikiyatri Birliği’nin bütün dünyada referans alınan tanı kitabında da, ‘narsistik’ tanısını almak için temel dokuz belirtinin en az beşine sahip olmak koşulu belirtilmiştir.

HANGİ ÖZELLİKLER ÖNE ÇIKIYOR?

Başlangıçta tutku ve odaklanmayla yürüttüğü çalışmaların sonucunda kişi, içinde bulunduğu kurumun başına geçer ve çalışkanlığıyla başında olduğu sistemi ileri götürür. Bu gelişme kişinin kendi beceri ve değerlerine olan inancının yükselmesine ve bunun sonucunda kendisine olan güveninin ve hayranlığının üst düzeye çıkmasına neden olur. Çok kere sorun da bundan sonra başlar. Narsist kişilerin başlıca özellikleri şunlardır:
> Kendini mükemmel görmek,
> Kendinden başkasını düşünmemek ve davranışlarının başkalarına olan etkisiyle ilgilenmemek,
> Bütün başarıyı kendine mal etmek, başarısızlık durumunda sorumluluğu başkasına yüklemek,
> Olayları bütünüyle kontrol etme isteği,
> Eleştiriye aşırı duyarlılık, aşırı tepki ve öfke,
> Her konuda haklı olduğuna inanmak,
> Başkalarını önemsememek,
> Kuralların kendisi için geçerli olmadığını düşünmek

HAYATA YANSIMASI

Narsist; dış dünya kendisinden ibaret olmadığı ve kendi evreninden farklı olduğu için, bu farklı dünyayı algılamakta zorluk çeker. Bir narsistin güçlü görünüşünün ardında, temelde kaynağı çocukluğa uzanan derin bir güvensizlik yatar. Narsist liderlerin en büyük korkuları, güçlerini kaybetmektir. Kural ve yasaların kendileri için geçerli olmadığını düşündükleri için, kendilerini engelleyen ve sınırlayan durumlarla karşılaştıklarında, kural ve yasalara karşı gelmekten çekinmez, kolayca yalan söyler ve hile yaparlar. Ancak kendi yalanlarına kendilerinin de inandıkları için, bunu bir sorun olarak görmezler. Çok zorlandıkları veya yolun sonuna geldikleri zaman ise Allah’a veya tarihe hesap vereceklerini söylerler. Yakın zamanda ABD, Avrupa ve Türkiye’de büyük şirketlerin üst düzey yönetici ve sahiplerinin büyük yolsuzlukların arkasındaki motif, bu kişilerin kendilerini yasaların üzerinde görmeleridir.

İNSAN İLİŞKİLERİ

Narsist bir insan çevresindeki kişilere ihtiyaçlarını karşıladıkları ölçüde, ilgi gösterir gibi yapar. İhtiyaçlarını karşılayacak insanların adeta transparan olmasını ister. Buna çok kere eş ve çocukları da dahildir. İnsanlara bir araç olarak bakar, onları kullanır ve bundan herhangi bir rahatsızlık duymaz; çünkü kendini bulunduğu çevreye bir hediye olarak görür. Bu nedenle ‘vefa’ duygusu gibi bir duyguya bütünüyle yabancıdır. Onlara göre ‘vefa’ tek yönlü bir yol olduğu için çevrelerindeki herkesten mutlak bir sadakat beklerler. Buna yanlışlarının onaylanması, olaylara onun gözünden bakılması da dahildir. 
Narsist lidere göre insanları yakın çevresine dahil etmek, onlara verdiği bir hediyedir ve bununla yetinmeleri gerekir. Çok kere de haklı çıkarlar, çünkü bu insanların çoğu da bağımlı kişilik yapısına sahiptir ve kendi sosyal çevrelerinde lidere yakın olma ayrıcalığını kullanarak üstünlük taslarlar. Ancak narsist bir liderle çalışmanın kaçınılmaz sakıncası ihtiyaç kalmadığında ‘fırlatılıp atılmaktır’. 

Yukarıda sıraladığımız özellikler; okuyucuların zihinlerine mutlaka en başta iş, daha sonra spor ve siyaset dünyasından, hem tarihsel, hem de güncel boyutta birçok örnek getirmiştir. Narsistik kişileri sadece kurumların başındaki liderler olarak düşünmeyen, düşünce perspektifini spor ve sanat aleminin gündeminde olan kişiler yönüne de genişletenler, çok sayıda örnek bulabilirler. 

Bu satırları okuyanların aklına ilk gelen kişi hiç şüphesiz stratejik ortağımız olduğuna inandığımız ABD Başkanı Donald Trump’tır. Tarih, kurumsal altyapısı ve devlet geleneği olmayan ülkelerde narsist bir başkanın ülkesini felakete sürüklediğinin örnekleriyle doludur. Ancak yakın zamanda yaşananlar, böyle bir liderin ABD gibi sistemi koruyan kurumların son derece güçlü bir şekilde birbirini denetlediği bir ülkede bile ne kadar tehlikeli olabileceğini göstermiştir.

BEN, BEN, BEN YİNE VE İLLE DE BEN

Narsistlerin cümlelerinin neredeyse tamamı ‘ben’ diye başlar. Geçenlerde internette Donald Trump’ın farklı zamanlarda topluluk önünde 32 farklı alanda “Dünyada kimse benden daha iyi olamaz” diye konuştuğu bir derleme izlemiştim. Birlikte çalıştıkları kişileri göstermelik olarak onurlandırmak adına ‘biz’ diye başladıkları cümleler bile, ‘ben’ diye biter. Narsist bir lider bütün başarıyı kendisine mal eder. Kendinden evvel yapılanları ya yok sayar ve hiç sözünü etmez, ya da küçümser. Buna karşılık çok aşikâr başarısızlıklarda dahi en küçük bir sorumluluk duygusu yaşamaz. İşler inkar edilemeyecek kadar kötü gittiğinde sorumlu olan ya başkaları ya koşullar ya da ‘dış düşmanlar’dır. Bunun örneklerini hem spor alanında hem iş hayatında hem de tarih boyunca siyaset sahnesinde görmek mümkün. Ortada bir başarı varsa nedeni ‘kendileri’dir. Başarısızlığın nedenleri ise siyasette ‘dış güçler’, sporda ‘medya, hakem ve federasyon’, iş hayatında ise ‘konjonktür, beceriksiz çalışanlar ve gerekli desteği vermeyen devlet’tir.

YÖNETİM TARZI

Narsist bir liderin çevresinde göstermelik olarak danışmanlar bulunur. Danışmanlardan beklenen gerçekte uzmanlıklarını kullanarak lidere yol göstermek değil, onu onaylamaktır. Yukarıda sıralanan özellikler, narsist kişilerin bir süre sonra gerçeklerden kopmasına neden olur. Narsist bir lider tarafından yönetilen bir kurumda, lidere sunulan bütün bilgiler onun algısını besleyecek ve egosunu yüceltecek şekle sokulur. Böylece narsist lider kendi yarattığı bir sanal gerçeklik dünyasında yaşar ve kendi dışındaki dünyanın da bir gün onun çizgisine geleceğinden emin olur.

SONUÇ

Görüldüğü gibi narsist bir liderle çalışmak, bir yönüyle ruh sağlığı açısından risk taşıma, diğer yönüyle de kişinin itibarı açısından yıkıcı sonuçlar doğurma potansiyeline sahiptir. Birçok Afrika ve Güney Amerika ülkesi yakın zamana kadar narsist liderler tarafından yönetilmiş, bazıları ise hâlâ yönetiliyor. Narsist liderler denetim mekanizmalarının yokluğu nedeniyle iktidarı bırakmak istemez ve fiziki güçten düştüklerinde bile aileden birinin devamını sağlamaya çalışırlar. Küba’da Raul Castro, bunun en son örneğidir. Bunu önleyecek ilk koşul, ABD’de olduğu gibi seçilme sayısını sınırlamaktır.

Kaynak
American Psychiatric Association: Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, Fifth Edition. Arlington, VA, American Psychiatric Association, 2013.

;
Yazının devamı için tıklayınız...

Markalı ürün kullanmak

İnsanların ait oldukları sosyal statüye göre neleri giyip, neleri giyemeyecekleri konusundaki kuralların başlangıcı eski Roma’ya kadar uzanır. Giyim kuralları zaman içinde değişim göstererek bütün Avrupa ve Asya’da bazen yazılı ve zorlayıcı; bazen sadece toplum baskısıyla günümüze kadar gelmiştir. Örneğin; 17’nci yüzyılda İngiltere’de sadece asiller kürk, dantel ve ipekli kumaşlar giyebilirdi. Hayat kadınları saf olmadıklarını belirten başlarını örten çizgili kapüşon giymek zorundaydılar. Günümüzde böyle bir zorlayıcı ayırım olmadığı halde, insanlar moda aracılığı ile birbirine benzeyerek, birbirinden farklılaşmaya çalışmak gibi garip bir çelişkiyi yaşarlar. 

DEĞERİ ANALİZ ETMEK İÇİN İKİ ÖLÇÜT KULLANILIYOR

Bir ürünün, ödediğimiz paraya değer olup olmadığına karar vermek için iki ölçü kullanırız. Birincisi, ürünün fiyatını ona benzer kabul ettiğimiz bir başka ürünle kıyaslamak, ikincisi de fiyat olarak konmuş çapanın (anchoring) etkisinde kalarak alım kararı vermek. Büyük çoğunlukla fiyatı yüksek olan ürünlerin daha kaliteli ve ödenen fiyata değer olduğu kabul edilir. Diğer taraftan özellikle indirimli ürün alırken geçerli olan ölçüt budur. Daha açık bir anlatımla, ürünün çapa etkisi yapan standart fiyatı ile o an satışta olan indirimli fiyatı karşılaştırılır. Bu nedenle indirimli fiyat duyuruları etkilidir. 

MARKA HAYAT TARZINI TEMSİL EDER

Bir saatin, kadın ayakkabısının, eşarbın veya trikonun fiyatını belirleyen, ürünün maliyeti veya kalitesi olmayıp o markanın temsil ettiği hayat tarzına atfedilen değerdir. Marka, özlem duyulan bir yaşam biçimi algısı yaratır. Bu algının yaratılmasında ürün kadar, ürünün satışa sunulduğu mağazanın dekorasyonu ve mağaza çalışanlarının giyimi gibi pek çok unsur etkilidir. İnsan beyninin bu özelliğini bilen marka yöneticileri, ürünlerinin kalitesini geliştirerek belirli bir noktanın ötesine geçemeyeceklerini bildikleri için marka algısına yatırım yapmayı tercih ederler. Bu şekilde insanların duygu dünyaları üzerinden özlemleriyle ilişki kurarak, beynimizde markanın kavramlaşmasını sağlarlar. Hatta daha öteye giderek deri kullanmak yerine plastik çantalar üzerine markalarını koyarak, maliyetlerini büyük ölçüde düşürerek karlılıklarını artırırlar. Ürünü kullanan kişi plastik bir ürün kullandığını düşünmeden severek bu ürünü kolunda veya üstünde taşır. 

BENLİK İŞARETLEMESİ

Benzer durum ünlü markaların aksesuarları için de geçerlidir. Maliyeti neredeyse ‘hiç’ düzeyinde olan küçük ve maddi değeri olmayan aksesuarlar çok yüksek bedellerle saatlere takılacak isim baş harfi veya çantaya bağlanacak aksesuarlar olarak satılır. Sosyal psikologlar bu durumu benlik işaretlemesi (self signaling) adını verdikleri bir kavramla açıklamaya çalışırlar. Her insan kendisinin zevkleri ve karakteriyle özel olduğuna inanmakla beraber; kendisini tam olarak bilmediğinin de farkındadır. Başka insanları davranışlarıyla, kendimizi niyetimizle değerlendiririz. Bu arada bazı davranışları da taklit ederiz. Örneğin dilenciye para vermek, kişinin kim olduğu, karakteri, ahlaki normlarının sıkılığı konusunda bilgi vermez. Ancak böyle bir davranışta bulunan kişi, bu davranışın sağladığı bilgiyle ‘benlik işaretlemesi’ olarak kendisini müşfik ve hayırsever bir insan olarak görür. 

LÜKS NEDİR?

Coco Chanel, “Gerekli olanın bittiği yerde lüks başlar” demiştir. Bain & Company'nin ‘2016 İlkbahar Küresel Lüks Tüketim Malları Raporu’na göre; küresel lüks tüketim pazarı, 2016 yılını 253 milyar Euro gelirle kapattı ve 2020'ye kadar bu gelirin yüzde 2 ila 3 oranında artışla 280-295 milyar Euro’ya ulaşması bekleniyor. Raporda ayrıca, değişen tüketim alışkanlıklarıyla birlikte hızla büyüyen X ve Y Kuşağı harcamalarının lüks pazarına 50 milyon yeni tüketici kazandıracağı belirtilmiştir. 

ORTA GELİR DÜZEYİNDEKİ KİŞİLER NEDEN BÜTÇELERİNİ ZORLUYOR?

Orta gelir düzeyindeki birçok kişi, mezuniyet, nişan, düğün, yıl dönümü gibi özel durumları için bütçelerini zorlayarak sevdiklerine lüksü temsil eden markalı ürünler satın alırlar. Böylece o kişiye verdikleri değeri ve o kişiye atfettikleri statüyü göstermeye çalışırlar. Bu nedenle lüks markalar genel alanlarda büyük reklam panolarında yer alarak görünürlük ve bilinirliklerini artırırlar. Çünkü lüks markaların bilinirliği, arzulanması ve bu markaların ürünlerine sahip olma isteği arasında güçlü bir ilişki vardır. Sanıldığı gibi lüks markalar sadece zenginlere pazarlanmaz. Lüks markalar herkesin bunları satın alamayacağı algısı yaratır ve çok geniş bir kitlede güçlü bir satın alma arzusu uyandırır.

ASILLARINA ÇOK BENZEYEN TAKLİT TASARIMLAR DA YÜKSEK BEDELLERE ALICI BULUYOR

Çoğunluğunu İsviçre, İtalyan ve Fransız üreticilerin oluşturduğu saat, ayakkabı ve çanta pazarında alım yapanların büyük çoğunluğu orta ve üst-orta gelir gurubundandır. Bu alımlar mezuniyet, işe kabul, terfi ve nişan-düğün gibi özel vesilelerle satın alınır veya hediye edilir. Bu nedenle lüks markalar geniş bir dağıtım ağına, yaygın reklam ve pazarlama stratejine sahiptir. Çünkü büyümelerini geniş kitlelerin seyrek de olsa bu ürünleri almasına borçludurlar. Marka insanların önemli bir bölümü için başkalarından üstün olduğunu gösterme, bazıları için de kendini ödüllendirme ve buna değdiğine inanma duygusudur. Yüksek fiyata satılan gerçek bir Louis Vuitton, Gucci, Prada, Chanel vb. markalı bir çanta, ayakkabı veya aksesuar kullanmakta zorluk çekenler de görüntüleri ve dışardan gözlenen özellikleri asıllarına çok benzeyen taklitlerini kullanırlar. Böylece kendilerini de benlik işaretlemesi (self signaling) yoluyla bir üst sınıfa ait olarak gösterirler. Son yıllarda ülkemizde markalı ürünlerin tıpkı taklitlerinin yapıldığı ve bunların bile yüksek bedellerle alıcı bulduğu biliniyor.

SONUÇ

Marka, gerçek bir değerden çok algılanan bir değerdir. Algılanan değer, ürünün sunduğu faydanın ötesinde beklenti ve özlemlerin soyut dünyasıyla ilgili olduğu için kolayca çarpıtılabilir. Lüks algısını temsil eden markalı bir ürüne, onun tasarımı ve niteliklerin alışılmışın dışında olması, bedelinin sıradan olan markaların çok üzerinde olması, iletişiminde özel bir hayat tarzının sunulmasıyla nedeniyle statü sembolü olarak görür ve buna para öderiz. Bu yüzden, gözü kapalı marka bağımlısı olmamak veya yüksek fiyat konulan bir ürünün daha nitelikli olduğuna inanmamakta yarar vardır. Çünkü pahalı olan mutlaka iyi veya kaliteli değildir. Size bilinçsizce para harcatacak seçimler yapmak yerine, zevkinize ve sezginize önem verin. Fiyat ile değer arasında doğrudan bir bağlantı olmadığını, çoğu zaman değer algımızın çarpıtılarak fiyatlarla oynandığını bilmek sizi bütçenizi gereksiz yere zorlamaktan koruyabilir.

;
Yazının devamı için tıklayınız...

Karizma ve lider

Liderlik konusunda bir değerlendirme yapmak isteyen kişilerin en sık kullandıkları kavram, ‘karizma’ olarak karşımıza çıkıyor. ‘Karizmatik liderlik’ten ilk söz eden, İsviçreli Max Weber, 1947 yılında, karizmatik liderlerin sıradan insanlardan farklı olarak tanrı vergisi ayrıcalıklı, üstün güç ve niteliklere sahip olduğunu söylemiştir. Conger ve Kanungo da, karizma konusunda çalışmış ve bu konudaki hipotezleri bilimsel araştırmalara konu olmuştur. Karizmatik insanların davranışları sekiz boyutta incelenmiştir. En güçlüden en zayıfa, şöyle sıralanmıştır: Alışılmamış davranışlar göstermek, kişisel risk almak, geleceğe dönük vizyon sahibi olmak, kendilerini izleyenlerin ihtiyaçlarına duyarlılık göstermek, köklü değişim için harekete geçmek, şartları gerçekçi olarak değerlendirmek, kendini güçlü bir şekilde ifade etmek ve statükoyu değiştirmek için mücadele etmek. Liderlik kavramıyla anlamdaş olabilecek kavram, etki yaratmaktır. İster iş hayatında, ister politik alanda, bir liderin etki yaratabilmek için mutlaka karizma sahibi olması gerekmez. Karizmatik özelliklere sahip bir kişinin, bulunduğu çevrede lider konuma gelmesi doğaldır. Diğer taraftan yukarıda sıralanan özelliklerden bazılarına sahip olan ve gerçekte liderlik özelliklerine sahip olmayan birçok kişinin hak etmediği pozisyonlara geldiği herkesin malumudur. Bu noktada kavramsal bir ayırım yapmak gerekir. Statükoyu sürdüren liderler ve değişim yaratan liderler birbirinden farklıdır.

BEŞİNCİ DÜZEY LİDERLİK VE KARİZMA

‘İyi’den Mükemmele Şirket’ kitabında Jim Collins, Fortune 500 Listesi’ne çeşitli zamanlarda girmiş 1435 şirket üzerinde yapılan araştırma sonucunda, sürdürülebilir başarının örneği olabilecek 11 şirket saptayabildiğini paylaşmıştı. Jim Collins’e göre sürdürülebilir başarıyı sağlayan kurumların en önemli özelliği, ‘beşinci düzey liderlik’ özelliklerine sahip bir kişi tarafından yönetilmeleri… Beşinci düzey liderlik kısaca, kişilik boyutunda derin bir alçakgönüllülük ve profesyonel boyutta da büyük bir tutku olarak tanımlanıyor. Bu liderler başarıyı paylaşır ve çalıştıkları kişileri ön plana çıkarır. Başarılarının kaynağı sorulduğunda, dış koşulların kendilerini desteklediğini ve talihli olduklarını söylerler. Beklenen sonuçlar alınmadığı zaman, sorumluluğu bütünüyle üstlenirler. Sakin, soğukkanlı ve kararlı davranırlar. Çalıştıkları kişileri motive etmek için ‘karizmatik görünmek yerine, önceden belirledikleri standartları pusula olarak kullanırlar. Çalışanlara benimsettikleri standartlar ve tutarlılık liderin sarsılmaz iradesini yansıtır. Bu standartların başında, vasatlığı kabul etmemek gelir. Bunun sonucunda, koşullar ne olursa olsun, yüksek hedeflerin gerçekleşmesinden başka bir sonuç kabul etmezler.

İLK FARK EDİLEN ÖZELLİKLER

Bu araştırmadan ortaya çıkan olgulardan biri de, gösterişli ancak sabun köpüğü gibi sönen başarılara imza atan liderlerin, şirketlerini uzun ömürlü başarılara götüremedikleri... Karizmatik liderlerin ilk fark edilen özelliği, kendilerini iyi ifade edebilmeleri ve çevrelerini etkileyebilmeleridir. İlgi odağı olmaktan hoşlanır, alışılmamış davranışlarla dikkat çekerler. Ancak görünüş yanıltıcı olabilir. Gerek davranış ve akıl sağlığı problemlerini tanımlayan DSM IV’te (Diagnostic Statistical Manual For Mental Disorders) gerekse Glasgow Caledonian Üniversitesi’nde yapılan çalışmalarda, sosyopatların kişiliğinde şu özellikler saptanmıştır: Bencillik, kendine aşırı önem vermek, insanları kullanmak, patolojik yalancılık ve kendi yalanlarına inanmak, yaptıklarından sorumluluk duymamak, gerçek dışı amaçlar. Psikolog Liza Marshall’ın suçlular ve mahkûmlar üzerinde yaptığı bir araştırmada, yukarıdaki özelliklerin hemen hepsinin politikacıların ve karizmatik iş liderlerinin büyük çoğunluğunda da bulunduğu görmüştür.

ANLAM DUYGUSU YAŞATMAK

Beşinci düzeye ulaşan lider, daha sık rastlanan dört liderlik düzeyinin becerilerine sahiptir ve bunların da ötesine geçer. Dördüncü düzeydeki bir lider, sahip olduğu vizyona ulaşmak için çalıştığı kişileri ikna eder, ilham verir, heyecan yaratır ve harekete geçirir. Ekip üyelerinin yorulmadan çaba göstermelerini sağlar. Ancak bu sonuçların sürekliliğini sağlayarak kurumunu kalıcı bir mükemmellik düzeyine çıkarmayı başaran, beşinci düzeydeki liderdir. Söz konusu lider, bunu alçak gönüllülüğü ve iradesiyle sağlar. Jim Collins’e göre dördüncü düzeyden beşinci düzeye ulaşmak için, beşinci düzeyin tohumunu içinde barındırmak gerekir. Çünkü bu tohuma sahip olmayan kişilerin çok büyük egoları vardır. Bu aşırı gelişmiş ego, liderin kurumdan çok kendisine odaklanmasına yol açar. 

EGOLARI, TUTKULARININ ÖNÜNE GEÇMİYOR

Beşinci düzeydeki liderler, alışılmamış liderlik özellikleri sergiliyor: Çoğu zaman alçak gönüllüdürler ve kalabalıkların önüne çıkmak istemezler. Öte yandan az rastlanır bir kararlılığa ve demir gibi bir iradeye sahiptirler. Egolarının, tutkularının önüne geçmesine izin vermezler. Çünkü tutkuları kendileriyle değil, yönettikleri kurumun başarısıyla ilgilidir. Bu yönleri özellikle kriz zamanlarında ve köklü değişim kararları aldıklarında ortaya çıkar. Sarsılmaz bir profesyonellikle, kurumlarının geleceğini güvence altına almak için, kendilerinden sonra gelecek kişileri titizlikle seçer ve yetiştirirler. Bu düzeydeki liderleri geliştirmek için işe alırken yaygın yaklaşımın dışına çıkmak ve öncelikle karakter ve kişilik değerlendirmesi yapmak ancak daha sonra stratejiye odaklanmak gerektiğini somut örneklerle kanıtlarlar.

SAAT SAHİBİ LİDER VE MİMARİ LİDER ARASINDAKİ FARK

Bir liderin karizma sahibi olması gerekmez. Jim Collins’in saptadığı beşinci düzey liderlik özellikleri de; ilk bakışta sıradan görünen, gürültücü olmayan ancak çok güçlü bir azim ve başarı tutkusuna sahip kişileri işaret ediyor. Türk kültüründeki ‘statü merakı’ bu düzey liderliğin önünde bir engel teşkil etse de, bu tür liderler Türk iş hayatında varlığını belli ediyor. Bir İngiliz atasözü şöyle der: ‘Zenginlik bağırır, servet fısıldar.’ Beşinci düzeydeki liderin davranışları zenginliği değil, serveti temsil eder. O, ortaya koyduğu değer sistemiyle kararlar için pusula oluşturur ve böylece kendisinden sonra atılacak adımlar için temel ilkeleri belirler. Diğerlerini ‘saat sahibi lider’e, beşinci düzey lideri ise ‘mimar lider’e benzetebiliriz: Saat sahibi lider; sahip olduğu saat sayesinde ‘hem doğruyu söyler hem de işe yarar’. Bu nedenle görevde kaldığı dönemde saygı ve hayranlık görür. Mimar lider ise ‘saat yapar ve kendinden sonra gelenlerin ona ihtiyaç duymadan işi yürütmesine imkan yaratır’. Böylece sadece görevi süresince değil; daha sonra hatta öldükten sonra da yol göstermeye, hatırlanmaya ve saygı duyulmaya devam eder.

;
Yazının devamı için tıklayınız...

Yardımseverliğin hayat kalitesi üzerine etkisi

İçinde yaşadığımız çağın önemli sorunlarından biri stres… Önemli olan stressiz bir hayat özlemi içinde olmak değil, stresleri gelişme yolunda fırsatlara dönüştürebilmek. En büyük stres kaynaklarından biri yalnızlık veya kişinin kendisini yalnız hissetmesi. Yapılan çok sayıda çalışmanın kesin sonucu, başkalarına yardım etmenin, yardım edilenden daha çok yardım edene yarar sağladığı yönünde. Stres kavramını tıp literatürüne kazandıran büyük hoca Hans Selye, bu durumu ‘alturist egoizm’ olarak tanımladı. Yardım davranışının iki boyutu bulunuyor. Birincisi, filantropi denilen ve varlıklı insanların servetlerinin bir bölümünü hayır işlerine bağışlaması… Benzer şekilde ünlülerin, şöhretlerini yardım kuruluşları adına kullanması da bu çerçevede düşünülüyor. İkinci tür yardım davranışı da sıradan insanların zamanlarının veya paralarının bir bölümünü başkaları için harcaması.

GÖNÜLLÜ HİZMETE KATILMAK

Gönüllü bir hizmete katılanlarda, düzenli fizik egzersiz yapanların bedenlerinde salgılanan endorfine rastlanıyor. New York Sağlık Geliştirme Enstitüsü Başkanı Allan Luks, hayatını gönüllülük hizmetlerine adamış olan 3 bin 300 gönüllü üzerinde yaptığı araştırmada; grubun yüzde 95’inin, yardım etme eyleminden sonra stres düzeylerinin düştüğünü vurguladı. Cornell Üniversitesi’nde 427 kadını içine alan 30 yıllık bir araştırma, gönüllü çalışmanın uzun ve sağlıklı yaşamanın temel belirleyicilerinden biri olduğunu ortaya koydu. San Francisco Üniversitesi’nden Koruyucu Hekimlik Profesörü Dr. Dean Ornish ve Harvard Tıp Fakültesi’nden Kardiyolog Dr. Herbert Benson, başkalarına yardımı içine alan gönüllü etkinliklere katılımı, tüm rehabilitasyon programlarına koyduklarını ifade ediyor. Yalnız yaşayanların bu tür etkinliklere katılanlara kıyasla beş kat daha yüksek risk grubunda olduğu da açıklandı. Gönüllülük ve hizmet insanları birbirine bağlar, yeterlilik duygusunu güçlendirir, hoş vakit geçirmelerini sağlar ve kendileri güçlü hissetmelerine yol açar. Ülkemizde ihtiyaç duyanlara yardımı kendisine misyon edinen çok sayıda din temelli ve din dışı kuruluş bulunuyor. 

ZENGİNLİK ACIMASIZ YAPAR MI?

Araştırmalar, insanların refah ve maddi varlık merdiveninde yükseldikçe empati ve merhamet duygularının azaldığını ve sahip olduklarını hak ettikleri konusunda güçlü bir inanç geliştirdiklerini düşündürüyor. Bu eğilimin en özlü ifadesi Wall Street filminde Michael Douglas’ın canlandırdığı Gordon Gekko karakterinin dile getirdiği ‘açgözlülük iyidir’ ifadesinde kendini bulur. Diğer taraftan ihtiyacı olana yardım etme davranışı insanın evrimsel gelişimi içinde genlerine kodlandığı için türümüz bugüne geldi. Sosyal psikologlar yardım etme davranışına ‘prososyal’ davranış adını veriyor. Araştırmacı P. Piff bunu anlamak için zenginlerin mi, yoksa fakirlerin mi daha fazla yardım etme eğiliminde olduğunu inceledi. Laboratuvara davet ettiği zengin ve fakir insanlara çeşitli tutarlarda para vererek, bunu hiç tanımadığı ve bir daha hiç karşılaşmayacağı biriyle ne ölçüde paylaşacağını araştırdı ve yıllık geliri 15-25 bin dolar olanlarla, 150-250 bin dolar olanları kıyasladı. Bunun sonucunda düşük gelir grubunda olanların yüzde 44 daha fazla paylaşma eğiliminde olduklarını analiz etti.

YARDIM ETME, BEYİNDE DOPAMİN SALGISINA YOL AÇIYOR

Laboratuvarda yapılan bazı küçük müdahalelerin, eşitlik duygusu doğurduğu ve empati geliştirdiği görüldü. Çünkü gerçekte varlıklı insanlar da evrimsel mirasları sonucu yardımlaşma ve toplum olarak yaşamanın yararları konusunda temel bir altyapıya sahipler. Örneğin, çocuk fakirliği konusunda sadece 46 saniye süren bir video izlemek, varlıklı insanlara çevrelerindeki dünyaya kayıtsız kalmamaları konusunda kuvvetli bir işaret oluşturdu. Bu videoyu seyrettikten bir saat sonra, varlıklı insanların da zamanlarını tanımadıkları ve yardıma ihtiyaç duyan insanlara ayırmak konusunda fakirler kadar cömert oldukları görüldü. Bill Gates, 2007 yılında; “İnsanlığın en büyük gelişimi büyük keşiflerde değil, bu keşiflerle toplumdaki eşitsizlikleri azaltmak konusunda alınacak yoldadır” yorumunda bulunmuştu. İnsanın hayat karşısında kendisinden daha az şanslı ve ihtiyaç içindeki birisine el uzatması, yardım alandan çok yardım edene yarar sağlıyor. Maddi bir ödül almak, beyinde dopamin salgılanmasına ve kişinin kendisini başarılı ve iyi hissetmesine neden oluyor. Ancak yardım etme davranışının da beyinde dopamin salgısına yol açtığı gözlemleniyor. Belki de bu nedenle başlangıçta arkadaşlarının teşviki ile çok da istekli olmadan gönüllü hizmetlere katılanlar, bir süre sonra başlangıçta öngördüklerinden çok daha fazla zaman ve parayı bu etkinliklere aktarıyor. Bu duyguları geliştirmek için eğitim sistemi içine bu yaklaşımı yerleştirmek çocuklara ve gençlere kazandırmak büyük önem taşıyor. 

ÜÇ FARKLI GRUP

Batı’da bazı büyük gazetelerin haftanın bir günü ‘obituaries’ adı verilen parasız ölüm haberleri yayınladıkları bir sayfaları bulunuyor. Bu sayfada herhangi bir şekilde toplum hayatında yer almış devlet insanı, akademisyen, sanatçı, bilim insanı, yüksek memur gibi insanların hayat hikayeleri anlatılıyor. New Yorklu bir matematikçi olan Lux Narayan, 18 ayda 2 bin ölüm ilanını incelemiş ve bunların üç grupta toplandığını analiz etti. Birinci grupta sayfanın büyük bölümünü kaplayan, herkesin bildiği insanlar, ikinci grupta pek çok kişinin tanımadığı ancak okuyunca hatırladıkları insanlar yer alıyor. Bunlar daha çok bilim insanı veya sanatçılardır. Üçüncü grupta yer alanlar ise neredeyse kimsenin bilmediği ve hayat hikayeleri on satırı geçmeyenlerdir. Ancak bu grupta yer alanların hayat hikayelerinde ‘the’ kelimesinden sonra en sık tekrarlanan kelime ise ‘helped’ (yardım etti).

SONUÇ

Öncelikle sahip olduklarımızın ne kadarını gerçekten hak ettiğimizi düşünerek işe başlamalıyız. Daha sonra da bizden daha az şanslı insanlara yardım eli uzatmanın bizi kendi gözümüzde de daha iyi bir insan yapacağını bilmek iyi gelecektir. Eski Mısır inanışına göre insan iki defa ölür. Biri beden olarak bu dünyadaki yaşam süresini tamamladığında, diğeri de ruh olarak adı son defa anıldığında. Bu nedenle ölümden sonra da yaşamaya devam etmenin yolu, giderken götüremeyeceğimiz ve çoğunlukla arkamızda aile içi çatışmalara neden olacak bir servet biriktirmekten çok, ihtiyacı olanların hayatına dokunarak iz bırakmaktır.

;
Yazının devamı için tıklayınız...

Kadınların yönettiği bir dünyada yaşamak

Her toplum, kendine layık olduğuna inandığı liderleri seçer ve onlar tarafından yönetilir. Hem toplumların hem de iş hayatında şirketlerin performansı, liderlerin performansı tarafından belirlenir. Günümüz dünyası, her alanda ağırlıklı olarak erkekler tarafından yönetiliyor. Aşağıda yer verdiğimiz araştırmanın sonuçlarına göre; ne ülkelerin ne de büyük şirketlerin performansı, toplumların geniş kesimlerince yeterli bulunuyor. Bu durum sadece milli geliri düşük ülkelere özgü olmayıp, Avrupa modelinde olduğu gibi, ulusal geliri yüksek ülkeler için de geçerli. Bütün bu gelişmeler, endüstri devriminin başından bu yana gelen ve dünya savaşlarıyla pekişen, erkeklere özgü ‘komuta-kontrol’ anlayışının sonuna gelindiğini gösteriyor.

Gerzema ve D’Antonio’nun dünya gayri safi milli hasılasının yüzde 65’ini üreten 13 ülkede, 64 bin kişiyi içine alan araştırması, dünyanın nasıl göründüğü ile ilgili algıyı özlü bir şekilde yansıtıyor. Bu araştırmada; önce 125 sıfat, 32 bin kişi tarafından kadın ve erkeklere özgü ve her iki cinsiyet için ortak özellikler olarak ayrıştırıldı. Daha sonra araştırma grubunun diğer yarısını oluşturan ve bu sınıflandırmadan habersiz 32 bin kişiye; ahlaklı, başarılı ve mutlu insanların özelliklerinin yanı sıra ‘bugünün liderlerinde görmek istedikleri nitelikler’ soruldu. 

BAŞARI

Bu araştırmaya katılanların yüzde 80’i başarı için iyi ilişkiler sürdürmenin ve insanlara saygının paradan daha önemli değerler olarak öne çıktığını söyledi. Yüzde 50’nin üzerindeki bir grup, ‘kibar insanların’ saldırgan ve kontrol edici olanlardan daha başarılı olacağına inandığını belirtti. Bu başlık altında iş birliği, nezaket ve empati en çok tekrarlanan sıfatlar oldu. Bu sonuçlar, toplumdaki başarı algısının daha çok kadınlara özgü sıfatlar yönünde değiştiğini gösteriyor. Başarı ile özdeşleştirilen erkek özellikleri ise kararlılık, dirençlilik, bağımsızlık ve analitik olmak... 

AHLAK

Araştırmacılar, ahlak konusunu ele alırken gelenek, din ve kültür kavramları üzerinden ilerledi. Yazıdaki şekilde görüldüğü gibi, istatistiki analizler ahlak ile sadakat, empatik, özverili (diğergam/selflessness), sabırlı ve makul/mantıklı olmak gibi kadınlara özgü olarak değerlendirilen özellikler arasında güçlü bir korelasyon olduğunu gösterdi. Bu özelliklere atfedilen önem, toplumlarda öfkeye neden olan; tamah, yozlaşma ve bencilliğe tepki olarak öne çıkıyor. Toplumsal dokunun ve ekonominin sağlamlığı, genel ahlak ve güvenle yakından ilişkili... Toplumda yaygınlaşması beklenen bu özellikler, kadınlara özgü sıfatlar arasında sayılıyor. Erkeklere özgü görülen agresiflik/saldırganlık, analitik olmak, kararlılık, gurur ve bağımsızlık niteliklerinin ise ahlak dışı davranışları kolaylaştırdığı düşünülüyor. (Gerzema ve D’Antonio, 2013).

MUTLULUK

Araştırmanın yürütüldüğü bütün ülkelerde en güçlü bağ, kadın özellikleri ile mutluluk arasında kuruldu. Yukarıda başarı ve ahlak konusunda sıraladığımız sabır (başarı ve ahlakla güçlü ve olumlu korelasyon), sadakat (ahlakla ilişkili) mantık (başarıyla ilişkili) ve esneklik (başarıyla güçlü ve olumlu, ahlakla olumsuz korelasyon) özellikleri empati (ahlakla güçlü ve olumlu korelasyon) ile birleşerek yeni dünya anlayışını yansıtıyor. Geçmişte zenginlik, bolluk ve servetin erkeklere ait özellikler olan güç (iktidar) ve güvenin sonucu olduğu düşünülürken; bugün bolluk ve zenginliğin, bilgi ve etki gibi farklı değerlerle yer değiştirdiği görülüyor. Buna karşılık erkeklere ait olduğu düşünülen 
agresiflik/saldırganlık, baskınlık, sertlik ve cesur olmak gibi özelliklerin hiçbirisi ‘büyük liderlikle’, mutlulukla, başarılı ve ahlaklı olmakla ilişkili bulunmuyor. İlginç olan, erkeklere özgü kabul edilen kararlılık ve güvenli olmanın da listenin en sonunda yer almış olması... 

LİDERLİK

Araştırma grubu, kendini samimi olarak ortaya koyan ve duygularını açık ve dürüst olarak ifade eden liderlere ihtiyaç duyulduğunu gösteriyor. Liderde en çok aranan özellik ise sabır... Bu özellik, dişini sıkarak katlanmak olmayıp, sorunların güçle değil mantıkla çözülmesini sağlar. Erkeklere ait özellikler olduğu kabul edilen kararlılık ve direnç, önemli olmakla birlikte ‘kazanma’ tanımı değişiyor. Karşılıklı bağlı ve bağımlı ekonomik ilişkilerin yaşandığı dünyada, birleştirici olmak çok önemli bir özellik olarak ortaya çıkıyor. Böylece saldırganlık ve denetleme özelliklerinin yerini, iş birliği ve paylaşma alıyor. Araştırmada ortaya çıkan bir başka önemli sonuç, kendine odaklı liderlik anlayışının yerini ‘anlam duygusu yaşatan’ liderliğin alması... Bunun sonucu olarak erkeklere özgü ‘gururlu’ olma özelliğinin yerine ‘sadakat’ tercih ediliyor. Esnek olmak, dinlemek, anlamaya açık olmak ve bağ kurmak kadınların daha avantajlı oldukları özellikler olarak öne çıkıyor.  

ARAŞTIRMANIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Bu araştırma, Walkow ve Jacobs’un bulgularıyla birleştirildiğinde, kadınların yönettiği kurumların tüketicilere, iş arkadaşlarına ve yatırımcılara daha çok güven verdikleri görülüyor. Kadınların daha iyi dinleyici olması ve empati kurması, özellikle kriz dönemlerinde özel ve kamu kurumlarına kaybedilen güvenin kazanılmasında etkili olabiliyor. Kadınların sivil toplum kuruluşlarında, özellikle insan ihtiyaçlarına olan duyarlılıkları nedeniyle, çok daha başarılı oldukları bildiriliyor. Finansal kararlarda kadınların erkeklere kıyasla daha az risk alma eğiliminde olduğu da biliniyor. Buna rağmen aynı işi yapan kadınların erkeklerden daha az kazandığı, büyük şirketlerin yönetim kurullarında ABD’de bile beş erkeğe karşılık bir kadından daha düşük bir temsil oranı olduğu da bir gerçek. Bu sayı, Türkiye’de 10 erkeğe bir kadın (%12,7) mertebesinde.

SONUÇ

Sabır, duyarlılık ve insanlarla bağ kurarak, onlarda anlaşıldıkları duygusunu yaratmak, temposu yüksek ve karşılıklı bağımlılığın egemen olduğu bir dünyada büyük önem taşıyor. Günümüzde iş hayatında olduğu gibi toplumsal yaşamın her alanında kadınlara ait özellikler olduğu düşünülen kibarlık, iş birliği ve başarıyı paylaşmak, hem iş sonuçları açısından hem de uyumlu bir toplum için temel değerlerdir. İş yaşamının ötesinde, dünyayı içine alan yolsuzluk ve savaşların azalmasının da kadınların temsil ettiği güven ve adaletin yaygınlaşmasıyla mümkün olacağı düşünülüyor. Çünkü iyi bir hayata ve saygın bir işe sahip olmak; anlamlı ilişkiler ve güvenli bir çevre içinde yaşamakla mümkün. Kadınların böyle bir dünyayı oluşturmak için erkeklerden daha büyük bir potansiyele sahip oldukları görülüyor.

;
Yazının devamı için tıklayınız...

Aile şirketlerinde kurumsallaş(ama)ma!

Günümüzde aile şirketlerinin değişmeyen gündemi kurumsallaşmadır. Çalışma alanları ve ürünleri ne olursa olsun,  aile şirketlerinin geçmişi birbirleriyle şaşırtıcı benzerlikler taşır. Zeki, girişimci ve kendini işine adamış kurucu bir babanın eseri olan bu şirketlerin büyük çoğunluğunun Ali Saydam’a göre üç büyük zaafı bulunuyor. Birincisi Ar-Ge’ye, ikincisi insan kaynağı gelişimine üçüncüsü de iç ve dış kurumsal iletişime yatırım yapmamış olmak. Buna karşılık bu kuruluşlar, işini hayatından ve ailesinden önde tutan kurucu babanın aşırı kontrolcü ve merkeziyetçi yönetim anlayışı ile gelişir. Bu gelişme sonucu ortaya çıkan zenginlik ise ailenin varlığına, ekipmana ve gayrimenkullere yatırılır.

YOLUNDA GİTMEYEN İŞLER VARSA SUÇLU BELLİDİR: PROFESYONELLER

Aralarından zaman içinde rekabete dayanamayan bazı kurumlar ya kapanmış ya da yüksek potansiyelli olanlar, uluslararası bir şirket tarafından satın alınmış. Sayısı çok fazla olmasa da belli bir kısmı da sahip oldukları avantajları kullanarak günümüze kadar gelmiştir. Kurucu baba çoğunlukla baskın bir kişilik olduğu için, onu izleyen çocukların büyük bölümünün etiket ve cilaları parlak ancak hayat karşısındaki duruşları zayıftır. Bazıları ise iyi eğitimleri ve etkili kişiliklerine rağmen babalarının sağlığında hiçbir zaman yeterli görülmemiş ve hak ettikleri fırsatları kullanmalarına izin verilmemiştir. İkinci kuşak arasında kurucu babanın sağlığında işi hakkıyla yönetenler vardır ancak bunların sayısı istisna olarak kabul edilecek kadar azdır. Bu nedenle, aile içinde babanın etkinliği devam ettiği sürece çocukların sorumlulukları çok kere göstermelik kalır. Bu arada bazı yeni profesyonel yöneticiler işe alınmışsa ve yolunda gitmeyen işler varsa suçlu bellidir: ‘Profesyoneller’… Çünkü kurucu babalar, bütün başarılı insanların sahip olduğu bir illüzyona sahiptir. “Ben geçmişte başardım, şimdi de başarabilirim. Benim dediğimi yapsalar sorun kalmaz. Şimdi işler iyi gitmiyorsa kabahat yeni gelenlerdedir.” Oysa geçmiş konjonktürle günün koşulları arasındaki büyük farkı, kurucu baba bilerek veya bilmeyerek bütünüyle göz ardı eder.

GELENEKSEL TUTUMLAR DEVAM EDİYOR

Başlangıçta da belirttiğimiz gibi, bu kuruluşların 20 yıldır bitmeyen ortak çabası olan ‘kurumsallaşma’ adına atılan ilk büyük adım, bir hasta için acilen uygun kan aranması gibi ‘doğru bir genel müdür’ bulmaktır. Düşünülür ki, aranan doğru genel müdür bulunduğu zaman, kurumda babanın yapmakta oldukları devam edecek, herkes derin bir nefes alacak ve ikinci kuşak sahip olduğu servetin ve itibarın keyfini sürecektir. Belirtmeye gerek var mı bilmiyorum; bu sırada kurucu baba veya çocukları, her karara müdahale etme hakkını ellerinde tutacaklardır. Bütün bu gelişmeler devam ederken aile şirketlerinin üç konudaki tutumu devam eder. “Ar-Ge gereksiz bir yatırımdır ve bize göre bir iş değildir.” “İnsanlara bu kadar para vermeye gerek yoktur.” “Kurumsal iletişim, gazetelerde haber olmaktır ve bizim aile reklamdan hoşlanmaz.” Birçok şirketin düzenli olarak yaptığı ‘çalışan memnuniyeti’ araştırmalarının ‘yönetim özeti’ bölümünün değişmeyen maddesi, ‘kurum içinde iletişimi artırmak’ sadece öneri olarak kalır. Kurum içinde iletişimi artırmak için iyi yapılanmış bir kurumsal iletişim bölümüne ihtiyaç duyulur. Bu bölüm sadece çalışan memnuniyetini sağlamak değil, aynı zamanda iş terkini azaltmak, nitelikli iş gücünü kuruma çekmek, değerlerin iş yapma biçimine yansımasını sağlamak vb. gibi birçok işleve sahiptir. 

AİLE ŞİRKETLERİNDEKİ GERÇEK DAVRANIŞ VE DEĞERLER

Birkaç başarısız ‘doğru genel müdür’ girişiminden sonra, rekabetin zorlaması ve tehlikenin büyümesi üzerine daha gerçekçi yaklaşımlar yapmaya niyetlenilir. Ancak kurucu ailenin asla ödün veremeyeceği koşullar vardır. Bu koşullar öncelikle işle ilgili değil, yönetim felsefesi ile ilgilidir. Bunu şöyle özetleyebiliriz: “Yenilik ve değişim için profesyonelleşmeye evet, ancak bizi bugüne getiren değerlerimizden asla ödün vermeden.” Bu değerler nedir? diye sorarsanız, hiçbir zaman açık ve berrak bir tanım alamazsınız. Bu konuyu üstelediğinizde ‘çok çalışmak, işi sahiplenmek’ gibi genel ifade ve hiç kimsenin yadsıyamayacağı genel doğrular duyarsınız. Ancak bu doğruların hiçbiri, günün iş hayatının karmaşık sorunlarıyla ve rekabetle mücadele etmeye imkan vermez. Fakat ailenin her önemli karara ve farklı iş yapma biçimlerine, ‘değerlerimize uymadığı’ gerekçesiyle müdahale etme hakkını meşru kılar. Bu tür kurumların gerçekte kültürlerini oluşturan geçerli değerlerini, bugünün bilimsel ve objektif araçlarıyla ölçtüğünüzde bulacağınız değer ve davranışlar, standart klişelerin dışında şunlardır: Hiyerarşi, kontrol, bürokrasi, bölümler arası çekişme, güvensizlik, dedikodu, kısa dönemli sonuçlara odaklanmak, güce dayalı yönetim anlayışı ve uzun çalışma saatleri. Oysa günümüzde bu davranışlar ve bunların dayandığı değerler, iç ve dış müşteri ihtiyaçlarını önde tutan, yenilikçi, etkili ekip çalışması yapan, işine adanmış bir iş gücü oluşturmaz.

Profesyonellere yüklenen sorumluluk

Yukarıda sıraladığımız potansiyel olarak sınırlayıcı değer ve davranışların en az beşinin egemen olduğu bir kurum kültüründe profesyonellerden beklenen; yenilikçi, yaratıcı, dinamik ve rekabette önde giden bir kurum yaratmaktır. Bütün bunlar yetmezmiş gibi birçok kurum, genel müdürden bu sonuçları; elde bulunan, senelerini kurumuna vermiş ancak çoğu teknolojiyi kullanamayan, yönetim anlayışı eski, temel niteliği aileye sadık olmak olan yöneticilerle elde etmesini bekler. Yenilikçilik ve yaratıcılık için üç faktör önem taşır. Yetenekli çalışanlar, bu çalışanların yoğun olarak kullanabilecekleri teknolojik imkanların varlığı ve hoşgörülü bir yönetim iklimi. Ancak gelin görün ki, bu kuruluşlarda en çok eksikliği duyulan da bu üç özelliktir. Kurumsallaşma girişimlerinin ve yeni genel müdürlerin estirdiği taze havalar, bir süre sonra kaçınılmaz olarak çalışanlar arasında inandırıcılığını yitirir.

SONUÇ

Kurumsal performans tohum toprak ilişkisi gibidir. Tohum çalışanlar, kurum kültürü de topraktır. Ancak ortaya çıkan ürün, yöneticilerin yarattığı iklim tarafından belirlenir. Gerçekten kurumsallaşmak isteyen aile şirketlerinin, hayal dünyasını terk edip her şeyden önce kurum kültürlerini gerçekçi bir şekilde ölçmeleri gerekir. Çünkü ölçülmeyen yönetilemez. Bu nedenle ancak mevcut kurum kültürünün, kurumsal karnesi ortaya çıktıktan sonra gerekli adımları atmak mümkün olur. Bu da ‘tüm sistem değişimi’ ve kurum liderinin mutlak desteği ile mümkündür. Çünkü günümüzde en çok ihtiyaç duyulan, yeni yol ve yöntemlerden önce yönetimdeki temel zihniyet değişikliğini yapmaktır.

 

;
Yazının devamı için tıklayınız...

Medeniyetin cilası çok ince

"Nasıl bir his biliyor musun?

Oda geniş ama sığamıyorum

Kapı orada ama çıkamıyorum"

_Cemal Süreya

Şaire aşk acısı ve iç sıkıntısı yaşatan duygu, bugün Türkiye’de birçok evde egemen. Çünkü eşi ve benzeri yaşam deneyimimizde bulunmayan bir süreçten geçiyoruz. Ancak sanat hayatın yaşanmamış cephelerine ışık tutar ve yolumuzu aydınlatır. 

194? Oran / Cezayir

Albert Camus, öğrencilik yıllarımda, entelektüel olduğunu göstermek isteyen gençlerin kendilerini okumak zorunda hissettikleri ve okurken zorlandıkları bir yazardı. ‘Veba’, bu dönemde okuma listemde yer almış ancak alt metnini anlamamış olduğum bir kitaptı. Roman; 1940 yıllarının birinde Cezayir’in Oran kentinde yaşanan veba salgınını konu ediyordu. Kentin papazı, Tanrı’nın günahlarının bedelini ödemesi gerekenleri bu yolla aldığına inanıyor ve duruma karşı çıkılmasının nafile olduğunu, yapılması gerekenin  ise boyun eğmek olduğunu söylüyordu. Kentin doktoru ise bilimi ve direnmeyi temsil ediyordu. Zaman içinde masum çocukların da ölmeye başlaması vebaya direnişte tüm safları birleştiriyordu. Bu süreç içinde insanlar korkudan sadece fiziksel değil, duygusal bir uzaklaşma içine giriyordu. Camus için veba mikrobu insanların duyarsızlığını, bilinçsizliğini ve benmerkezciliğini; kısacası içlerindeki kötülüğü temsil ediyordu. Ona göre insanlar bu duygularını terk etmedikçe bu mikrop (bugün virüs) insanlık için tehdit olmaya devam edecekti. Salgın süresinde evlerine kapanıp dua eden ve tövbe eden ve farklı bir insan olmaya söz verenler, salgının bitmesiyle sokaklara dökülüp kutlamalara katılıyor ve hızla eski alışkanlıklarına dönüyordu. 

GERÇEK KRİZ

'Kriz', alışılmış yöntemlerle çözülemeyen durumlara verilen bir isim... İçinden geçtiğimiz süreç ise tarihte eşi ve benzeri olmayan ve bu nedenle de kıyas şansımızın olmadığı bir döneme işaret ediyor. Bu dönemi tanımlayacak kavramlar ise belirsizlik, karmaşa ve kararsızlık... Her türlü krizin en az zararla atlatılmasında üç kuruma güven büyük önem taşır: Bilim, medya ve kamu yönetimi... Ancak dünyanın her yerinde politikacılar derece derece bu güveni zedeliyor. Dolayısıyla bu üç kuruma güven ne ölçüde yüksekse, krizlerin niteliği ne olursa olsun, en az zararla geride bırakılır, yaralar sarılır ve hayat mümkün olan en kısa zamanda normale döner. Şimdi de Koronavirüs’ten sonra dünyanın asla eskisi gibi olmayacağını söyleyen pek çok kişi var. Böyle düşünenlerin haklı oldukları konular bulunuyor. Krizler bazı konularda uzun sürecek değişikliklerin hızla gerçekleşmesini sağlar. Bu değişikliklerin başında ise uzaktan /evden çalışma ile uzaktan eğitim geliyor.

EVDEN ÇALIŞMA VE UZAKTAN EĞİTİM

Evde olmak ve işe odaklanmak iki tarafı keskin bir kılıçtır. Bu hem kurumlar hem de çalışanlar için geçerlidir. Kurumlar açısından zorluk; birçok iş alanında ve şirkette çalışanın gerçek verimliliğini ölçmenin zorluğundan kaynaklanıyor. Bu nedenle çalışanlar ‘göz önünde ve el altında’, olurlarsa, işlerini yaptıkları varsayılır. Başta IT ve İK bölümleri olmak üzere, çalışanlar ve yöneticiler değişime uyum ve geleceğe hazırlık açısından bir sınav sürecindeler. Bu aynı zamanda moda kavram olan kurumsal ve yönetsel çeviklik açısından da bir test olarak değerlendirilebilir. Türkiye’deki bir bankanın yaptığı araştırma, gençler için bir gün evden çalışma imkanının, yüzde 20 ücret artışına tercih edildiğini ortaya koydu. İkinci büyük değişiklik ise uzaktan eğitim konusunda olacak. Uzaktan eğitim uzun bir süredir birçok özel okul ve devlet üniversitelerinin sınırlı ölçüde uyguladığı bir yöntem. Bu sistem, bugün bazı aksaklıklar yaşanmasına rağmen, günler içinde hayatın bir parçası oldu. Bu konuda esas sorun teknoloji değil, hoca ve yöneticilerin zihniyetinde yatıyordu. Zamandan ve mekandan bağımsız eğitim kaçınılmaz olarak kalıcı olacak ve eğitimin niteliği yükselecek.

BAŞKA NELER KALICI OLACAK?

Bu iki uygulamanın harekete geçirdiği bazı değişiklikler de birkaç yıl içinde gerçekleşecek. Örneğin, şirketlerde hiyerarşi zayıflayacak ve buna bağlı olarak geleneksel yönetim yapısı değişecek ve karar mekanizmaları da çeşitlenecek. Sınırlı da olsa evden çalışma, kadınların iş hayatındaki sayısını ve etkinliğini artıracak. Evi ve işi arasında tercih yapmak zorunda bırakılan birçok kadın, eğitiminin hakkını verecek ve potansiyelini kullanarak çalıştığı kuruma katkısını artıracak. Böylece üst yönetim kademelerinde de kadın sayısı yükselecek. Türkiye’de şirket iflasları ve nakit akışını yönetemeyen işletmelerin el değiştirmesi kaçınılmaz olacak. İşsizlik artacak, emeklilik sistemleri zorlanacak, yeni vergiler gelecek, gelir ve servetler küçülecek.

Dünyada ekonomik toparlanma zaman alacak. Ancak rezervi olan ekonominin lokomotifi niteliğindeki ülkelerde devletlerin sisteme akıttığı kaynak iki yıl içinde dengelenmeye imkan verebilir. Toplum psikolojisi perspektifinden bakıldığında önümüzde iki senaryo gözüküyor. 

İyimser senaryo: İnsanlar tüketim alışkanlıklarını sorgulayacak. Dayanışma, insani değerler, ihtiyacın ötesinde mal edinme ve lükse yönelme eğilimi zayıflayacak, doğaya verilen zararın farkındalığıyla çevreye saygılı olunacak.

Kötümser senaryo: Uzun süreli resesyon ve işsizliğin yol açtığı sosyal huzursuzluklar, demokrasisi kırılgan ülkelerde rejimlerin sertleşmesine, içe kapanma, ırkçılık ve ayrımcılığın artmasına yol açacak.

HER ŞEY ESKİYE DÖNDÜĞÜNDE TÖVBELER UNUTULACAK MI?

Gece yarısından iki saat önce, iki gün için ilan edilen sokağa çıkma yasağı sırasında yaşanan izdiham, insanın bildiklerini dakikalar içinde unutarak kendini ve başkalarını tehlikeye atabildiğini gösterdi. Bir kere daha anladık ki, bilgi davranışı değiştirmiyor ve medeniyetin cilası çok ince. Eskiden kendine benzemeyenleri dışlayan ve onlardan uzaklaşan insanlar, herkesin birbirinden ve sevdiklerinden korktuğu bir dünyada

yaşamaya başladı. Dünyada hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diyenler, yaşamsal tehlike ve birbirlerine bulaştırdıkları korku ortadan kalktığında, yukarda sıraladığımız sisteme dönük sınırlamaların ötesinde bastırılmış duyguların coşkusuyla eski alışkanlıklarına ve dünyaya zarar veren tüketim alışkanlıklarına geri dönecek ve Camus’nün 80 yıl öncesini anlattığı Veba romanında olduğu gibi bütün tövbelerini unutacaklar.

SONUÇ

Hayat değişimlerle dolu… Bu değişimleri yönetme biçimimiz bizi şekillendiriyor ve dönüştürüyor. Bu dönüşümün ne yönde olacağı ise herkesin özünde ve cevherinde var olan iyilik ve kötülük ikileminde, neyi beslediğine bağlı oluyor. Bütün okurlarımıza sosyal mesafelerini korudukları ancak uzaktaki aile üyeleri ve arkadaşlarıyla bağlarını ve ilişkilerini güçlendirdikleri sağlıklı günler dilerim.

 

;
Yazının devamı için tıklayınız...

Normların değiştiği ortamda hayata dönmek

“İyi bir krizi asla ziyan etmeyin.”

_Winston Churchill

Her krizin bir tehlike ve fırsat içerdiği Çin alfabesindeki sembollerle anlatılmıştır. Winston Churcill’in sözü de bunu işaret etmektedir. İçinden geçtiğimiz süreç hem kurumlar hem de çalışanlar açısından tehdit edici ögeler içerdiği gibi aynı zamanda fırsatlar da barındırıyor. Son bir aydır her ortamda çok sık tekrarlanan bir söylem var: “Koronavirüs sonrası hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.” Hiç şüphesiz önümüzdeki birkaç ay içinde hayatın derece derece alıştığımız düzene döneceği beklentisi birçoklarına rahatlık veriyor. Krizler var olan eğilimleri güçlendirir ve bazı değişikliklerin hızla hayata geçmesine imkan verir. Geride bıraktığımız süreçte de yıldırım hızıyla yaşadığımız değişiklikler; evden çalışma ve evden eğitim oldu. Bu değişimin uzun dönemde kalıcı sonuçlar verecek sonuçları olacak. Ancak ‘hayatın asla eskisi gibi olmayacağını’ düşünmek, insan doğası ile ilgili temel gerçeklerle çelişir. Kurumlar açısından güçlük verimliliği ölçmek ve aidiyeti korumak; çalışanlar açısından zorluk ise iç disiplinini geliştirerek dürtüsel davranışlardan uzak kalmak ve verimliliği artırmaktır. 

YAŞANACAK DEĞİŞİKLİKLER, HERKESİ AYNI BİÇİMDE ETKİLEMEYECEK

Alışkanlıklar ince ipliklerle dokunmuş halatlardır ve bu örgü on binlerce yıl içinde oluşmuştur. Bu nedenle bir kuşaktan diğerine bütünüyle farklılaşmaz, bir insan ömrü içinde değişmesi ise söz konusu değildir. Örneğin, günde 350 kere elini yüzüne götüme alışkanlığını kazanmış olan insan canlısı, bunun yanlış olduğunu öğrendiği halde, bu davranışından kolayca vazgeçemez. Diğer taraftan bireyler, tehlikenin geçtiğine ikna oldukları zaman, eski alışkanlıklarına dönmek için hızla ve birikmiş açlıkla hareket edeceklerdir. Kısacası hepimiz alıştığımız hayata dönüş için yeşil ışığın yanmasını bekliyoruz. Birçokları için sabah kahvesini içerek işe gitmek, hapşıran birine ters bakıp ondan uzaklaşmak yerine, “çok yaşa” diyeceğimiz günleri özlüyoruz. Ancak görünen, beklediğimiz yeşil ışığın yanmasını daha uzun ve belirsiz bir süre bekleyecek olmamızdır. Virginia Wolf’un söylediği gibi: “Hepimiz aynı dünyaya baksak da farklı gözlerle görürüz.” Bu nedenle bugüne kadar yaşadıklarımızda olduğu gibi, bundan sonra da yaşanacak değişiklikler benzer olsa da herkesi aynı biçimde etkilemeyecek.

KORONAVİRÜS DÖNEMİ

Birinci dönemde mart ayının ikinci haftası, daha önce fazla dile getirilmeyen bazı bilgilerin yüksek sesle dile getirilmesiyle doğan korku ve kaygı, heyecanlı ve belirsizliklerle dolu bir süreç başlattı. Yönetimlerin tutumu çalışanların duygu durumunu ve ruh halini belirledi. Örneğin, sık ve verimli toplantılar yapan ekiplerde belirsizlik ve dedikodu olmadı, verimlilik azalmadı, hatta bazılarında yükseldi. Buna karşılık yöneticilerin kendi kaygılarını yönetemedikleri ekiplerde baskı, güvensizlik ve belirsizlik egemen oldu ve doğal olarak verimlilik de düştü. Kısaca söylemek gerekirse bu süreç kişisel ve kurumsal değerlerin sınandığı bir dönem oldu. Yönetimler açısından bu dönemde maliyet azaltıcı önlemler alırken çok dikkat etmek gerekir. Çünkü çalışanlar bu durumu bir tehlike işareti olarak algılayabilirler. Kimse hayatının sonuna kadar 2020 yılının nisan ve mayıs aylarını unutmayacak. Çalışanların anlamsal hafızalarında olumlu veya olumsuz yer etmek, liderlerin tercihleriyle belirlenmiş olacak. Yöneticilerin kendilerine, “Ekibime güven mi aşıladım, yoksa kaygı ve güvensizlik mi?” sorusunu sormaları gerekecek.

YENİ NORMLAR

Üçüncü dönem, sınırlı olarak ofiste çalışmaya başlanacak dönem olacak. Bu dönemde yeni normlara uymak herkesi zorlayacak. Bu konuda ilk akla gelen, çalışanların uzun bir süreyi evde geçirdikten sonra tekrar günlük trafik mücadelesini yaşayarak ofis ortamına psikolojik açıdan uyum sağlamanın getireceği zorluklar... Oysa yaşanacak zorluklar öncelikle duygusal değil, davranışlarla ilgili olacak. Yeni normlara alışmak sadece çalışma koşullarına uyum göstermekle ilgili olmayıp öncelikle günlük davranışlarda yapılması gereken değişiklikleri içine alacak. Örneğin, bu zorlukların başında maske takmak mecburiyeti gelecektir. Maske takmak, zorlayıcı ve bunaltıcı olmasının ötesinde, birçoğumuzun henüz deneyimlemediği, çok daha farklı bir zorluk taşıyor. İnsanlar duygularını, tarih sahnesinde var olduklarından bu yana, mimikleriyle ortaya koyar ve başkalarını da aynı yolla anlarlar. Ortaya çıkan bu yeni durumda ne kendi duygumuzu yansıtmak ne de karşımızdakinin duygusunu anlamak mümkün olacaktır. Maske takmak toplumda yetersiz olan empati düzeyini düşürecek ve insan ilişkilerini olumsuz etkileyecektir. Bir başka önemli nokta, temas konusunda yaşanacak olan tereddüt ve kuşkulardır. Türk kültüründe önemli bir yeri olan sarılma, kucaklaşma, arkadaşlar arasında öpüşme alışkanlıklarına ara vermek zorunlu olacak. Temas konusundaki sorun objelere temas konusunda da kendini gösterecektir. İşi yönetenler açısından çalışanların sağlığını göstermelik değil, gerçekten gözetmeleri ve bunu da hissettirmeleri önem taşıyacak.

DENGE

10 aylık bir bebeğin yürüme çabasını gözünüzün önüne getirin. Dengede durmanın zorluğunu, adımlarını birbirine uydurmanın acemiliğini ve ilk adımı atmak konusundaki yılmaz mücadeleyi hatırlayın. Bunu hatırlamak zor geliyorsa bisiklet, kay kay, sörf veya snowboard üzerindeki ilk denemenizi düşünün. Denge kurmak için verdiğiniz mücadeleyi anımsayın. Ve bütün bunların sonunda ulaştığınız yeterlilik düzeyini gözünüzün önüne getirin. Bazı çocuklar 10 ayda yürürken bazıları bunu ancak 15’inci ayda tamamlar. Benzer şekilde bazıları bir alet üzerindeki dengesini üçüncü veya dördüncü denemesinde sağlarken, bazıları için bu sayısız başarısız denemeyi gerektirir. Ancak şikayet etmeyen, başkalarını ve aletin doğasını suçlamayanların hepsi sonunda başarır. Hayatta da iç dengenin dış koşullara uyum sağlaması süreyi kısaltır. Zihinsel, duygusal ve bedensel denge; insanların dış koşulların kurbanı olmasını değil, kendi kaderini çizmesine ve onu yönetmesine yardım eder.

SONUÇ

Haruki Murakami; “Fırtınadan çıktığınızda asla fırtınaya giren insan olmazsınız” diyor. Bu ifade, yolculuğun insanı terbiye ettiği ve dönüştürdüğünün özlü anlatımıdır. İçinden geçtiğimiz süreç hepimizi dönüştürecektir. Neye dönüştüreceği ise herkesin yaptığı tercihe göre değişecektir. Enerjimizi nereye koyarsak hayat orada gelişir. Bu süreçte de “şu anda iyi olan ne?” sorusunu soran ve enerjisini sahip olduğu değer ve kaynaklar üzerine odaklayanlar öne geçecek. Bu kişiler üstlerine düşeni de yapıp, kendilerinden de bir şey katanlar olacak ve kazançlı çıkacak. Buna karşılık şikayet eden, hatalara odaklanan, dedikodu yapan, olumsuz konuşan ve girdikleri ortamın havasını zehirleyenler, kaybedenler listesine yazılacak. Bütün okuyucularımıza sosyal mesafelerini korudukları ve sevdikleriyle bağlarını güçlendirdikleri, sağlıklı günler dilerim. 

 

;
Yazının devamı için tıklayınız...

Korona sonrası ofise dönmek

Son aylarda her ortamda çok sık tekrarlanan bir söylem var: “Korona sonrası hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.” Hiç şüphesiz önümüzdeki birkaç ay içinde hayatın derece derece alıştığımız düzene döneceği beklentisi birçoklarına rahatlık veriyor.

Alıştığımıza dönmek kolay olmayacak

Diğer taraftan insanlar tehlikenin geçtiğine ikna oldukları zaman, eski alışkanlıklarına dönmek için hızla ve birikmiş açlıkla hareket edeceklerdir. Kısacası hepimiz alıştığımız hayata dönüş için yeşil ışığın yanmasını bekliyoruz. Birçokları için sabah kahvesini içerek işe gitmeyi, hapşıran birine ters bakıp ondan uzaklaşmak yerine, “çok yaşa” diyeceğimiz günleri özlüyoruz. Ancak görünen, beklediğimiz yeşil ışığın yanmasının, daha uzun ve belirsiz bir süre beklenecek olmasıdır. Haftanın bir veya iki günüyle sınırlı da olsa evden çalışma, evi ve işi arasında tercih yapmak zorunda bırakılan birçok kadının, eğitiminin ve kurum içinde kazandığı deneyimin hakkını vermesine imkan sağlayacaktır. Böylece her kademede olduğu gibi üst yönetim kademelerinde de kadın sayısı artacaktır. 

Özel fırsatlar yaratılmalı

Korona sonrasında ofise dönmeye başladığımız bu dönemde, birçok kurumda çalışanların bazıları işlerini evlerinden sürdürmeye devam edecektir. Bu süreçte yöneticiler açısından zor olan verimliliği ölçmek ve aidiyeti sağlamak; çalışanlar açısından ise zorluk dürtülerini kontrol etmek ve iç disiplini sağlamak olacaktır. Yöneticilere kurumsal aidiyeti sağlamak konusunda büyük sorumluluk düşmektedir. En önemli adım, kurum misyonu ve değerlerinin, çalışanların rolleriyle bağlantı kurulmasını sağlamaktır. Bir çalışan gösterdiği gayretin ve verdiği emeğin, son kullanıcı nezdinde neye yaradığını ve hayatında nasıl bir fayda yaratacağını bilirse, anlamlı bir iş yaptığı duygusunu yaşar. Değişimlerin yaşandığı bir dönemde yöneticilerin ilişkiye yatırım yapması, birlikte çalışıldığı bir ortama kıyasla daha büyük önem taşır. Bunun için fırsatları değerlendirmek ve özel fırsatlar yaratmak gerekir. Örneğin, doğum günlerinde bütün ekibi toplamak ve her üyenin doğum günü sahibine özel bir mesaj vermesini sağlamak, ekip bağlarını güçlendirir. Bu mesajların klişe olmaması için düşünülmesi ve zihinsel hazırlık yapılmasının teşvik edilmesi, etkinliğe daha derin bir anlam katar. Bütün bu yaklaşımlar birçok yönetici için çok alışık olmadığı ‘duygusal emek’ vermeyi gerektiren yaklaşımlardır.

Web 3.0 ve değiştirecekleri

Yapay zeka uygulamalarının gelişmesi, özellikle 5G teknolojisiyle günlük hayatımıza hakim olacak semantik Web 3.0, birçok şeyi kökten değiştirecektir. Semantik web içerik denetiminin insan elinden çıkıp yapay zeka denetimine geçmesi sonucunu doğuracaktır. Veri tabanları birbirleriyle konuşacak, belgeler kelime temelinde değil, anlam temelinde deşifre edilecek ve sınıflandırılacaktır. Arama motorları daha akıllı olacak ve ne aramak istendiğini bilerek web’deki içerikle eşleştirecektir. Böyle bir ortamda üst düzey yöneticiler operasyonel işlerden bütünüyle uzaklaşacak, zamanlarının bütününü strateji oluşturmak ve bu stratejiyi uygulayacak eylem planları hazırlamakla geçireceklerdir. Bu gelişmeler, günlerini operasyon içinde ve gündelik sorunları çözmekle geçiren yöneticiler için hem bir fırsat hem de büyük bir tehdit niteliğindedir. Çünkü birçok yönetici, kurum stratejisini bu geniş veri havuzunu değerlendirecek yeterlilikten yoksundur.

Yeni normlar

Korona öncesi normlarına yakın şekilde ofiste çalışmaya başlanacak olan dönemde, yeni normlara uymak herkesi zorlayacak.Yeni normlara alışmak sadece çalışma koşullarına uyum göstermekle ilgili olmayıp öncelikle günlük davranışlarda yapılması gereken değişiklikleri içine alacak.

Maske takmak: Yeni normlara uymak konusundaki zorlukların başında maske takmak mecburiyeti gelecek. Maske takmak, zorlayıcı ve bunaltıcı olmasının ötesinde, birçoğumuzun henüz deneyimlemediği çok daha farklı bir zorluk taşıyor. İnsanlar duygularını, tarih sahnesinde var olduklarından bu yana, mimikleriyle ortaya koyar ve başkalarını da aynı yolla anlarlar. Ortaya çıkan bu yeni durumda ne kendi duygumuzu yansıtmak ne de karşımızdakinin duygusunu anlamak mümkün olacak. Maske takmak toplumda yetersiz olan empati düzeyini düşürecek ve insan ilişkilerini olumsuz etkileyecektir. 

Temas: Bir başka önemli nokta, temas konusunda yaşanacak olan tereddüt ve kuşkulardır. Türk kültüründe önemli bir yeri olan sarılma, kucaklaşma, arkadaşlar arasında öpüşme alışkanlıklarına ara vermek zorunlu olacak. Temas konusundaki sorun, objelere temas konusunda da kendini gösterecek. Bir başkasının elinden herhangi bir obje veya kağıt almak kaygı düzeyi yüksek olanlar için zorluk olacaktır. 

Sosyal mesafeyi korumak: İnsanların risk algısının farklılığı, 1.5 metrelik sosyal mesafenin korunması konusunda kendisini somut biçimde ortaya koyacaktır. Başlangıçta özen gösterilse de kısa zaman sonra alışkanlıklar ağır basacak ve tedbirlilik düzeyi düşük kişiler bu kuralı ihlal etmekte sakınca görmeyecektir. Tarafların birbirlerini anlamak konusunda anlayış gösterme çabası, sorunun büyüme potansiyelini belirleyecektir. 

İzolasyon veya izolasyon olasılığı: Ofiste birinin pozitif olması veya ailesinde pozitif çıkan bir kişi nedeniyle o kişinin çevresinde çalışanların 14 günlük izolasyon uygulamasına girmesi veya bu ihtimaliyetin varlığı kendi başına bir gerginlik nedeni ve sorundur. Bu durumun bir kere gerçekleşmesi, tüm çalışanlar üzerinde bir baskı ve stres nedeni olarak varlığını hissettirecektir. Bu dönemde iş seyahatleri azalacak, toplantıların çoğu ağ ortamında gerçekleşecek, kurumlar bu toplantılarla ilgili yeni düzenlemeler yapacak, eğitim çalışmalarını yapısı değişecek, webinar ve sınıf eğitimleri harmanlanarak eğitimin verimliliği yükselecektir. Kriz dönemlerinin özelliği, her düzeyde alınan kararlarda hata yapılmasının kaçınılmaz olmasıdır. Bu nedenle hem çalışanlar hem de yöneticilerin birbirlerine karşı hoşgörülü olmaları iş ortamındaki huzur açısından önemlidir. Yeni koşullara uyum herkes için çeşitli düzeyde zorluk getireceği için hemen tepki vermeden düşünmek ve olumsuz konuşarak çevredeki kişileri de olumsuz yönde etkileyecek konuşmalardan kaçınmak yerinde olur.

Sonuç

Ortak heyecan insanları birbirine yaklaştırır. Mesai ve iş kavramlarının değişmekte olduğu bir süreçten geçiyoruz. Bu dönemde gerçek anlamda liderlik özelliğine sahip olan yöneticiler, çalışanlarına yakın olmalı, doğrudan kendi çözümlerini dikte etmekten kaçınarak onların kaygılarını dinlemeli ve çözüme onları da ortak etmelidir. Mart 15-1 Temmuz 2020 dönemi herkesin hayatında kitap ayracı gibi hatırlanacak bir dönem olacaktır. Bu süreçle ilgili çalışanların anlamsal hafızalarında olumlu iz bırakmak önemlidir. Kısacası bu dönem, çalışanlar üzerine baskı uygulama dönemi değildir. Bu süreçten hepimiz dönüşerek çıkacağız, neye dönüşeceğimizi de önemli ölçüde her kurumda liderler belirleyecektir.

 

;
Yazının devamı için tıklayınız...

E-Spor ve mobil bağımlılık

Newzoo şirketinin ‘2020 yılı Global E-spor Pazar Raporu’na göre 2019 yılında 1.1 milyar dolar ciro oluştu. 2020 yılı için beklenen yüzde 15'in üzerinde artışın, pandeminin etkisiyle gerçekleşmesi mümkün gözükmüyor. E-spor seyirci sayısı geçen yıl; 223 milyonu sürekli, 272 milyonu ise ilgi duydukça katılan toplam 495 milyon kişiye ulaştı. Netmarbel Başkanı Barış Özistek’in yayınladığı araştırma raporuna göre global oyun pazarında Çin, 635 milyon oyuncu ve 36.5 milyar dolarlık gelirle liderlik yapıyor. Bu ülkeyi; ABD 185 milyon oyuncu ve 35.5 milyar dolar ve onu da Japonya 19 milyar dolar ve 65 milyon oyuncuyla izliyor. Yeni kuşak oyun konsollarında Sony ve Microsoft’un yapacağı yeniliklerin mobil alanında olacağı ve pazarın yüzde 11 büyümeyeceği öngörülüyor. E-sporun gençlerin maddi gücü artan yetişkinler olmasıyla, yakın gelecekte günümüzdeki futbolun gördüğü ilgi seviyesine ulaşması bekleniyor.

E-SPOR OYUNCULARI, 51 FARKLI STRESLE KARŞI KARŞIYA

Üreticiler ve organizatörlerin sağladığı bu kadar büyük bir ekonominin paydaşlarından biri seyirciler, diğeri de oyuncular... Chichester Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırma, üst düzey turnuvalarda mücadele eden oyuncuların elit liglerde oynayan futbol ve rugbi oyuncuları kadar psikolojik baskı altında olduklarını ortaya koyuyor. Araştırmacılar; e-spor oyuncularının, iletişim sorunları ve seyirci önünde yaşadıkları yüksek kaygı dahil, 51 farklı stresle karşılaştıklarını ve bu oyuncuların futbol ve rugbi oyuncularının mimiklerini taklit ettiklerini bildirmişlerdir. Sporcuların baskı altında olduklarında birincil stres faktörü, takım arkadaşları arasında yaşanan yetersiz iletişimdir. Bu durumda ekip üyeleri ya birbirlerine karşı saldırganca yaklaşmayı veya kendilerini tümüyle iletişime kapatmayı seçiyorlar. Üst düzey yarışmalarda yer alan elit bir e-spor oyuncusunun pratik süresi günde 15 saati aşıyor. Tükenme, diğer spor dallarıyla kıyaslanamayacak kadar yüksek olduğu için, sporcular yirmili yaşlarının başında emekli oluyor. Konunun diğer paydaşı olan izleyicilerin büyük çoğunluğu, kendileri de benzeri oyunları oynayan amatörlerdir. Bunu futbol maçını seyreden ve sonra halı sahada kendisi de futbol oynayanlara benzetebiliriz. Bu seyircilerin azımsanmayacak bir bölümü, zamanlarını oyun oynayarak geçiren bağımlılardır. Ekran başında beslenmesini ve uykusunu ihmal ederek sağlığı bozulan, kalıcı sakatlıklara maruz kalan ve hatta hayatını kaybeden çok sayıda genç vardır.

AKIL VE RUH SAĞLIĞI SORUNLARI

İnternet oyun bağımlılığı, zihinsel ve duygusal kusurların ortaya çıkma sına neden oluyor.Bunların başında depresyon geliyor. King ve arkadaşlarının uzunlamasına araştırmasında, internet oyun bağımlılığı ile depresyonun şiddeti arasındaki ilişki ortaya konmuştur. Erken dönemdeki internet oyunlarında geçen zamanın miktarı, sonraki yıllarda yaşanan depresyonun şiddetini belirlemektedir. Araştırma, depresyon ve internet oyun bağımlılığı arasında karşılıklı bir ilişkiye işaret etmiştir. Gençler duygusal streslerini oyun oynayarak hafifletmeye çalışırken, oyun başında geçirilen aşırı zaman onları gerçek hayattaki ilişkilerden uzaklaştırmaktadır. Mobil teknolojideki hızlı gelişmeler, masaüstü bilgisayarların pek çok özelliğinin oyun oynamaya uyumlu iPad, akıllı telefon gibi araçlara transfer edilmesine imkan vermiştir. Bu gelişmeler gençler arasında mobil oyun bağımlılığının artmasına neden olmuştur. Bu bağımlılık türü hızla geleneksel masaüstü bilgisayar oyun bağımlılığının yerini almaktadır. Changning Güneybatı Üniversitesi’nden Jin-Liang Wang ve arkadaşlarının yaptığı araştırma; mobil oyun bağımlılığı ile sosyal kaygı, depresyon ve yalnızlık arasında güçlü bir ilişki olduğunu gösteriyor

ETKİNLİKLERDE GEÇİRİLEN SÜRE ARTTIKÇA SOSYAL KAYGININ ŞİDDETİ DE ARTIYOR

Hem masaüstü hem de mobil oyun bağımlılığının en büyük nedeninin yalnızlık olduğu çok sayıda araştırmayla doğrulanmıştır. Yalnızlık, oyuna yönelmeye, oyunda geçirilen süre de yalnızlığa neden olmaktadır. Oyun sırasında yaşanan başarı ve haz, beyinde dopamin salgılanmasına neden olduğu için, olumsuz duygulardan geçici olarak uzaklaşma ve rahatlamaya imkan verir. Böylece bir süre sonra insanlar kendi dopaminlerinin müptelası (bağımlısı) olur. Ancak gencin ekran başında geçirdiği zaman onun gerçek hayatla ve bu hayatın içindeki ilişkileri kurmasını zorlaştırır. Bu sayılan özellikler sosyal kaygı için de geçerlidir. Literatürdeki bilgiler internet, akıllı telefon ve sanal ortamda oyun bağımlılığının sosyal kaygı ile ilişkili olduğunu doğrulamaktadır. Bu etkinliklerde geçirilen süre arttıkça sosyal kaygının da şiddeti de artmaktadır.

BAĞ KURMAK

Gençlerin yaşadığı sorun; sanıldığı gibi iletişim sorunu değil, ilişki sorunudur. Gencin, oyuna yönelmesinin nedeni, başta ailesi olmak üzere çevresiyle bağ kurmakta ve gerçek hayattaki sorumluluklarıyla başa çıkmakta zorluk çekmesidir. Bağ kurma zorluğu, genci kendi içine kapanmaya ve oyunun verdiği rahatlama ile teselli bulmaya yönlendirmektedir. Gerçekte her türlü bağımlılık bağ kurma zorluğundan kaynaklanır ve hiçbir bağımlılık objesi tarafından tatmin edilemez. Bir başka ifadeyle kişi bağımlı olduğu maddeyle, bu maddeye olan susuzluğunu geçici süre için bastırır ve yaşadığı haz nedeniyle bir sonraki açlığı özlemeye başlar. Bu durum madde bağımlılığı için olduğu gibi alışveriş, yeme, kumar, sigara, cinsellik ve oyun bağımlılığı için de geçerlidir. Ailelerin ergenlik dönemindeki çocuklarıyla bağ kurmaları, onların önem verdiklerine önem verdiklerini göstermelerinden geçer. Gencin oyun merakının bir eğlence mi, yoksa bağımlılık olduğunu anlamak için ölçüt, çocuklarıyla ilgilenen anne-babalar için zor değildir. Bağımlılık konusunda kolay gözleyebilecek belirtiler şunlardır: Kişisel bakımın ihmal edilmesi, beslenmesinin ve uyku düzeninin bozulması, okul başarısının düşmesi, arkadaşları ve aileyle geçirdiği zamanın azalması, okul devamında sorunlar çıkması. Bu konuda atılacak ilk adım, gencin yanına oturarak onun heyecanını paylaşmaktır. Bu yetmiyorsa, mutlaka bağımlılık konusunda profesyonel yardım almaktır. Ergenlik dönemindeki gençlere hayatla ilgili doğruları söylemek, onlara geçerliliği kanıtlanmış bilgileri sunmak yarar getirmez. Söylenenler benzer oldukça ve aynı mesaj tekrarlandıkça, etkisi artmaz, tam tersine azalır. Bu durumda da ebeveyn, “Kırk keredir söylüyorum, dilimde tüy bitti…” duygusunu yaşar ancak sonuç değişmez. Çünkü bilgi davranışı değiştirmez. Bilgi davranışı değiştirecek olsa, bugün ne sigara içen bir kişiye rastlamak, ne de sosyal ortamlarda maskesiz kimse görmek mümkün olurdu.  

SONUÇ

Günümüzdeki teknolojik gelişmeler, sosyal hayatın ihtiyaçları ve insan beyninin geleceği görerek, doğacak sakıncalarla ilgili önlemleri alma kapasitesinin ötesinde gerçekleşiyor. Serbest ticaret ilkelerini uygulayan büyük şirketlerin, kârlarını düzenleyecek ve teknolojik bağımlılığın genç kuşaklar üzerindeki etkisini azaltacak önlemlerin, kamu yönetimi tarafından alınmasını beklemekten başka çare, şimdilik gözükmüyor.

 

;
Yazının devamı için tıklayınız...

Para, şans ve mutluluk

Para, zaman ve mutluluk, insanların sürekli kafa yorduğu beş kavramdan üçüdür... İnsanlar, zihinsel enerjilerinin büyük bölümünü bu kavramlara ayırır ve bunları elde ederlerse mutlu olacaklarına inanır. Gerçekte hayatın akışı içinde isteklerini gerçekleştirmek için insanın iki temel kaynağı vardır. Bunlar; ‘zaman’ ve ‘para’dır. Ancak insanların büyük çoğunluğu bunları nasıl kullanacağını bilemediği için sonuçta daha mutsuz olur.

PARA

Para, insanları daha çok kendilerini düşünmeye iter. Piyangodan büyük sayılacak ikramiye kazananlar, hemen zihinlerinden bu parayı harcamaya ve çok kere “İkramiye biraz daha büyük olsaydı” diye düşünmeye başlarlar. Oysa British Columbia Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma, parayı başkaları için harcayanların daha mutlu olduğunu ortaya koymuştur. Harvard Business School Öğretim Üyesi ve Pazarlama Uzmanı Michael Norton, paranın kullanılışı ve bunun insana yaşattığı duygular konusunda çok sayıda araştırma yapmış ve çalışmalarını ‘Happy Money’ adlı kitapta toplamıştır. Araştırmaya katılan öğrencilere sabah içinde 25 dolar bulunan zarflar vermiş; bir bölümüne ‘parayı kendileri için’, diğer bölümüne de ‘başkaları için’ harcamaları söylenmiştir. Gün sonunda araştırma laboratuvarında, öğrencilerin doyum düzeyleri değerlendirilmiştir. Kendilerine verilen parayı ‘başkaları için’ harcayanların, açık arayla daha fazla iyilik ve hoşnutluk hali yaşadıkları ve daha mutlu oldukları görülmüştür.

ZAMAN

British Columbia Üniversitesi’ndeki araştırma grubu, para konusundaki araştırmayı, zaman konusunda da tekrarlamıştır. Boş bir günlerinde araştırmaya katılmayı kabul eden öğrencilerin bir bölümüne, ‘zamanlarını sadece kendilerini hoşnut edecek şekilde’, diğer bölümüne de ‘başkalarını hoşnut edecek şekilde’ geçirmeleri söylenmiştir. Gün sonunda yapılan değerlendirmede, zamanlarını başkalarını hoşnut ederek geçirenlerin çok daha mutlu oldukları görülmüştür.

Bu durum, ilk bakışta paradoksal bir sonuçla karşı karşıya olduğumuzu düşündürür ve  ‘kendime yetmezken, zamanımı başkaları için kullanmak daha çok sıkıntı yaratmaz mı?’  sorusunu akla gelmektedir. Oysa ilginç bir şekilde zamanını başkaları için kullananların, bir süre sonra onlar için daha fazla şey yapmak ve daha fazla zaman vermek ihtiyacı hissetmeleridir. Belki bu durum, gönüllü hizmet örgütlerine başta isteksizce girenlerin, bir süre sonra zamanlarının giderek daha fazlasını hizmet yolunda harcamalarının nedenini açıklamaktadır. 

ŞANS VE TALİH

Mutlu insanlar talihlidir ve talihlerini kendileri yaratırlar. Şans ve talih çok kere karıştırılır. Şans, bütünüyle irademizin dışında gelişen bir olaydır. İnsanlar başarılı ve mutlu olmayı aynı zamanda bir şans işi gibi görürler. 

Örneğin; iyi bir evlilik için, ‘doğru insanı bulmanın’ önemli olduğu düşünülür. Oysa ‘doğru insan olmanın’ önemi göz ardı edilir. Hayatın bana öğrettiği her türlü başarıda şansın rolü olduğudur. 

Ancak hiçbir başarıyı şans tek başına açıklamaz. Benzer şekilde her türlü başarısızlıkta da şanssızlığın rolü vardır. Ancak hiçbir başarısızlığı şanssızlık tek başına açıklamaz. Bu noktada şansın tanımını yapmakta yarar vardır. Bir olay ve duruma şans diyebilmek için üç özellik gerekir:

-Öngörülemez olması

-Kontrol dışında gerçekleşmesi

-Sonucunun önemli olması

İNSAN, KENDİ TALİHİNİ YARATIR

İnsan şansa müdahale edemez, ancak talihini kendisi yaratır. Halk arasında çok yaygın olarak kullanılan bir şans tanımı vardır: “Doğru zamanda doğru yerde olmak.” Sağduyuya dayanan bu tanım özünde doğru zihin haritalarını ve doğru tutumu işaret eder. Talihli insanların en önemli özelliği; hayata karşı olumlu ve yapıcı bir tutum içinde olmalarıdır. İngiliz araştırmacı R. Wiesman, kendi talihlerini yaratan insanların özelliklerini araştırmış. Onun sonuçlarından yola çıkarak ‘talihli insan profili’ne, kişisel gözlemlerim ve deneyimlerimi eklediğimde ortaya aşağıdaki özellikler çıkıyor:

1. Şansla ilgili fırsatları artırın: Talihli kişiler şans fırsatlarını yaratır, onlara dikkat eder ve onlara doğru hareket eder.

Kuvvetli bir ilişki ağı kurar ve bunu sürdürür. Hayata karşı sakin bir tutum içindedir. Yeni yaşantılara açıktır.

2. Olumlu beklentiler içinde olun: Talihli kişilerin gelecekle ilgili beklentileri, hayal ve ideallerinin gerçekleşmesine yardımcı olur. Talihli kişiler;

Hedeflerini gerçekleştirmek için plan yapar ve harekete geçer.

Başarı şansı düşük de olsa, amaçlarına ulaşmak için gayret eder ve başarısızlık durumunda da mücadeleye devam eder.

Başkalarıyla girdikleri etkileşimin de başarılı olacağına inanır.

3. Kötü talihi iyiye çevirin: Talihli kişiler kötü talihi iyi bir fırsata çevirebilirler.

Kötü talihin olumlu tarafını görür ve buradan fırsat çıkartmaya çalışır.

Hayatlarındaki olumsuz bir durumunu, uzun dönemde olumluya hizmet edeceğine inanır.

Kötü durumdan şikayet etmez ve olacak olanları etkilemeye çalışır.

Gelecekte daha kötü durumlarla karşılaşmamak için yapıcı adımlar atar.

4. Şikayet etmeyin: Talihli kişiler değiştiremeyecekleri koşulları kabul eder ve çevrelerindeki kişilerin hayat enerjisini olumsuz etkileyecek davranışlardan kaçınırlar.

Çevresindeki kişilerle ilişkilerinin duygusal dengesini nötr tutmak ve geliştirmek için her olumsuz mesaja karşılık üç olumlu mesaj verir.

Çevresindeki insanlara, kendilerini değersiz hissettirecek açık ya da örtük mesajlar vermekten kaçınır. Tam tersine, kendilerini iyi hissetmelerine yol açacak açık mesajlar verir.

SONUÇ

Şans, sanıldığı gibi günün birinde kapımızı çalmasını bekleyeceğimiz bir şey değildir. Çünkü olumsuz tutum içinde olan insanlar, şans kapıyı çaldığı zaman bile, “Bu ne gürültü?” diyebilmektedir. Bu nedenle şanslı olabilmek için de hazırlıklı olmak gerekir. Norton’un araştırma bulguları, insanların takıntısı olan para ve onun satın aldıklarıyla ve sadece kendimizi düşünerek mutlu olmanın zorluğunu bir kere daha doğrulamaktadır. Bir düşünürün dediği gibi, “Kendisi için yaşayanın ölümünden dünya kârlı çıkar”. Bu nedenle birisi için iyi bir şeyler yapanlar, sadece kendilerine değil, kendilerinden daha az şanslı olanlara odaklananlar daha yüksek doyumuna sahip olmaktadır. Benzer durum para için de geçerlidir. Herkesin bütçesinden başkalarına ayırabileceği küçük de olsa bir pay vardır ve kişi için küçük ve önemsiz olan bu miktar, başkalarının hayatında büyük bir fark yaratabilir. Sadece bunu bilmek bile geceleri uykuya daha rahat girmeye yardımcı olabilir. 

Kaynaklar 

Norton M, Dunn E. Happy money. Simon and Shuster; 2013.

Wiesman, R.: The Luck Factor, Arrow Books, 2004

;
Yazının devamı için tıklayınız...

Markalı veya taklit ürün kullanmak

Günümüzde insanlar ihtiyaçlarını karşılamaktan çok, isteklerini ve özlemlerini karşılamak için alışveriş yaparlar. Kısa dönemli haz yaşamanın yemek, cinsellik ve madde kullanımı dışındaki en kestirme yolu alışveriş yapmaktır. Bir şey satın almak, boyutu ne olursa olsun kişiye iyi duygu yaşatır. İnsanlar da bunu mutluluk zannederler. Sahip olunan ister bir toka, ister bir araba, isterse kişinin hayalindeki ev olsun vereceği mutluluk sınırlıdır. Tokanın verdiği mutluluk ilk kullanıştan, arabanın mutluluğu birkaç sürüşten, hayallerdeki evin mutluluğu ise en geç altı ay içinde kaybolur ve kişi kendi temel (base) mutluluk düzeyine döner. Çünkü bir evi yuva yapan fiyatı değil, içinde yaşayanların birbirleriyle ilişkilerinde yarattıkları değerdir. Bir ürünün değerini belirleyen kesin ve sabit bir ölçüye sahip değiliz. Bu nedenle bir ürünün fiyatının o ürüne ödediğimiz paraya değer olup olmadığına karar vermek için iki ölçü kullanırız. Birinci ölçü, o ürüne benzer kabul ettiğimiz bir ürünle kıyaslamak; ikincisi de fiyat olarak konmuş olan çapanın (anchoring) etkisinde kalarak alım kararını vermek. İndirimli fiyat duyuruları bu amaca hizmet eder. Lüks ürünlerin akıl dışı fiyatlara alıcı bulması; markaya atfedilen değer ve bunu tamamlayan, ürünün satışa sunulduğu mağazanın dekorasyonu ve satıcıların psikoloji bilgisidir. 

FİYAT İLE DEĞER ARASINDA DOĞRUDAN BİR BAĞLANTI YOK

Marka, gerçek bir değerden çok algılanan bir değerdir. Algılanan değer, ürünün sunduğu faydanın ötesinde beklenti ve özlemlerin soyut dünyasıyla ilgili olduğu için kolayca çarpıtılabilir. Fiyat ile değer arasında doğrudan bir bağlantı olmadığını, çoğu zaman değer algımızın çarpıtılarak fiyatlarla oynandığını bilmek gerekir. Lüks markalı ürünler sanıldığı gibi sadece üst gelir grubuna hitap etmez. Orta gelir grubundaki insanlar da sevdiklerinin, doğum günü, evlilik yıl dönümü, mezuniyet vb. gibi özel önem taşıyan günleri ve vesileleri için lüks ürünlerin alıcısı olurlar. Bu nedenle lüks markalar sadece bu segmente seslenen yayınlara değil, kamusal alanda da büyük reklamlarla boy gösterirler. İnsan beyninin bu hatalı yapısını bilen marka yöneticileri, ürünlerinin kalitesini geliştirerek bir noktaya varamayacaklarını bildikleri için marka algısına yatırım yapmayı tercih ederler. Bu şekilde insanların duygu dünyaları üzerinden özlemleri ile ilişki kurarak, beynimizdeki markanın kavramlaşmasını sağlarlar. 

STATÜ İŞARETİ OLARAK MARKA

İnsanların ait oldukları sosyal statüye göre neleri giyip, neleri giyemeyecekleri konusundaki kuralların başlangıcı Eski Roma’ya kadar uzanır. Giyim kuralları zamanın içinde değişim göstererek bütün Avrupa ve Asya’ya da bazen yazılı ve zorlayıcı; bazen sadece toplum baskısıyla günümüze kadar gelmiştir. Günümüzde insanların giyimlerini ve kullanacakları aksesuarları yasalarla belirlemeyi kimse aklına getirmez. Ancak Antik Roma’dan kalan izler, gerçek ve taklit (sahte) giyim ve aksesuar markalarının kullanımıyla izlerini sürdürmektedir.  

Yüksek fiyata satılan gerçek bir Louis Vuitton, Gucci, Prada vb. markalı bir çanta, ayakkabı veya aksesuar kullanmakla taklidini kullanmak arasında, bunu kullanan kişi arasında fark var mıdır? Bu soruyu sorduğumuz zaman akla bunu izleyen başka sorular gelmektedir. Gerçek markaları kullanan insanların özgüvenlerinde bir yükselme, benlik algılarında olumlu yönde bir farklılık olur mu? Aynı farklılık taklit markayı giyen için de geçerli midir? Hatta bu soruları daha da ileriye götürerek ‘gerçek markaları kullananlar ile sahtelerini kullananlar arasında, ahlaki normlara ve kurallara uyum açısından bir fark var mıdır?’ sorusunu sormak mümkündür.

MARKALI GÖZLÜKLERİN ERDEMİ

Duke Üniverstitesi Davranışsal Ekonomi Profesörü Dan Ariely, bu konuyu araştırmış ve çok ilginç sonuçlara ulaşmıştır. Araştırmaya katılan Duke Üniversitesi kadın MBA öğrencileri üç gruba ayrılmıştır. Birinci gruba, Chloé markalı güneş gözlükleri verilmiş ve bunların gerçek olduğu; ikinci gruba, yine aynı markalı gerçek gözlükler verilip bunların sahte olduğu; üçüncü gruba da aynı gözlükler verilip gözlüklerin gerçek veya sahte oldukları ile ilgili herhangi bir bilgi söylenmemiştir. Araştırmacıların amaçları, gerçek ve sahte ürün kullandığını düşünen deneklerin test performanslarında hile yapmak yönünde bir fark olup olmadığını görmektir. Ariely ve ekibi diğer çalışmalarında olduğu gibi, kendilerine sonuçları çarpıtma imkanı verilen herkesin, bu araştırmada da sonuçları çarpıttığını görmüştür. Ancak kullandıkları gözlüklerin hakiki olduğu bilgisini alanlar %30, sahte bilgisini alanlar ise %71 oranında gerçek dışına çıkmıştır. Kendilerine kullandıkları gözlüğün gerçekliği konusunda bilgi verilmeyenler ise (istatistik anlamlılık taşımayan) %42 oranında hile yapmıştır. 

BENLİK İŞARETLEMESİ

Sosyal psikologlar, bu durumu benlik işaretlemesi (self signaling) adını verdikleri bir kavramla açıklamaya çalışırlar. Her insan kendisinin zevkleri ve karakteriyle özel olduğuna inanmakla beraber; kendisini tam olarak bilmediğinin de farkındadır. Başka insanları davranışlarıyla, kendimizi niyetimizle değerlendiririz. Örneğin; dilenciye para vermek, kişinin kim olduğu, karakteri, ahlaki normlarının sıkılığı konusunda bilgi vermez. Ancak böyle bir davranışta bulunan kişi, bu davranışın sağladığı bilgiyle ‘benlik işaretlemesi’ olarak kendisini müşfik ve hayırsever bir insan olarak görür. Kullandığı gözlüğün sahte olduğu bilgisine sahip olan bir insan, bir taraftan bunun hakikisinden farklı olmadığını, kimsenin bunu fark edemeyeceğini düşünürken; diğer taraftan gözlüğün gerçek ağırlığından hafif olduğu, sapındaki plastiğin ucuz olduğu duygusunu yaşar. Bu araştırma; insanın bir alanda doğru yoldan saptığı duygusunu yaşadığında, diğer alanlarda da küçük ahlaki ihlaller yapmaya daha yatkın olduğunu düşündürmektedir. Her insan, kendi gözünde ve aynaya baktığında kendini dürüst bir insan olarak hissetmeye devam edeceği kadar gerçeği kendi lehine çarpıtma ve hile yapma potansiyeline sahiptir. Gerçek ürünleri kullanmak insanları daha dürüst yapmaz, ancak sahte ürün kullanmak dürüstlük eşiğinin (honesty trashhold) aşağıya çekilmesine neden olabilir.

SONUÇ

Kapitalizm sınırsız büyümenin mümkün ve zorunlu olduğu gibi kanıtlanması mümkün olmayan bir hipoteze dayanır. 1970 yılında 3.5 milyar olan dünya nüfusu bugün 7.7 milyar. 2050 yılında ise 11 milyar olması bekleniyor. Gelişmekte olan Çin, Hindistan gibi kalabalık ülkeler de gelişmiş ülkeler gibi tüketmek ihtiyacında… Oysa geldiğimiz noktada doğanın ekonomiye isyan ettiğini yaşayarak görüyoruz. Belki yaşadığımız Covid-19 felaketi ekonomiyi yeniden tasarlamak için bir fırsat olabilir. Böylece istediğimiz için ihtiyacımız için alışveriş yapar, gerçekte ihtiyaç duymadığımız birçok şeyi almak için fazladan çalışmaktan kurtuluruz.

;
Yazının devamı için tıklayınız...

Sağlıklı ve uzunyaşamak

Sağlıkla ilgili en yaygın hatalı kabullerin başında aileyle ilgili kalıtsal özelliklerin aşırı önemsenmesi gelir. İnsanların boyu, kilosu ve göz rengi konusunda kalıtsal faktörlerin belirleyici etkisi çok yüksektir. Ancak hayat süresi konusunda aile geçmişini öne çıkartmak hem yetersiz hem de abartılı bir değerlendirmedir. Hiç şüphesiz, bazı hastalıklara yatkınlıklar kalıtımdan etkilenir, ancak bu bilgiler belirli tıbbi kontrollerin düzenli yapılması konusunda uyarıcı nitelik taşır. Uzun hayat konusunda seçilen hayat tarzı en önemli belirleyicidir. İkinci önemli yanılgı, insanlara verilen genel sağlık tavsiyelerinin işe yarayacağını düşünmektir. “Doğru beslen, sigara içme, kilo ver, spor yap, stresten uzak dur, uykuna dikkat et…” vb. önerilerin hepsi sağlıklı kalmak için geçerlidir. Ancak bu sıralananlar DAF’tır, yani doğru ama faydasız. Bu tavsiyelere uyan çok az kişi olur. Çünkü köklü bir hayat değişikliği gerektiren bu kadar çok öneriyi insanların uygulamasını beklemek gerçekçi değildir. 

Ortalama yaşam süresi konusunda yanılgılar

1910 yılında ABD’de ortalama yaşam süresi 47’ydi. 2010 yılında bir Amerikalının ortalama yaşam beklentisi 79 oldu. 2017 Dünya Bankası verilerine göre 1960'lı yıllarda Türkiye’de yaşam süresi ortalama 55 yılken, bugün 75 yıla yükseldi. Bu sayılar ortalama bir insanın atalarıyla kıyaslandığında, çok daha uzun yaşayacağı gibi hatalı bir sonuca götürür. Bu hatanın nedeni, ortalama yaşam süresinin doğumdan başlanarak hesaplanmasıdır. Geçen yüzyılın başlarında birçok çocuk doğumdan hemen sonra, bebeklik döneminde, birçoğu da çocukluk hastalıkları nedeniyle beş yaşına kadar ölmüştür. Bu erken ölümler ortalamayı da aşağıya çekti. 20. yüzyılın getirdiği hijyen imkanları ve en önemlisi aşı hizmetleri, bebeklik ve çocukluk çağı ölümlerini önemli şekilde azalttı. Genel kanının aksine tıp alanında sağlanan gelişmeler, ortalama yaşam süresinin uzaması konusunda, yukarıda sıralananlara kıyasla çok daha sınırlıdır. Acı gerçek ise 60 yaşındaki bir insanın yaşam süresinin, son 50 yılda sadece 4 veya 5 yıl uzamış olmasıdır. Bunun da esas nedeni barınma, beslenme, temizlik alanlarındaki gelişmeler, arabalarda kemer takma gibi güvenlik önlemlerinin uygulanması ve farkındalığın artmasıdır. Tıp alanındaki muazzam yatırımlar ve gelişmelerin yaşam kalitesine büyük katkısı olmuş, ancak bu katkı yaşam süresi konusunda sanıldığı kadar büyük olmamıştır. Bu ayrım, sosyal destek ve sağlıklı hayat yolunun önemini anlamak açısından değerlidir. Sağlıklı yolu seçmiş, geniş bir sosyal ilişki ağına sahip insanlar yetmişli, seksenli, hatta doksanlı yaşlarını bulabilirler. Uzun yaşayanlar sağlıklarını titizlikle takip eden ve uzun dönemli tedaviler görenler olmayıp, tam tersine hayatlarının büyük bölümünde doktorla, ilaçla fazla ilişkisi olmayanlardır. Bugün sofistike tıbbi müdahaleler ve özelleşmiş ilaçların insan hayatını birkaç yıl uzatması çok başarılı bir sonuç olarak görülüyor. Ancak temizlik ve hijyen alanındaki imkanlar, çocukluk dönemi aşıları ve sağlıklı hayat yolunun izlenmesi, yaşam süresini bunlardan çok daha fazla etkiliyor.

Kaygılı olmak sağlık için zararlı mı?

İnsanların sağlık algılarıyla kişilik özellikleri arasında sıkı bir ilişki vardır. Nevrotiklik, küçük bir uyarana, uyaranın hak ettiğinden daha büyük bir tepki vermektir. İç uyumları düşük olan bireylerin stres ve baskıya toleransları düşüktür ve eleştirileri kişisel algılama eğilimleri yüksektir. Düşük iç uyum ve olumsuz duyguların sağlık üzerinde yıkıcı sonuçlar verdiği uzun zamandır mutlak gerçek olarak kabul edilmiştir. Ancak gerçek durum bundan epeyce farklıdır. Sağlık ve düşük iç uyumla ilgili en kesin bilgi, kişilerin kendilerini iyi hissetmediklerini yüksek sesle söylemeleridir. Çünkü düşük iç uyum, ağrıya yatkınlığı artırır ve bu da ‘sağlıksızlık’ izlenimi yaratır. Akademik çalışmaları ve farklı araştırmaları birbiriyle karşılaştıran çalışmalar, olumsuz duygu durumu, depresyon ve kaygı ile hastalık ve koroner kalp sorunları arasında bir ilişkinin varlığına işaret etmektedir. Ancak buna karşılık bazı araştırmalar da düşük iç uyum (nevrotiklik) ile sağlık sorunları arasındaki ilişkinin belirtildiği gibi olmadığını ortaya koymaktadır. Bu konuya Friedman, düşük iç uyumu ikiye ayırarak açıklık getirmektedir. Bunlardan birincisi sağlıksız olan kötümserliğe yatkınlık, kaygı, depresyon ve pişmanlıkla ortaya çıkan düşük iç uyum; ikincisi ise sağlıkla ilgili belirtilere dikkat etmekten ve bunun sonucunda gerekli önlemleri almaktan kaynaklanan, sağlıklı olarak adlandırılabilecek düşük iç uyumdur. İlki depresyon, hastalık ve erken ölüme neden olurken; ikincisi sık doktora gitmek, psikosomatik belirtilerle uğraşmak, kendini iyi hissetmediğini söylemek, ancak daha az hastalanmak ve daha uzun yaşamak sonucunu doğurmaktadır.

Düşük iç uyum

Düşük iç uyum, bir diğer önemli kişilik boyutu olan tedbirlilikle birleştiğinde sağlık açısından koruyucu olurken, düşük tedbirlilik ile birleştiğinde yüksek risk içerir. Düşük iç uyum ve sağlık arasındaki ilişki stres verici yaşantıları algılamak ve yorumlamak konusunda ortaya çıkar. Kaygı düzeyi yüksek olan insanlar, günlük olayları daha olumsuz ve stres verici olarak yorumlama eğiliminde olurlar. Bu insanların bazıları, olumsuzluklar karşısında daha güçlü olumsuz duygular yaşar ve olumlu uyum sağlama mekanizmaları (problem çözme, düşünceyi yeniden yapılandırma gibi) yerine; olumsuz duygu ifadesi, ilişkiden kaçınma, hüsnü kuruntu ve madde kullanımı gibi olumsuz mücadele mekanizmaları kullanırlar. Sonuç olarak; iyimserliği sağlık açısından her zaman koruyucu görmek gibi, olumsuz duyguları her zaman zarar verici ve sağlık açısından sakıncalı bulmak konuyu ileri derecede basitleştirmektir. 

Stres ve başa çıkma

Yapılan araştırmalarda, günlük hayatta yaşanan yoğun stresin ve iş hayatında kişinin altında ezildiği zorlukların, bağışıklık sistemini baskıladığı ve bunun sonucunda kanser gibi bağışıklık sistemi hastalıklarına neden olduğu doğrulanmıştır. Benzer şekilde yoğun iş temposuna sahip olanların koroner kalp hastalıklarına yatkın oldukları da çok sayıda araştırmayla kanıtlanmıştır. Bu sebeple iş hayatında yetersiz kaynaklara sahip olup yüksek sorumluluk taşıyan ve iş arkadaşlarından destek görmeyenlerin hayatlarında değişiklik yapmayı düşünmeleri yerinde olur. Çünkü bu özellikler sağlık açısından ciddi risk oluşturur. Ancak sağlıkla ilgili bir diğer önemli yanılgı, stresten kaçınmanın yararı konusundadır. “Arkana yaslan, kendini sıkma, bol meditasyon, mindfullness egzersizi veya yoga yap, hayatın tadını çıkart” yaklaşımı geçerli değildir. 

Sonuç

Önemli olan kişinin işe yaradığı ve hayatının bir amacı olduğu duygusunu kaybetmemesidir. Bu nedenle gücü yettiği ölçüde aktif hayatın içinde olmak, sağlık için olumlu yaşam süresini uzatmak açısından da yararlıdır.

;
Yazının devamı için tıklayınız...

BUGÜN YAZANLAR