Hayat bir oyun mudur?

‘Oyun teorisi’nin merkezinde, 'eğer oyun tek el oynanacaksa, hile yapanın kazanacağı’ net olarak ifade edilir. O halde sizi bu ay daha büyük bir soru ile baş başa bırakayım. Hayat tek bir oyun mudur? Yoksa onlarca, yüzlerce, binlerce, milyonlarca oyunun ayrılmaz bütünlüğü müdür?

Murat Yeşildere / murat.yesildere@platinonline.com

 

Adam Grant, ‘Give and Take’ kitabında paylaştığı anekdotların birinde, yatırımı için risk sermayesi arayan bir girişimcinin karar sürecine odaklanıyor. Kâr odaklı çalışan, analitik, hatta açgözlü risk sermayedarı prototipinden uzak bir profesyonel olarak resmedilen kahramanımız Hornik; hikaye içinde girişimciyi zorlayıp baskı kurmanın aksine, ona nefes alma zamanı tanıyor, anlayışlı ve sabırlı yaklaşıyor. Sürekli arayarak, karar vermesi için ‘taciz’ etmekten ziyade, kendisi ile ilgili olarak ‘eğer isterse’ konuşabileceği referans isimlerden oluşan bir liste veriyor. Özetle yatırım arayan girişimci dostumuz Shader’ın, hayal dahi etmediği bir profil çiziyor. Buraya kadar herşey güzel. Ancak hikayenin sonu benim beklediğim gibi gelmiyor. Yani okur her zamanki gibi ‘mutlu son’ istese de ‘iyi’ olan kazanamıyor. Yatırımı için en cazip finansal teklifi de yapmasına rağmen, girişimci dostumuz Shader, benzer finansal teklifi yapan farklı bir risk sermayedarını seçerek, ‘iyi kalpli kapitalist’ girişim sermayedarı dostumuz Hornik’e “Hayır” diyor. Haklı olarak, Hornik sebebini öğrenmek isteyince de, “Sen beni hep destekleyecek bir ortak olurdun. Bana ise beni daha da zorlayacak birisi lazım” yanıtını veriyor. Risk sermayesi gibi ‘köpek balıklarının’ sıklıkla kan kokusu alarak, içgüdüsü ile hareket ettiği bir alandan neredeyse bir ‘imkansız aşk hikayesi’ çıkartan Adam Grant de kitabının geri kalanını da bu anektodun üzerine baz ediyor.

 

Düşünün iş hayatında, kariyerinizde hatta özel hayatınızda, doğru adımları atmaya çalışarak, çevrenizdekilere saygı, sevgi, anlayış ve sabır göstererek hareket ediyorsunuz. Kurallara uymanın dışında bir de etik çerçevede ve empati yaparak ilerlemeye çalışırken, bunların hiçbirinin yanından geçmeyen yaklaşımı gösterenlerin, sizi ‘sollayarak’ önünüze geçmeye çalışması hatta geçmesi size nasıl hissettiriyor? Yarışa erken başlayıp öne geçenler, hukuk dışı hareket edip yakalanmayanlar, yakalansa da adaletin dağıtılamaması sonucu kurtulanlar, sesi yüksek çıktığı için daha çok dinlenenler, aman üzerime bulaşmasın diye ilişmedikleriniz, emniyet şeridinden gidenler, dönülmezden dönenler, zaman hırsızları, daha sayayım mı? Bak, ben de dolmuşum… Yazdıkça yazasım geliyor…

 

 

ALICILAR VE VERİCİLER

Konunun hukuk ve adalet boyutunu bir yana bırakalım, zira orada pek tartışılacak, yorum yapılacak bir şey yok. Ama bir de etik, empatik sınırların içinde olup ‘hep bana’ diyenler de var hayatımızda, küçük dünyamızda, aile, iş ya da dostluk çemberlerimizde... İşte sık sık sizin nefesinizi dahi çekeceğinden korktuğunuz ‘aktörler’, alıcı kesimde olmayı düstur haline getirmiş olanlar... Her şeye sahip olmaya, her şeyi almaya, her şeyi yapmaya hakkı olduğuna inanan ve sizi de inandırmak hatta zorlamak için aklınıza gelmeyen şeyleri yapmaya cüret edenler, Adam Grant’a göre bunlar ‘alıcılar’! Bir de dünyanın dengesini sağlamak üzere ‘vericiler’ var tabii… Vericiler ise çevreleyenlere sadece mutluluk değil, motivasyon, yapabilme yetisi ve en önemlisi de fırsat ya da umut vermek üzere çalışıyorlar.

 

BU YARIŞI KİM KAZANACAK?

Peki, 1 milyon dolarlık soru nedir? Kim kazanacak bu yarışı? Alıcılar mı, vericiler mi? Bana sorarsanız, vericiler bunu mücadele olarak dahi görmedikleri için yarışa bir adım geriden başlıyor. Kazanmak ya da kaybetmek zaten vericilerin motivasyonu ya da tutkusu değil. Ama Adam Grant çok net olarak ifade ediyor ki, uzun vadede ‘kazanan’ (her ne demekse) vericiler olacak. Kazananı kaybedeni bilemem ama eğer kazanmak mutluluksa, huzur bulmaksa, kesin olan Adam Grant’in haklı olduğu...