PİYASALAR

Gökhan Kırdar: Vücudumuz bir enstrüman, akordunu doğru yapmak gerek

Platin

Onu tanımayanımız yok. 90’lı yıllarda yapmış olduğu albümler, dizi ve film müzikleri, hiçbir zaman eskimeyecek hit’leriyle Gökhan Kırdar, sanattaki çizgisini hiç bozmadı. Son dönemde ise frekanslar yöntemiyle insan bedeni ve ruhundaki hastalıkları iyileştirmeye yönelik çalışmalarıyla insanlara şifa dağıtan Kırdar; müziğin biliminden yararlanırken, ses dalgalarının iyileştirici etkisiyle tıbbın henüz tam anlamıyla çözüm bulamadığı hastalıklar için tamamlayıcı bir tedavi sunuyor

Mustafa Gündoğdu / mustafa.gundogdu@platinonline.com

Gökhan Kırdar dediğimizde aklımıza hemen Yerine Sevmem, Üstüme Basıp Geçme, Yağmur gibi hit’ler ya da Kurtlar Vadisi, Yabancı Damat ve son dönemdeki Uyanış Büyük Selçuklu dizilerindeki müzikler gelecektir. 90’lı yıllardan günümüze yaptığı nitelikli çalışmalarla her zaman farklı bir noktada duran Gökhan Kırdar, özellikle 2004 yılında yayınladığı Tüür-Yağmur Duası proje albümüyle müziğin ve seslerin, insan vücudu ve ruhunda iyileştirici etkisini gözler önüne serdiği çalışmalarıyla da fark yaratmış bir isim. Tıbbın henüz tam anlamıyla çare bulamadığı hastalıklarda frekansla tedavi yöntemini uygulayan Kırdar, aslında milattan önce 30000’li yıllardan bu yana bilinen bir iyileştirme yöntemini bilinçli bir şekilde günümüze taşıyan bir şifacı da… Kırdar, bu konudaki birikimlerini Platin okurlarıyla paylaşırken, insan vücuduna pek de bilmediğimiz ve armonik bir noktadan yaklaşıyor.

• Uzunca bir zamandır, müziğin insan bedeninde ve insan ruhunda iyileştirici etkisi üzerinde çalışmalar yapıyorsunuz. Bu yöne eğilmeniz nasıl başladı?

Müzikle tedavi demek yerine frekanslarla tedavi terimini kullanmak daha doğru aslında. Frekanstan kastımız da titreşim. İnsan kulağı her frekansı algılayamasa da, dünyada var olan her şeyin bir titreşimi var. Normal bir kulak da saniyede 300 hertz (titreşimi) duyabiliyor. Bu sayının altına düşmeye başladığımızda atom bazlı hücrelerimizde birtakım rahatsızlıklar başlıyor. Şöyle de diyebiliriz; doğa, tamamen belli bir harmoniye sahiptir. Denizin, rüzgarın ya da yağmurun sesi armonik bir yapıdadır ve sağlıklıdır. Bir şeyin sağlıksız olması ise ‘non-harmonic’, yani akortsuz olmasıyla anlaşılır. Bunun bilimsel olarak karşılığı da frekans bozulması olarak açıklanıyor. Dolayısıyla doğada var olan rezonanslar ideal titreşimde değilse, sağlığını kaybediyor.

• Bu yönteme göre hastalıkları nasıl tanımlıyorsunuz?

Organlarımız 200 hertz ila 500 hertz arasında yayılıyor. Yani beyin, hipofiz, tiroit, pankreas ya da böbrek üstü bezlerimiz gibi salgı bezlerimizin belirli ve ayrı ayrı frekansları var. Bu frekanslar bozulduğu zaman hormon dengemiz bozulmuş oluyor ve o organda hastalıklar başlıyor. Eğer ki biz, vücudumuzdaki salgı bezlerini olması gerektiği frekanslarında tutabilirsek, bu salgı bezlerimiz görevini tam anlamıyla yerine getiriyor. Fakat bu salgı bezlerimizde bir akortsuzluk olduğunda, vücudumuzda eksik olan şeyi, dışarıdan yapay bir yolla tedarik etmeye çalışıyoruz. Yani ilaç alıyoruz. Benim çıkış noktamsa, müziğin bağlı olduğu fizik kurallarını da kullanarak, salgı bezleri ve organlarımızın saptamış olduğu frekansları vücuda vererek, tıpkı bir teli akortlarmışçasına o salgı bezinin olması gerektiği frekans aralığına çekmek. 

• Bahsettiğiniz biofrekans durumu da aşağı yukarı bu sanıyorum?

Biofrekans dediğimiz kavram; insanların her bir organının, her bir hücresinin yaydığı frekans, titreşim. Her birimiz birer bioenerjiyiz. O günkü moraliniz nasıl ki farklıysa; düşük ya da yüksekse, bu sizin yaydığınız enerji titreşimlerine de yansıyor. Siz etrafınıza düşük ve negatif titreşim yayıyorsanız, yanınızdaki insanları düşürüyorsunuz. Ya da ne kadar yüksek enerji yayıyorsanız, etrafınızdakiler de bundan olumlu etkilenebiliyor.

• İnsan bedeninin de tıpkı bir enstrüman gibi olduğunu mu söylüyorsunuz?

Belirttiğim üzere, burada esas olan şey, tıpkı doğada olduğu gibi organların armoniği de düzgün olmalı. Bir gitarı akortlarken, o altı telin denk geldiği sesi almanız gerekiyor. O tellerden birisi farklı bir ses verse, o enstrüman çalınamaz hale gelebiliyor. İnsan da doğadan ayrı bir şey değil. 

Dolayısıyla organlarımızın da uyması gereken bir armoni düzeni var. Buradan çıkışla hertz değerinde kulağımızın algılayamayacağı kadar yüksek frekanslı titreşimleri kullanarak insanlar üzerinde sağaltıcı bir etki yarattığımı gördüm. Bunu önce yakınlarım ve ailem üzerinde denemeye başladım. Önemli hastalıklarda birtakım iyileşmeler gördüm ve aldığımız sonuçlar doğrultusunda da hastaların sağlıklarında düzelme olduğuna şahit oldum. 

• Frekansla tedaviye ilginiz ne zaman başladı?

Mimarlık fakültesini bitirdikten sonra müzikoloji okurken bu alana ilgim oluştu. O yıllarda ses biliminin ne olduğunu anlamaya başladım. Zaten öteden beri müziği popüler kültürün bir parçası olarak görmedim. 

Müziği her zaman bir fizik ve bilim olarak gördüm. Dolayısıyla müziğin eğitimini bilimsel olarak aldığımda da bu bilgilere ulaşmış oldum.

• Frekansla iyileştirme uygulamanızın ardından kimler size ulaştı?

Tıbbın henüz çözüm üretemediği konular var. Hayati bir durumunuz söz konusuysa, insanlar bunun çaresini bulmaya çalışıyor. Dolayısıyla bana da bu yöntemi uygulamam için çoğu insan ulaştı, ulaşmaya da devam ediyor. Genelde aileler, daha çok küçük oldukları için organlarına müdahale edilemeyen çocukları için bu uygulamayı deneyimlemek istiyor. Bununla beraber özellikle beyin tümörü, kanser çeşitleri ve MS hastalıkları gibi rahatsızlıklara sahip kişiler bu yöntem için başvuruyor. Yani önem derecesi yüksek ve tıbbın henüz tam anlamıyla çözüm bulamadığı hastalıkları taşıyan insanlar iletişimde oluyor. 

• Bu uygulamaya yönelik bir albüm çalışmanız oldu mu?

2004 yılında Tüür-Yağmur Duası adlı bir proje albüm yayınladım. O mini albümde makam terapisinin yanında enstrüman ve rezonans bilimini de kullanmıştım. Kullandığım makam, saba makamıydı. Sabanın cesaret ve kuvvet verici bir özelliği vardır. Bununla beraber orada ‘tüür’ adını verdiğimiz bir kam davulu vardı. Kamlar, milattan önceki 30000’li yıllarda boğaz titreşimleri ve tüür davuluyla karşılarındaki hastalara, bilinçli bir şekilde şifa dağıtıyorlardı. Burada ne yaptığını bilmek çok önemli, çünkü titreşim dediğimiz şey doğru verilmiyorsa, bu sefer tam tersi bir etki de yaratabiliyor. Önemli olan hormon dengesinin bozulmaması gerekliliği. Çünkü bir salgı bezine ihtiyacı olandan fazla ya da eksik frekans verirseniz, onun akordunu bozuyorsunuz. Yani hastalandırıyorsunuz. Yanı sıra her hastalığa iyi gelen makam da aynı değil. Tüür-Yağmur Duası proje albümü, aslında bunu gösteren bir çalışmaydı. Oradaki o kam davuluyla, kulağın algılayamayacağı binlerce hertzlik titreşimlerle bir sağaltım söz konusuydu. Fakat müzik endüstrisinin standart olarak kabul ettiği bir hertz aralığı dışında bir kayıt olduğu için bu projenin devamı gelmedi.

• Devamında nasıl bir ilerleme düşünmüştünüz?

Farklı dualar olacaktı. Yağmur Duası’na tüür’le başlamıştık, ardından Deprem Duası olacaktı. Dünyamıza yönelik yedi doğal felaketle ve bunların iyileştirilmesine yönelik bir sanat çalışması hazırlığı içerisindeydim. Ama tahmin edersiniz ki, popüler kültürün bir ürünü olarak hazırlamadığınız projelere de destek bulmanız çok kolay olmuyor. 

• Peki hangi enstrüman, hangi hastalığa iyi geliyor?

Bunun aslında bir enstrüman ayrımı yok. O enstrümanın yaydığı titreşimle ilgisi var. Burada belirli makamların belirli hastalıklara iyi geldiğini söyleyebiliriz. Nasıl ki akupunkturda belirli noktalara basınç yapılması gerekir. Makamsal tedavide de belli nota aralıklarının, dizimlerinin vücudumuzdaki belirli noktalara titreşim gönderdiğini belirtebilirim. Farabî, 400 farklı makam olduğunu söyler. Bu 400 farklı nota dizimi demek ve bu makamların her biri çeşitli rahatsızlığa iyi gelebiliyor. Bu şifa yöntemi Osmanlı’da da kullanılıyordu. Fakat ehil olmayan kişilerce bu uygulama ifa edildikçe, kontrolsüzce kullanıldıkça bu yöntemden verim alınamamaya başlandı. Hatta hastalıkların giderek artmaya başladığı görüldü ve saray tarafından bu yöntem yasaklandı. Dolayısıyla zarar vermek istiyorsanız, zarar verebileceğiniz, şifa vermek istiyorsanız şifa verebileceğiniz bir teknik bu. Biraz niyetin hasıl olmasıyla alakalı bir kavram.

• Bütün kainatın 12 ses frekansı üzerine kurulduğunu söylüyorsunuz. Nedir bu 12 ses frekansı?

Bir matematikten bahsediyoruz. Kalın Do notasından ince Do notasına toplamda yedi nota var. Fakat aradaki diyezler ve bemollerle, aslında 12 tane notamız oluyor. 12 sayısı bu anlamda önemli. Dünya Güneş’in etrafında 12 ayda dönüyor. Güneş kendi etrafındaki tam turunu 12 yılda tamamlıyor, vs… Dünyada gördüğünüz her şey bir döngü içinde. Ses dalgaları da dairesel hareketlerle oluşur. Gitarın teline vurduğunuzda o salınım sağa sola değildir, tel döndüğü için frekans yayar. Dolayısıyla dönen her şeyin de bir periyodu var ve periyod dediğimiz şey de tekrarlar. 16 sayısının aslında 4’ün katı olması gibi…

• İnsan kulağı yaşlandıkça duyma yetisini kaybediyor. Öncelikle hangi frekansları kaybediyoruz?

Tiz dediğimiz sesler, yaşlandıkça daha az duyulmaya başlıyor. Bas sesleri işitmede önemli sayılabilecek kayıplar olmuyor. Ama zaten insan kulağı aslında doğada her şeyi algılayabilen bir yapıya sahip değil. Deprem olmadan kedi ve köpeklerin koşuştuğuna şahit olmuşuzdur. Bu, onların düşük frekansları bizden daha fazla algıladığı için olan bir şey. Nihayetinde arzın merkezindeki sallantı, bir bas sesidir ve bizim kulağımız bu sesi algılayacak aralıkta yaratılmamış. Bir köpek kulağı ise bunu işitir. Dolayısıyla biz o depremin başındaki sesi duyamıyoruz.

• Son olarak hem bahsettiğiniz rahatsızlıklardan muzdarip olanlara hem de frekansların iyileştirici tarafıyla ilgili olan insanlara ne söylemek istersiniz?

Sadece rahatsızlıklardan muzdarip olanlara değil, herkes için söyleyebileceğim tek şey, sevginin gerçek anlamda hakkını vermeleri... Kavramların içini boşaltarak yaşamak yerine, anlayarak ve özüne vararak yaşamaları mesajını verebilirim. Bunun organlarımız üzerinde iyileştirici etkisi sandığınızdan çok daha fazla...