Grip deyip geçmeyin!

Salgın olarak bakıldığında insanlığa en büyük kayıpları yaşatan hastalıklardan birinden bahsediyoruz. Son 10 yılda kuş, domuz gribi gibi kombinasyonları ile biraz daha hayatımızı etkileyince hatta doğrusunu söyleyelim, bizi korkutunca odağımıza tekrar gribi alma ihtiyacı hissettik.

Murat Yeşildere / murat.yesildere@platinonline.com

Son bir haftadır grip ile boğuştum, hatta hâlâ boğuşuyorum. Hep söylerim, grip deyip geçmemek lazım… Belki de salgın olarak bakıldığında insanlığa en büyük kayıpları yaşatan hastalıklardan birinden bahsediyoruz. Örneğin 20’nci yüzyılın başında, bir asır önce ABD’de yaşanan İspanyol Gribi salgını sırasında, 50 ila 100 milyon arasında insanın bir senede öldüğü tahmin ediliyor. (Dünya nüfusu, bugünkünün dörtte biri iken) Öyle ki, o döneme ait hikayeler ‘sabah teşhis koyulup akşamı çıkaramayan’ hastalarla ilgili örneklerle dolu... Buna rağmen, birçok amansız hastalığa büyük önem vakfeden bizler ve hatta tıp dünyası, sık sık ‘grip’ deyip geçiyoruz. 14’üncü yüzyılda Avrupa’daki veba salgınını konuşuyoruz ama tahminen benzer sayıda kayıba sebep olan İspanyol Gribi salgını hafızalarda o kadar büyük yer etmemiş. Sanıyorum son 10 yılda kuş, domuz gribi gibi kombinasyonları ile biraz daha hayatımızı etkileyince hatta doğrusunu söyleyelim, bizi korkutunca odağımıza tekrar gribi alma ihtiyacı hissettik.  

GRİBE NEDEN ASIRLARDIR ÇARE BULUNAMIYOR?

Sadece çevremde konuştuğum insanlar değil, teşhis ve tedavi için başvurduğum aile hekimleri, hatta bu konuda kafa yoran uluslararası sağlık sektörü profesyonelleri, akademisyenler, kanaat önderleri dahi ‘grip’ konusu açıldığında, ‘bu sene geçmişe göre daha fazla vaka ile karşılaşıldığını ve bir salgın olduğunu’ dile getiriyor. Belki de algıda seçicilik, bilemiyorum. Ama ben de neredeyse her sene aynı cümleleri duyar gibiyim. Yanlış anlamayın, ‘niye grip salgını yok?’ diye sorgulamıyorum. Daha ziyade merak ettiğim, grip gibi bir hastalığa neden asırlardır çare bulunamadığı? Neden her sene daha da büyüdüğünü algıladığımız bir salgın tehdidi ile yaşıyoruz? Gribe çare bulmak konusunda sonuca en yaklaştığımız nokta, her sene yeni virus tanımlarıyla güncellenen koruyucu grip aşısının bulunması olmuş. Deadliest Enemy isimli kitabın yazarı Michael Ostherholm ve Mark Olshaker, bugün kullanımda olan grip aşılarının, 1940’lı yıllarda yapılan bilimsel araştırmaların sonucunda icat edildiğini ve geliştirildiğini iddia ediyor. Aradan geçen yaklaşık 80 yılda ise etkinliği konusunda muhtelif ‘şehir efsaneleri’ olan grip aşısının geliştirilmesi yönünde sınırlı adımlar atılabilmiş... Bilimsel çalışmalara bakıldığında da yorumlayabildiğim kadarı ile aşıların etkinliği ile ilgili baskın bir görüş ortaya çıkmıyor. Örneğin;  her şeyi bizden bir faz erken yaşayan Avustralyalıların grip mevsimi de bizden 4-6 ay önceymiş. Avustralyalılar bu sezon için oluşturulan grip aşısının, sezonun hakim virüsüne karşı yüzde 10 etkinlik gösterdiğini iddia ediyor. (New York Times’ın 13 Ocak tarihli nüshası)

SORUN, ODAKLANMA EKSİKLİĞİ Mİ? 

Gerek kaynak ve gerekse de teknoloji anlamında bu kadar ileri giden tıbbın, grip aşısına çare veya tedavi edici bir aşı yaratamamış olmasının arkasındaki temel sebebin odaklanma eksikliği olduğu da iddia ediliyor. Örneğin; ABD’de Ulusal Sağlık Enstitüsü’nün bu ve benzer araştırmalar için ayırdığı kaynak 32 milyon dolar. Diğer taraftan karşılaştırma açısından HIV aşısının icat edilmesi için yapılan bilimsel araştırmalara bu yıl, ayırılan kaynak ise 1 milyar dolar. Yazıyı buraya kadar okuyanlar, “Murat’ı gripten çok yüksek ateş etkilemiş, sayıklıyor” diye düşünmüş de olabilir. Ancak özetle tekrar edeyim, ‘grip’ deyip geçmemek gerek. Bilimsel çalışmaların, tıbbi reçetelerin, araştırmaların ve aşının tam anlamıyla çare olamadığı bu hastalığa yakalanmamak için çaba göstermek şart. Benim gibi yapmayın, aman kendinize dikkat edin!